Allah, Zâtın özel ismidir. Diğer isimlerin her biri O'nun bir niteliğini anlatır; bu isim ise o niteliklerin hepsinin sahibini adlandırır. Bu ders ismi kelimesiyle, Kur'an'daki yeriyle ve âlimlerin okumasıyla tanıtır.
Temel
Özel bir isim. Esmâü'l-Hüsnâ'nın ilki olan bu isim, diğer isimlerden farklı bir yerde durur. er-Rahmân rahmeti, el-Alîm ilmi, el-Kadîr kudreti anlatır. "Allah" ise bir niteliği değil, bütün bu niteliklerin sahibi olan Zâtı adlandırır. Bu yüzden Kur'an'da isimler çoğu zaman bu isme bağlanarak gelir: önce "Allah" denir, ardından O'nun rahmeti, ilmi ya da kudreti anılır.
Ayet en güzel isimlerin Allah'a ait olduğunu söyler. İsimler O'na nispet edilir; O, isimlerden birine nispet edilmez. Kurs boyunca her isim bu merkez isme bağlanarak okunur. Ayetin ikinci yarısı da bir uyarıdır: İsimler konusunda eğriliğe sapmak, yani onları yerinden oynatmak, anlamlarını bozmak ya da başka varlıklara taşımak kınanır.
Başka hiçbir varlığa ad olmaz. Bir insana kerîm (cömert) ya da halîm (yumuşak huylu) denebilir; bu kelimeler insanda da bulunabilen niteliklerin adıdır. "Allah" ise ne gerçek ne mecaz anlamda başka bir varlığa ad olarak verilmemiştir. İnsan bu isme ancak kul olarak bağlanır: Abdullah, yani Allah'ın kulu.
Ayetin sonundaki "semiyy" kelimesini müfessirler iki yönde anlamıştır: "benzer, denk" ve "adaş". Diyanet meali birinci anlamı tercih eder. İkinci anlama göre soru, bu ismi taşıyan ikinci bir varlık olup olmadığını sorar; cevap da sorunun içindedir.
Kur'an'da en çok geçen isim. Allah ismi Kur'an'da en sık geçen isimdir. Sayımlar, kelimenin çekimli ve bitişik biçimlerinin dahil edilişine göre değişir ve iki bin altı yüzü aşar. Kur'an'ın hemen her sayfasında bu isimle karşılaşılır. İhlâs sûresi, ismin kime ait olduğunu dört kısa ayette söyler:
Tevhid cümlesi. Kelime-i şehâdetin ilk yarısı olan "Lâ ilâhe illallah" (Allah'tan başka ilah yoktur) bu ismi merkeze alır. Aynı cümle Kur'an'da Allah'ın kendi hitabı olarak da gelir; Mûsâ'ya yapılan ilk hitaplardandır:
Doksan dokuz isim. İsimlerin sayısıyla ilgili bilinen hadis şudur:
Âlimler "ihsâ" kelimesini katman katman açıklamıştır: saymak ve ezberlemek, anlamını kavramak, gereğiyle yaşamak. Bu akademinin her dersi o üç katmanı birlikte hedefler.
Okunuşu. Lafzın bilinen bir okunuş kuralı vardır. Önündeki harf üstün ya da ötre ise "Allah" kelimesindeki lâm kalın okunur: "Kâlallâhu", "Abdullâh". Önündeki harf esre ise lâm ince okunur: "Bismillâh", "lillâh". Bu kural, Kur'an okumaya başlayanların ilk öğrendiği tecvid inceliklerindendir.
Kâinattaki izi. Kur'an yaratılmışları bu isme yönelmiş olarak anlatır. Haşr sûresinin son ayeti, isimleri sayan üç ayetlik bölümü şu cümleyle kapatır:
Tesbih, bir şeyi her türlü eksiklikten uzak tutmak demektir. Ayete göre bu, yalnız insanın diliyle yaptığı bir iş değildir: Göklerde ve yerde olan her şey kendi varlık diliyle O'nu tesbih eder. Kursun "görmek" basamağı buradan başlar: Bir ağacı, bir yıldızı ya da kendi nefesini, bu tesbihin bir parçası olarak fark etmek.
Bu isimle dua. Duaların çoğu "Allâhümme" (Allah'ım) diye başlar. Kur'an'ın öğrettiği dualardan biri, bu hitapla açılır ve mülkün kime ait olduğunu hatırlatır:
Derin
Derin
Tanımak ile birlemek. Kur'an, Mekke müşriklerinin de gökleri ve yeri yaratanın Allah olduğunu bildiğini anlatır:
Ayet önemli bir ayrım yapar. Allah'ı yaratıcı olarak bilmek başka, O'nu tek ilah olarak tanımak başkadır. Müşrikler yaratıcının Allah olduğunu kabul ediyor, fakat ibadeti O'na ait kılmıyor, araya ortaklar koyuyordu. Kur'an'ın çağrısı bu yüzden "Allah vardır" demekle yetinmez; "Allah'tan başka ilah yoktur" der. Bu isim, varlığı ve ibadetin kime yöneleceğini birlikte taşır.
İsimlerin başı. Kur'an'da isimlerin en yoğun sayıldığı yer Haşr sûresinin son üç ayetidir. Üç ayetin üçü de aynı kelimelerle açılır: "Hüvallâhu", yani "O, Allah'tır". Her ayette önce bu isim söylenir, ardından diğer isimler O'nun nitelikleri olarak sıralanır:
Bu dizilişte isimler Allah isminin açıklaması gibi durur: Rahmân, Rahîm, Melik, Kuddûs ve diğerleri "O kimdir?" sorusunun cevaplarıdır. Esmâü'l-Hüsnâ'yı Allah isminden başlatmak, bu Kur'anî sıralamayı izler.
Gazâlî: En özel isim. Gazâlî, el-Maksadü'l-Esnâ'da bu ismi isimlerin en büyüğü ve en özeli sayar. Ona göre diğer isimlerin anlamı bir yönüyle yaratılmışlarda da bulunabilir: İnsan da bilir, işitir, merhamet eder. Bu isim ise hakikaten var olan ve bütün ilahî nitelikleri kendinde toplayan Zâtı gösterir; bu yüzden ne gerçek ne mecaz yoluyla başkasına verilir.
Kulun bu isimden payı. Gazâlî her ismin şerhini "kula bu isimden ne pay düşer?" sorusuyla bitirir. Bu isim için verdiği cevabın özü, kalbin ve himmetin bütünüyle Allah'a yönelmesidir: Kul O'ndan başkasını gerçek maksat edinmez, her şeyde O'nun eserini görür.
Taberî'nin naklettiği tanım. Taberî, Câmiu'l-Beyân'ın besmele tefsirinde İbn Abbas'a nispet edilen bir açıklamayı nakleder: Allah, bütün yaratılmışların ilahlığı ve kulluğu kendisine yönelttiği Zâttır. Tanım ismi bir niteliğe değil, bir ilişkiye bağlar: yaratılmışın O'na kulluğu.
Kalplerin sükûnu.
Ayet huzurun kaynağını bir duygu durumunda değil, bir anışta arar. Kullanılan kelime "zikir"dir: hatırlamak, anmak. Kalbin sükûna ermesi, dağınık yönelişlerin tek bir merkezde toplanması olarak okunabilir.
Anıldıkça. Müslim'in rivayet ettiği bir hadis, bu ismin anılmasını dünyanın sürmesine bağlar:
İlmî
İlmî
Kelimenin kökeni. "Allah" kelimesinin türemiş (müştak) mi yoksa baştan özel isim (ism-i alem) mi olduğu dilciler ve kelâmcılar arasında uzun tartışılmıştır.
- Türemiş olduğunu söyleyenlerin yaygın açıklamasına göre kelime, "ilâh" kelimesine belirlilik takısı eklenmesi ve hemzenin düşmesiyle oluşmuştur: el-ilâh, Allah. "İlâh" kelimesinin kökü için de ibadet etmek, hayranlıkla şaşırmak ve sığınmak gibi anlamlar önerilmiştir.
- Türememiş olduğunu söyleyenlere göre kelime başka bir kelimeden gelmez; Zâta mahsus, baştan konmuş bir özel isimdir.
- Gazâlî bu tartışmanın uzun olduğunu belirtir ve ismin özel isimler gibi işlediğini daha yakın bulur.
"Allâhümme" kelimesi. Dualarda sık geçen bu kelimenin sonundaki mîm, Arap gramercileri arasında tartışılmıştır. Basra dilcilerine göre mîm, seslenme edatı "yâ"nın yerine gelmiştir; bu yüzden ikisini birlikte kullanmak ("yâ Allâhümme") yerinde görülmez. Kûfe dilcilerine göre ise kelime, "Yâ Allah, bize hayırla yönel" anlamında daha uzun bir ifadenin kısalmış hâlidir.
İsm-i a'zam. Bazı rivayetlerde Allah'ın "en büyük ismi"nden söz edilir ve o isimle yapılan duanın kabul edileceği bildirilir. Bu rivayetlerden biri, ismin iki ayette bulunduğunu söyler:
Tirmizî listesi üzerine. Akademinin isim sırası Tirmizî'nin rivayetindeki listeye dayanır. Hadis âlimlerinin önemli bir kısmı, doksan dokuz sayısını bildiren hadisin sahih olduğunu, fakat isimlerin tek tek sayıldığı listenin râvilerden birinin eklemesi (idrâc) olabileceğini tartışmıştır. Bu yüzden farklı rivayetlerde farklı listeler görülür ve Kur'an'da geçip Tirmizî listesinde yer almayan isimler de vardır.
İlmî
Klasik şerhlerde Allah ismi
Esmâü'l-Hüsnâ, İslâm ilim geleneğinde ayrı bir şerh türü doğurmuştur: Her biri isimleri sırayla ele alan, ama her ismi kendi ilminin merceğinden okuyan eserler. Dilci kelimenin kökünü ve kalıbını, hadisçi rivayetini, kelâmcı ismin Allah'a nasıl nispet edileceğini, sûfî ise kulun kalbinde nasıl yankılandığını sorar. Aynı isim bu beş mercekte beş ayrı yüzünü gösterir. Allah ismi bu farkı en açık gösteren isimdir, çünkü tartışma daha kelimenin kendisinde başlar.
| Şârih | Eser | İsme bakışı |
|---|---|---|
| Zeccâc (ö. 311/923) | Tefsîru esmâillâhi'l-hüsnâ | Dil: kelimenin kökü ve yapısı |
| Hattâbî (ö. 388/998) | Şe'nü'd-duâ | Dua: ismin ism-i a'zam ile ilişkisi |
| Kuşeyrî (ö. 465/1072) | et-Tahbîr fi't-tezkîr | Zikir: ismi anarken kalbin edebi |
| Fahreddîn er-Râzî (ö. 606/1210) | Levâmiu'l-beyyinât | Kelâm: müştak mı, ism-i alem mi |
| İbnü'l-Arabî (ö. 638/1240) | Fusûsu'l-hikem | Tasavvuf: bütün isimleri kuşatan isim |
Zeccâc: Dilcinin sorusu. Zeccâc, isimleri dilci gözüyle şerh eden ilk eserlerden birinin sahibidir. Onun için başlangıç noktası kelimedir: Allah lafzının nasıl oluştuğu, belirlilik takısının neden düşmediği ve seslenirken neden "yâ Allah" denebildiği. İlmî seviyenin başında anlatılan müştak ve alem tartışması, bu dilci geleneğin içinde doğmuştur. Zeccâc'ın yaklaşımı, ismin anlamına girmeden önce sözün kendisini sağlamlaştırmaktır.
Hattâbî: Duacının sorusu. Hattâbî'nin eseri, adından da anlaşıldığı gibi, duanın şerhi içinde isimleri ele alır. Onun merkezindeki soru, bir ismin duada nasıl kullanılacağıdır. Allah ismi bu bakımdan bütün isimlerin önünde durur, çünkü diğer isimlerle dua edilirken de çoğunlukla bu isimle başlanır. Hattâbî, ism-i a'zamın bu isim olduğunu söyleyen görüşü aktaran âlimler arasında anılır; yukarıdaki tartışmalı kutuda özetlenen ayrılık, onun eserinde de yer alır.
Kuşeyrî: Zikredenin sorusu. Kuşeyrî isimleri, kulun onları anarken kalbinde ne olması gerektiği üzerinden şerh eder. Ona göre her isim bir edep ister. Allah ismini anan kişinin edebi, bu ismi diğer isimler gibi bir niteliğin adı olarak değil, bütün niteliklerin sahibinin adı olarak anmasıdır. Bu yüzden Kuşeyrî'nin şerhinde bu isim, zikrin en yoğun hâlinin ismi olarak geçer: Anan kişi, anılanın huzurunda başka bir şeyi düşünmemeye çalışır.
Râzî: Kelâmcının sorusu. Râzî, isimler üzerine yazılmış en kapsamlı kelâmî şerhlerden birinin sahibidir. Allah ismi için tartışmayı ayrıntılı biçimde aktarır: türemiş olduğunu söyleyenlerin delillerini ve buna yöneltilen itirazları sıralar. Râzî'nin ismin türemiş olmadığı, Zâta özel bir ad olduğu görüşüne yakın durduğu aktarılır. Kelâmcı için mesele yalnız dilbilgisi değildir: Bir isim bir nitelikten türemişse o niteliği başka varlıklar da taşıyabilir; özel bir ad ise hiçbir varlıkla paylaşılamaz.
İbnü'l-Arabî: Ârifin sorusu. İbnü'l-Arabî ve onun okulunda Allah ismi, ism-i câmi', yani bütün isimleri kendinde toplayan isim olarak anlatılır. Diğer isimlerin her biri bir yönü gösterir: biri rahmeti, biri ilmi, biri kudreti. Allah ismi ise bütün bu yönlerin birliğini gösterir. Bu okulda insan da bütün isimlerin tecelli ettiği bir ayna olarak görüldüğü için, Allah ismi ile insan arasındaki ilişki ayrı bir önem kazanır.
Karşılaştırma. Beş şârih aynı ismin beş ayrı katmanına bakar ve birbirini dışlamaz. Dilci ile kelâmcı kelimenin kökeninde farklı sonuçlara varabilir; ama ikisi de ismin yalnız Allah'a ait olduğunda birleşir. Hadisçi ile sûfî ismin kullanımına bakar: biri duadaki yerine, öbürü zikirdeki edebine. Gazâlî'nin bu dersin Derin seviyesinde anlatılan görüşü ise bu katmanları birleştirmeye çalışır: Kelimenin anlamından kulun payına geçer.
Durup düşün
- Gün içinde "Allah" kelimesini hangi bağlamlarda söylüyorsun: bismillah, inşallah, maşallah, elhamdülillah? Hangisini bilerek, hangisini alışkanlıkla söylüyorsun?
- Lokmân 25'teki ayrımı düşün: Birini tanımak ile ona yönelmek arasındaki fark senin hayatında nerede görünüyor?
- Gazâlî'nin "kula bu isimden ne pay düşer?" sorusuna bu isim için kendi cevabın ne olurdu?
Uygulama
Bugün bir işe başlarken "Bismillah" demeden önce bir an dur ve o işi kimin adıyla yaptığını düşün. Akşam Tefekkür Defteri'ne, bu duraklamanın hangi işte en çok şey değiştirdiğini yaz.
Kendini sına
- "Allah" ismini diğer güzel isimlerden ayıran özellik nedir?
- Lokmân 25, Mekke müşrikleri hakkında hangi ayrımı gösterir?
- "Allah" kelimesinin kökeni hakkındaki iki ana görüş nedir?
- "Allah" kelimesindeki lâm ne zaman kalın, ne zaman ince okunur?