Basîr, gizli ve açık, büyük ve küçük, ışıkta ve karanlıkta olan her şeyi gören demektir. Karanlık bir gecede, kara bir taşın üzerinde yürüyen kara bir karınca bile O'nun görüşünün dışında kalmaz. es-Semî' ile birlikte bir çift oluşturur ve Kur'an'da bu iki isim çoğu zaman yan yana gelir. Semî' dersinde işitilmenin tesellisini gördük; Basîr dersi görülmenin iki yüzünü soruyor: Görüldüğünü bilmek hem bir güvence hem de bir hesap bilincidir. Bu ders ismi, ihsanın tanımıyla, namaz kılan kulun görülmesiyle ve Allah'ın görülüp görülemeyeceği sorusuyla okur.
Temel
Kelime. Basîr, b-s-r kökünden gelir. Kökün anlamı "görmek, gözle ve kalple algılamak"tır. Türkçede basar (göz, görme gücü), basîret (kalp gözü, sezgi, öngörü), tebessür (dikkatle bakmak) ve mübassır (gözlemci) bu köktendir. Arapçada kök, yalnız gözle görmeyi değil, bir şeyin iç yüzünü kavramayı da anlatır: Basîret, gözün değil kalbin görmesidir. Basîr, fa'îl kalıbında bir sıfattır ve görmenin sürekli ve kuşatıcı olduğunu anlatır. Kur'an'da kırktan fazla yerde geçer; sıklıkla Semî' ve Habîr isimleriyle birlikte.
Onu görüyormuş gibi. Basîr isminin en bilinen karşılığı, Cibrîl hadisinde ihsanın tanımıdır:
Hadis iki basamaklı bir bilinç öğretir. Birincisi, Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmektir; bu, en yüksek derecedir. Buna ulaşamayan için ikinci basamak vardır: O'nu göremesen de O'nun seni gördüğünü bilmek. Basîr ismi, bu ikinci basamağın dayanağıdır. Görülen kul, işini özenle yapar; çünkü seyircisi en büyük olandır ve hiçbir emeği gözden kaçmaz.
Allah'ın gördüğünü bilmez mi? Kur'an, namaz kılan bir kulu engellemeye çalışan birine bir soru yöneltir:
Diyanet bu ayetleri birkaç mealde birleştirerek verir. Ayetlerde bir sahne vardır: Bir adam, namaz kılan bir kulu engellemeye çalışır. Kur'an sahneyi bir dizi soruyla işler ve son soruyu sorar: "Allah'ın her şeyi görmekte olduğunu bilmez mi?" Soru hem engelleyene hem namaz kılana yöneliktir. Engelleyen için bir uyarı, namaz kılan için bir güvencedir: Yaptığı her şey görülmektedir.
Nerede olursanız. Kur'an, Allah'ın görüşünün mekânla sınırlanmadığını söyler:
Ayet önce yaratmayı, sonra bilgiyi anlatır: yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilen. Sonra iki cümle gelir: "Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür." Beraberlik ve görme yan yana anılır; Basîr'in görmesi, uzaktan bir gözetleme değil, her yerde ve her an süren bir beraberliktir.
Gazâlî: Kulun payı. Gazâlî, el-Maksadü'l-Esnâ'da Basîr'i, yedi kat yerin altındaki şeyleri bile gören diye açıklar ve O'nun görmesinin göze ve ışığa muhtaç olmadığını vurgular. Kulun bu isimden payı iki yönlüdür. Birincisi, gözünü ibretle kullanmaktır: Allah'ın eserlerine bakarak O'nun kudretini görmek. İkincisi, görüldüğünü bilerek yaşamaktır: Gazâlî bunu murâkabe diye anar; kul, Allah'ın kendisini gördüğünü bildiği için, kimsenin görmediği yerde de edebini korur.
Kâinattaki izi. "Görmek" basamağında Basîr ismi, kâinattaki görme düzenine dikkat çeker. Kartal, yüzlerce metre yükseklikten yerdeki küçük bir hayvanı görür. Bazı canlılar insan gözünün göremediği ışıkları, mor ötesi ya da kızıl ötesi ışığı algılar. İnsan gözü, bir mum ışığını karanlık bir gecede kilometrelerce öteden görebilir. Her göz, kendine verilen sınırlı bir görmedir; ve her göz, görülmek üzere yaratılmış bir kâinata bakar.
Derin
Derin
Secde edenler arasındaki dönüşün. Kur'an, Peygamber'in gece namazında görüldüğünü hatırlatır:
Diyanet dört ayeti tek meal olarak verir. Ayet Peygamber'e tevekkülü emrederken, güvenilecek olanı, onu namaza kalktığında gören ve secde edenler arasındaki hareketini izleyen olarak tanıtır. Mealin "namaz kılanlar arasında bulunduğunu" diye özetlediği ifade, Arapçasında "secde edenler arasında dönüp dolaşmanı" (ve tekallübeke fi's-sâcidîn) demektir. Gece yalnız kalkan kul, yalnız değildir; her hareketi görülmektedir. Ayet, gecenin karanlığında yapılan ibadetin en çok görülen ibadet olduğunu ima eder.
Kalplerin körlüğü. Kur'an, gerçek körlüğün gözde değil kalpte olduğunu söyler:
Ayetin Arapçası kesindir: "Gözler kör olmaz, fakat göğüslerdeki kalpler kör olur"; Diyanet meali bunu "yalnız gözler kör olmaz, kalpler de körleşir" diye yumuşatarak çevirir. Ayet, basar (gözün görmesi) ile basîret (kalbin görmesi) arasındaki ayrımı açıkça yapar. Gözü gören ama kalbi görmeyen, yeryüzünde dolaşsa da ibret alamaz. Basîr isminden kula düşen en önemli pay, kalbin görmesidir.
Gömlek ve açılan gözler. Kökün Kur'an'daki en dokunaklı kullanımı, Ya'kûb'un kıssasındadır. Oğlu Yûsuf'u yıllarca kaybetmiş olan baba, üzüntüsünü içine gömer:
Yıllar sonra, Yûsuf'un gömleği müjdeciyle gelir:
Mealin "hemen gözleri açıldı" diye çevirdiği ifade, Arapçasında "yeniden basîr oldu" (fe'rtedde basîrâ) demektir. Gözlerini kaybeden baba, bu yıllar boyunca umudunu kaybetmemişti; Ya'kûb'un son sözü de bunu söyler: "Allah katından sizin bilmediğinizi bilirim." Gözün görmesi gitmiş, ama kalbin görmesi, yani basîret, hiç gitmemişti. Görme, en sonunda, kalbin gördüğünü tasdik ederek geri gelir.
Gözler O'nu idrak edemez. Kur'an, Allah'ın görmesi ile insanın görmesi arasındaki farkı kısa bir ayetle anlatır:
"Gözler O'nu görmez (idrak etmez), O bütün gözleri görür." Ayetin sonundaki iki isim, Latîf ve Habîr, bu farkı açıklar: Latîf, en ince ve gizli olanı bile bilen; Habîr, her şeyin iç yüzünden haberdar olandır. İnsanın gözü, O'nun sınırsızlığını kuşatamaz; ama O'nun görüşü, insanın her bakışını kuşatır.
İlmî
İlmî
Allah görülebilir mi? Kelâm tarihinin en önemli tartışmalarından biri, Allah'ın ahirette görülüp görülemeyeceği (rü'yetullâh) sorusudur. Tartışmanın merkezinde birkaç ayet vardır. Mûsâ'nın isteği ve aldığı cevap bunlardan biridir:
Mûsâ "Bana kendini göster" der; cevap "Sen beni göremezsin"dir (len terânî). Mu'tezile bu ayeti ve En'âm 103'ü, Allah'ın ne dünyada ne ahirette gözle görülemeyeceğine delil saymıştır; onlara göre görülmek, bir mekânda ve yönde bulunmayı gerektirir. Ehl-i Sünnet ise Allah'ın dünyada görülemeyeceğini, ama ahirette müminler tarafından keyfiyeti bilinmeden görüleceğini savunmuştur. Delillerinden biri şu ayettir:
"O gün bir takım yüzler parlayacak, Rablerine bakacaktır." Ehl-i Sünnet ayrıca, Buhârî'nin Mevâkît bölümündeki "Şu ayı gördüğünüz gibi Rabbinizi göreceksiniz; onu görmekte izdiham yaşamazsınız" hadisine dayanmıştır. Mûsâ'ya verilen cevabı ise, dünyadaki bu bedenle görmenin mümkün olmadığı şeklinde anlamıştır: Dağ bile tecelliye dayanamamıştır. En'âm 103'teki "idrak" kelimesini de "kuşatarak görmek" olarak yorumlamıştır; görmek başka, kuşatmak başkadır.
Görmek ve bilmek. Semî' dersinde gördüğümüz tartışma basar sıfatı için de geçerlidir: Ehl-i Sünnet görmeyi ilimden ayrı, ezelî bir sıfat olarak kabul eder; Mu'tezile'nin çoğu onu ilme döndürür. İki taraf da Allah'ın görmesinin göze, ışığa ve mesafeye muhtaç olmadığında birleşir. Ayrılık, görmenin ayrı bir sıfat mı yoksa bilginin bir yüzü mü olduğu konusundadır.
İlmî
Klasik şerhlerde el-Basîr
el-Basîr kalıbı Kur'an'da 51 ayette, 29 sûrede geçer; bu sayfanın Kur'an'da bölümü hepsini gösterir. Ama bu geçişlerin hepsi Allah'ı nitelemez: Hûd 24, Fâtır 19 ve Ğâfir 58'de kör ile gören karşılaştırılır, Tâhâ 125'te ahirette kör haşredilen kişi dünyada gören biri olduğunu söyler. Kök 148 kelimeyle geniştir ve içinde bir kelime ayrıca dikkat çeker: basîret. Bu dersin İlmî seviyesi rü'yetullah tartışmasını ve görme ile bilmenin ilişkisini anlattı. Bu bölüm aynı ismin şârihlerin elinde hangi soruya cevap olduğunu yan yana koyar.
| Şârih | Eser | İsme bakışı |
|---|---|---|
| Zeccâc (ö. 311/923) | Tefsîru esmâillâhi'l-hüsnâ | Dil: basîr ve basîret |
| Taberî (ö. 310/923) | Câmiu'l-beyân | Tefsir: kendine şahit olan insan |
| Kuşeyrî (ö. 465/1072) | er-Risâle | Tasavvuf: firâset |
| Fahreddîn er-Râzî (ö. 606/1210) | Mefâtîhu'l-gayb | Tefsir: kör haşredilen |
Zeccâc: Basîr ve basîret. Dilci şârihler kökün iki kelimesini ayırır. Basîr gören demektir ve Allah için isim olarak kullanılır. Basîret ise kalbin görmesi, bir şeyin iç yüzünü kavramaktır ve Allah'a nispet edilmez. Kök verisine göre basîret ve çoğulu Kur'an'da yedi kez geçer ve çoğu yerde vahyin adıdır: A'râf 203 ve Câsiye 20'de Kur'an, Kasas 43'te Tevrat insanlar için açık belgeler, yani basiretler olarak anılır. Yûsuf 108'de ise Peygamber ve ona uyanların bir basiret üzerine davet ettikleri söylenir. Dilcinin çıkardığı sonuç şudur: Allah görür; kula ise görmesini sağlayan bir ışık verilir ve bu ışığın adı vahiydir.
Taberî: Kendine şahit olan insan. Kıyâme 14'te insanın kendi kendine bir basiret olduğu söylenir; Diyanet meali bunu kendi kendinin şahidi diye çevirir. Taberî'nin aktardığı görüşler bu ifadeyi iki yönde açıklar. Birine göre insan kendi yaptıklarını en iyi bilen kişidir ve özürlerini saysa da içten içe gerçeği görür. Öbürüne göre kıyamet günü insanın organları onun aleyhine şahitlik edecektir. Bir sonraki ayet, özürlerini sayıp dökse de ifadesiyle ilk yorumu destekler. Basîr isminin kuldaki yansıması burada bir sorumluluktur: İnsan kendini görmezden gelse de kendi gözünden kaçamaz.
Kuşeyrî: Firâset. Kuşeyrî er-Risâle'de firâsete ayrı bir bab açar: Kalbe doğan ve bir şeyin iç yüzünü sezdiren bir görüş. Babda müminin firâsetinden sakınılması gerektiğini, çünkü onun Allah'ın nuruyla baktığını bildiren bir rivayet de anılır; bu rivayetin sıhhati hadis âlimleri arasında tartışmalıdır. Sûfî gelenekte firâset, Basîr isminin kuldaki en yüksek payı sayılır: Kul gözüyle değil, Allah'ın kalbine koyduğu ışıkla görür. Bu gelenek firâsetin kimseyi yargılamak için değil, kendini ve başkalarını korumak için verildiğini de vurgular.
Râzî: Kör haşredilen. Tâhâ 124–126'da Allah'ın Kitabından yüz çeviren kişinin kıyamet günü kör olarak haşredileceği söylenir. Kişi dünyada gören biri olduğunu hatırlatınca cevap gelir: Ayetler sana gelmişti, sen onları unutmuştun; bugün de öyle unutulursun. Râzî'nin tefsirinde bu körlüğün mahiyeti tartışılır: Gözün körlüğü mü, yoksa delil karşısındaki bir körlük mü? Râzî her iki yorumu da kaydeder ve ayetin iç yapısına dikkat çeker: Ceza, suçun aynısıdır. Ayetleri görmezden gelen, o gün görmezden gelinir. Basîr'in gördüğü kul, görmesi kendisine verilen şeyden de sorumludur.
Karşılaştırma. Dört şârih aynı kökün dört yüzüne bakar. Dilci Allah'ın görmesi ile kula verilen basireti, müfessir insanın kendine şahitliğini, sûfî kalbe doğan firâseti, Râzî ise ayetleri görmezden gelenin körlüğünü öne çıkarır. Hepsinin buluştuğu nokta şudur: Basîr görür ve kula da bir görme verir; kulun sorumluluğu, kendisine verilen bu görmeyi neye çevirdiğidir.
Durup düşün
- Kimsenin görmediği bir yerde yaptığın bir şey var mı ki, görülmesinden utanırdın? Ya da tersine, kimsenin görmediği ama Basîr'in gördüğünü bilmenin seni sevindirdiği bir emeğin?
- İbadetini "görüyormuş gibi" mi yapıyorsun, yoksa "görüldüğünü bilerek" mi? Yoksa ikisi de uzak mı?
- Hac 46'daki "kalplerin körlüğü" sana hangi alanda uyuyor olabilir?
Uygulama
Bugün bir ibadetini, Buhârî'deki ihsan tanımını hatırlayarak yap: "O'nu görmesen de O seni görür." Gün içinde kimsenin görmeyeceği bir iyilik yap ve kimseye söyleme. Akşam Tefekkür Defteri'ne, bugün gözünle gördüğün ama kalbinle görmediğin bir şeyi, sonra da kalbinle gördüğün bir ibreti yaz.
Kendini sına
- Basar ile basîret arasındaki fark nedir?
- Cibrîl hadisinde ihsan nasıl tanımlanır?
- Hac 46'ya göre asıl körlük nerededir?
- Ahirette Allah'ın görülmesi (rü'yetullâh) konusunda Ehl-i Sünnet ile Mu'tezile nasıl ayrılır?