İçeriğe geç

M09-D08

Dil düşünceyi biçimler mi

Dilsel görelilik iddiasının güçlü ve zayıf biçimlerini renk ve mekân araştırmalarıyla değerlendirir.

Temel Psikoloji Akademisi — M09, Düşünme, dil ve zekâ · 2.760 kelime · 15 örnek durum · 4 kanıt kartı · ≈ 13 dk okuma · 18 dk dinleme

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.

Dilsel belirlenimcilik, yani dilin düşünceyi tamamen belirlediği iddiası desteklenmiyor; tartışma, dilin bazı görevlerde eğilimleri kaydırıp kaydırmadığı üzerine.

Renk araştırmaları, renk algısının evrensel bir zeminini ve kategori sınırlarının bir ölçüde dile göre biçimlendiğini birlikte gösteriyor.

Bir dilde iki ayrı renk terimi bulunması, o sınırın iki yanındaki renklerin daha hızlı ayırt edilmesine yol açabiliyor; ama bu etki sözel bir görevle ortadan kalkıyor.

Mekânı pusula yönleriyle anlatan dillerin konuşucuları sözsüz görevlerde de farklı davranıyor; ama bu farkın dilden mi kültürden mi kaynaklandığı tartışmalı.

Zamanla ilgili çarpıcı bir iddia tekrarlanamadı; bugünkü tablo, dilin düşünceyi yeniden kurmaktan çok bazı dikkat alışkanlıklarını desteklediğine işaret ediyor.

Açılış sahnesi

Bursa'da bir okul kıyafetleri mağazası. Nurhan Hanım, kızına okul ceketi almaya gelmiş; yanında İngiltere'den taşınıp aynı apartmana yerleşen komşusu Sarah var. Okulun istediği ceket lacivert. Satıcı rafa iki ceket koyuyor; Nurhan Hanım birine bakıp hemen "Bu mavi, lacivert değil" diyor.

Sarah iki ceketi yan yana tutuyor, uzun uzun bakıyor ve gülerek "İkisi de blue" diyor. Sonra biraz daha dikkatle bakınca birinin daha koyu olduğunu kabul ediyor; ama bu farkın neden bu kadar önemli olduğunu anlamıyor. Nurhan Hanım ise iki rengin bu kadar açıkça farklı göründüğü bir şeyi nasıl karıştırabildiğine şaşırıyor.

Nurhan Hanım, Sarah ve mağaza kurgu. Ama iki kadının arasındaki bu küçük anlaşmazlık, yüz yıla yakın süredir tartışılan bir soruyu taşıyor: konuştuğumuz dilin sözcükleri, dünyayı nasıl gördüğümüzü ve nasıl düşündüğümüzü değiştiriyor mu?

Bu derste ne olacak

Bu derste, dilin düşünceyi ne ölçüde etkilediği sorusunu, bu sorunun iki farklı biçimini ve onları sınamak için yapılan araştırmaları inceleyeceğiz.

Önce iddianın güçlü ve zayıf biçimlerini ayıracağız. Sonra bu iddianın en çok sınandığı iki alana, renk ve mekâna bakacağız. Son bölümde, çarpıcı ama tekrarlanamamış bulgulara ve bugünkü kanıtın genel tablosuna geçeceğiz.

Önceki derste çocukların dili nasıl edindiğini gördük. Bu derste ters yönden bir soru soruyoruz: edinilen dil, sonradan zihnin geri kalanını nasıl etkiliyor?

Sıfır noktası

Bu sorunun modern biçimi, yirminci yüzyılın başlarında Amerikalı dilbilimci Edward Sapir ve onun öğrencisi Benjamin Lee Whorf'un yazılarına dayanıyor. Whorf, özellikle yerli Amerikan dilleri üzerine çalışırken, farklı dillerin dünyayı farklı biçimlerde bölümlediğini ve bu bölümlemenin konuşanların düşünme biçimini etkilediğini savundu. Fikir sonradan "Sapir-Whorf hipotezi" adıyla anıldı; ama ikisi de bu adla bir hipotez formüle etmedi.

Tartışmanın netleşmesi için iki biçimi ayırmak gerekiyor.

Bugün güçlü biçim, yani belirlenimcilik, çok az araştırmacı tarafından savunuluyor. İnsanlar dillerinde bir sözcük bulunmayan şeyleri de düşünebiliyor, ayırt edebiliyor ve gerektiğinde yeni sözcükler uydurabiliyor. Tartışmanın asıl konusu zayıf biçim: dil, düşünceyi belirlemiyorsa bile, onu bazı yönlere doğru itiyor mu?

Yaygın yanlış"Bir dilde bir şeyin adı yoksa, o dili konuşanlar onu düşünemez."
Doğrusu

Bu, dilsel belirlenimciliğin güçlü biçimi ve kanıtla desteklenmiyor. İnsanlar dillerinde tek bir sözcüğe karşılık gelmeyen renkleri ayırt edebiliyor, yeni kavramları öğrenebiliyor ve gerektiğinde yeni sözcükler yaratabiliyor. Dilin düşünce üzerindeki etkisi araştırılıyorsa, sorulan soru bu değil; dilin bazı görevlerde bazı eğilimleri kaydırıp kaydırmadığı.

Mekanizma

Renk: evrensel mi, göreli mi

Renk, dilsel görelilik tartışmasının en çok sınanan alanı oldu; çünkü renkler fiziksel olarak ölçülebiliyor ve diller onları çok farklı biçimlerde bölümlüyor.

Brent Berlin ve Paul Kay 1969'da yirmi dilin renk sözcüklerini karşılaştırdı ve dillerin temel renk terimlerini rastgele değil, belirli bir sırayla edindiğini öne sürdü. Yalnızca iki temel renk terimi olan dillerde bu terimler kabaca açık ve koyu renklere karşılık geliyordu; üçüncü terim kırmızıydı, sonra yeşil ya da sarı geliyordu. Bu bulgu, renk adlandırmasının altında evrensel bir düzen olduğunu düşündürdü.

Eleanor Rosch (o dönemki soyadıyla Heider) 1972'de bu düzeni Yeni Gine'deki Dani halkıyla sınadı. Dani dilinde yalnızca iki temel renk terimi vardı. Rosch, Dani konuşucularının yine de en "tipik" renkleri, yani İngilizce konuşanların da en iyi örnek saydığı renkleri, daha az tipik olanlardan daha iyi hatırladığını buldu. Bu, renk algısının dilden büyük ölçüde bağımsız evrensel bir yapısı olduğunu destekliyordu.

Daha yakın zamanda araştırmacılar, dilin renk algısını hangi koşullarda etkilediğini daha ince yöntemlerle sınamaya yöneldi.

Jonathan Winawer'ın ekibi 2007'de Rusça konuşanlarla bir deney yaptı. Rusçada açık mavi ve koyu mavi için iki ayrı temel terim var: "goluboy" ve "siniy". İngilizcede ise ikisi de "blue". Katılımcılara üç mavi kare gösterildi ve üstteki karenin alttaki iki kareden hangisiyle aynı olduğunu olabildiğince hızlı seçmeleri istendi.

Winawer'ın bulgusunun en önemli yanı, sözel girişimin etkisi. Rusça konuşanların avantajı, dillerini aynı anda başka bir işle meşgul ettiklerinde kayboluyordu. Bu, dilin rengin kendisini değil, renklerin karşılaştırıldığı anda devreye giren sözcükleri etkilediğini düşündürüyordu.

Mekân: sağ ve sol olmadan

Dilsel göreliliğin en çarpıcı kanıtları, mekânın nasıl anlatıldığından geldi.

Avustralya'nın kuzeydoğusunda konuşulan Guugu Yimithirr dili, nesnelerin yerini neredeyse yalnızca pusula yönleriyle anlatıyor. Bu dili konuşanlar "fincan solunda" yerine "fincan doğunda" diyor; bir odanın içinde bile. Meksika'da konuşulan Tzeltal gibi başka diller de benzer sabit yönler kullanıyor.

Asifa Majid, Stephen Levinson ve çalışma arkadaşlarının 2004'te özetlediği bir dizi çalışma, bu dillerin konuşucularını bir dönüş göreviyle sınadı. Katılımcılar bir masanın üzerinde bir dizi nesne görüyordu; sonra 180 derece dönüp başka bir masada aynı diziyi yeniden kurmaları isteniyordu.

Zaman ve tekrarlanmayan bulgu

Dilsel göreliliğin en çok ilgi çeken iddialarından biri, zamanı düşünme biçimiyle ilgiliydi. Lera Boroditsky 2001'de, Mandarin Çincesinin zaman için dikey ifadeler de kullandığını, İngilizcenin ise daha çok yatay ifadelere dayandığını ve bunun iki dili konuşanların zamanı düşünme biçimini farklılaştırdığını öne sürdü.

Usta katmanı

Dilin yerleştirdiği bir dikkat alışkanlığı

Bugün araştırmacıların önemli bir kısmı, dilin düşünceyi yeniden kurmaktan çok, belirli şeylere dikkat etmeyi alışkanlık hâline getirdiğini düşünüyor. Bir dil, konuşanını belirli bilgileri sürekli olarak kodlamaya zorladığında, o bilgi dikkatin daha kolay ulaştığı bir yerde duruyor olabilir.

Türkçe bu açıdan ilginç bir örnek sunuyor.

Türkçede "geldi" ile "gelmiş" arasındaki fark, çoğu zaman konuşanın olayı doğrudan bilip bilmediğini gösteriyor. Bazı araştırmacılar, bu ayrımı sürekli yapmak zorunda olan Türkçe konuşanların bilginin kaynağına daha çok dikkat edip etmediğini sordu. Türkçe ve İngilizce konuşan çocukları karşılaştıran çalışmaların bulguları ise karışık; Türkçe konuşan çocukların bilgi kaynağını hatırlamada tutarlı bir üstünlüğü olduğu açıkça gösterilmedi.

Yaygın yanlış"Dilsel görelilik tamamen çürütüldü; dilin düşünceye hiçbir etkisi yoktur."
Doğrusu

Güçlü biçimi, yani belirlenimcilik, desteklenmiyor; zaman gibi bazı çarpıcı bulgular da tekrarlanamadı. Ama renk ayrımı, mekân kodlama ve dikkat alışkanlıkları gibi alanlarda dilin bazı görevlerde küçük ve koşullara bağlı etkileri olduğu gösterildi. Doğru tablo, ne "dil her şeyi belirler" ne de "dilin hiçbir etkisi yok"; arada, sınırları çizilmeye çalışılan bir alan.

Yaygın yanlış"Farklı dil konuşan insanlar farklı dünyalarda yaşar ve birbirini tam olarak anlayamaz."
Doğrusu

Diller dünyayı farklı biçimlerde bölümlüyor; ama insanlar çeviri yapabiliyor, yeni sözcükler ve kavramlar öğrenebiliyor ve başka bir dilin ayrımlarını zamanla fark etmeyi öğrenebiliyor. Açılıştaki Sarah, birkaç ay Bursa'da yaşadıktan sonra lacivert ile maviyi Nurhan Hanım kadar kolay ayırt etmeye başlayabilir.

Kanıtın sınırı

Dilin düşünceyi tamamen belirlediği iddiası desteklenmiyor. Dilin bazı algı ve düşünme görevlerinde küçük ve koşullara bağlı etkileri olduğu ise renk ve mekân araştırmalarında gösterildi.

Ama bu araştırmaların ortak bir zorluğu var: dil, kültürden, çevreden, eğitimden ve yaşam biçiminden ayrılmıyor. Pusula yönleri kullanan bir topluluğun sözsüz görevlerde farklı davranması, dilden mi yoksa o topluluğun gündelik yaşamından mı kaynaklanıyor? Bu ayrımı yapmak, çoğu çalışmada mümkün değil.

Ayrıca bazı çok bilinen bulgular, özellikle zamanla ilgili olanlar, tekrarlama sınavından geçemedi. Etkilerin çoğu küçük ve görev sırasında dilin devreye girmesine bağlı göründüğü için, dilin algıyı kalıcı olarak değiştirdiği değil, düşünme sırasında kullanılan araçlardan biri olduğu yorumu bugün daha çok destek görüyor.

Kendin dene

Aklında kalsın

Dilsel belirlenimcilik, yani dilin düşünceyi tamamen belirlediği iddiası desteklenmiyor; tartışma, dilin bazı görevlerde eğilimleri kaydırıp kaydırmadığı üzerine.

Renk araştırmaları, renk algısının evrensel bir zeminini ve kategori sınırlarının bir ölçüde dile göre biçimlendiğini birlikte gösteriyor.

Bir dilde iki ayrı renk terimi bulunması, o sınırın iki yanındaki renklerin daha hızlı ayırt edilmesine yol açabiliyor; ama bu etki sözel bir görevle ortadan kalkıyor.

Mekânı pusula yönleriyle anlatan dillerin konuşucuları sözsüz görevlerde de farklı davranıyor; ama bu farkın dilden mi kültürden mi kaynaklandığı tartışmalı.

Zamanla ilgili çarpıcı bir iddia tekrarlanamadı; bugünkü tablo, dilin düşünceyi yeniden kurmaktan çok bazı dikkat alışkanlıklarını desteklediğine işaret ediyor.

Sonraki derse köprü

Bu derste farklı dilleri konuşan insanları birbiriyle karşılaştırdık. Ama dünyada çok sayıda insan, birden fazla dili aynı kafanın içinde taşıyor ve gün içinde bunlar arasında geçiş yapıyor.

İki dili birlikte kullanmanın zihne bir yük mü getirdiği, yoksa dikkat ve denetim gibi becerileri mi güçlendirdiği uzun süredir tartışılıyor; ve bu iddiaların bir kısmı, büyük tekrarlama çalışmalarında sarsıldı. Kanıtın bu sarsıntıdan sonra nerede durduğuna, iki dili birlikte taşıyan zihinlerden bakacağız: iki dillilik.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.