M08-D03
İşleme düzeyleri
Bilgiyi anlamıyla işlemenin neden daha kalıcı iz bıraktığını deneylerle açıklar.
Temel Psikoloji Akademisi — M08, Bellek · 2.466 kelime · 16 örnek durum · 3 kanıt kartı · ≈ 11 dk okuma · 16 dk dinleme
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
İşleme düzeyleri yaklaşımı, bir bilginin kalıcılığının tekrar sayısına değil, ne kadar derin işlendiğine bağlı olduğunu öne sürdü.
Bir sözcüğün anlamına odaklanmak, sesine ya da görünüşüne odaklanmaya göre çok daha iyi hatırlama sağlıyor; bu etki hatırlama niyeti olmadan da görülüyor.
Ayrıntılandırıcı tekrar, yani bilgiyi anlamıyla ve başka bilgilerle ilişkilendirerek tekrarlamak, bakım tekrarından çok daha etkili.
Bilgiyi kendiyle ilişkilendirmek ve kendin üretmek, onu özellikle iyi hatırlamayı sağlıyor.
Derinliğin bağımsız olarak ölçülememesi ve aktarıma uygun işleme bulgusu, yaklaşımın sınırlarını gösterdi: işlemenin değeri, sonradan ne istendiğine bağlı.
Açılış sahnesi
Meral, Kapadokya'da turist rehberi. Her sabah yirmi kişilik yeni bir grupla buluşuyor ve öğlene kadar herkesi adıyla çağırabiliyor. Yöntemi basit: her tanışmada kişiye nereden geldiğini, neden bu bölgeyi seçtiğini soruyor ve adını cevabına bağlıyor. Hamburglu Klaus balon turu için gelmiş; Lyon'dan Amélie, büyükannesinin anlattığı yer altı şehirlerini görmek istiyor.
Meral'in yanında staj yapan genç rehber Burak ise her adı içinden üç kez tekrarlıyor ve listeye bakarak ezberlemeye çalışıyor. Öğle yemeğinde Burak'ın aklında yalnızca birkaç ad kalmış; hangi adın kime ait olduğunu da karıştırıyor. Burak Meral'den daha fazla tekrar etmiş, ama daha azını hatırlıyor.
Meral, Burak ve tur grubu kurgu. İkisi arasındaki fark ise, bellek araştırmalarında 1970'lerde ortaya konan ve sonra yoğun biçimde tartışılan bir fikre karşılık geliyor.
Bu derste ne olacak
Bu derste bir bilginin ne kadar iyi hatırlanacağının, onun ne kadar tekrarlandığından çok, nasıl işlendiğine bağlı olduğunu öne süren yaklaşımı ele alacağız. Önce bu yaklaşımın temel deneylerini göreceğiz: aynı sözcüğe harf, ses ya da anlam açısından bakmanın sonraki hatırlamayı ne ölçüde değiştirdiği.
Sonra bu fikri genişleten iki bulguya bakacağız: bilgiyi kendimizle ilişkilendirmenin ve kendimiz üretmenin etkisi. Son bölümde yaklaşıma yöneltilen eleştirileri, özellikle "derin işleme her zaman daha iyidir" iddiasının sınırını gösteren bir deneyi tartacağız.
Sıfır noktası
Modülün ilk dersinde ele alınan çok depolu model, kalıcı izin oluşmasında tekrarlamaya merkezi bir rol veriyordu. Bir bilgi kısa süreli bellekte ne kadar uzun süre tutulur ve ne kadar çok tekrarlanırsa, o kadar kalıcı olacaktı.
1972'de Fergus Craik ve Robert Lockhart bu görüşe itiraz eden bir makale yayımladı.
Craik ve Lockhart, işlemeyi bir yelpaze üzerinde düşündü. En yüzeyde bir sözcüğün görünüşü, örneğin büyük ya da küçük harfle yazılmış olması vardı. Ortada sesi, örneğin başka bir sözcükle kafiyeli olup olmadığı. En derinde ise anlamı: neyi ifade ettiği, başka şeylerle nasıl ilişkili olduğu.
Bu yaklaşım, iki tür tekrarlamayı birbirinden ayırdı. Aynı derste tanımlanan bakım tekrarı, bilgiyi aynı düzeyde tekrar tekrar canlı tutuyordu. Ama bilgiyi anlamı üzerinde düşünerek, başka bilgilere bağlayarak tekrarlamak farklıydı.
Yaygın yanlış"Bir şeyi ne kadar çok tekrarlarsam o kadar iyi hatırlarım."
Tekrarın sayısı, tekrarın nasıl yapıldığından daha az belirleyici. Bir bilgiyi kafada mekanik biçimde döndürüp durmak, onu birkaç dakika canlı tutabiliyor ama kalıcı bir iz bırakmakta zayıf kalıyor. Bilgiyi başka bilgilere bağlayarak, kendi sözcüklerinle açıklayarak ya da bir örnekle ilişkilendirerek tekrarlamak çok daha etkili.
Mekanizma
Harf, ses, anlam
Fergus Craik ve Endel Tulving 1975'te fikri on deneylik bir seriyle sınadı. Katılımcılara bir sözcük gösterilmeden önce o sözcükle ilgili bir soru soruluyordu. Soruların bir kısmı yüzeyseldi: "Sözcük büyük harfle mi yazılmış?" Bir kısmı sesle ilgiliydi: "Sözcük şu sözcükle kafiyeli mi?" Bir kısmı ise anlamla ilgiliydi: "Sözcük şu cümleye uyar mı?"
Katılımcılara sözcükleri hatırlamaları gerektiği söylenmedi. Deneyin sonunda beklenmedik bir tanıma testi yapıldı. Anlamla ilgili bir soruyla işlenen sözcükler, sesle ilgili soruyla işlenenlerden belirgin biçimde, harf biçimiyle ilgili soruyla işlenenlerden ise birkaç kat daha iyi tanındı.
Bu deneylerin önemli bir yanı, katılımcıların sözcükleri hatırlamaya çalışmamasıydı. Hatırlamayı belirleyen, onlara verilen işin türüydü.
Thomas Hyde ve James Jenkins 1973'te bu noktayı doğrudan sınadı. Katılımcılara sözcük listeleri okundu ve her sözcük için farklı bir iş verildi: bir gruptan sözcüğün hoş mu yoksa nahoş mu olduğunu değerlendirmesi, bir gruptan içinde belirli harflerin bulunup bulunmadığını kontrol etmesi istendi. Grupların bir kısmına sonradan sözcükleri hatırlamaları gerektiği söylendi, bir kısmına söylenmedi. Sonuçta hatırlamayı belirleyen şey, hatırlama niyeti değil, sözcükle yapılan işin türüydü: sözcüğün hoşluğunu değerlendirenler, harf arayanlardan çok daha fazla sözcük hatırladı; niyetli olup olmamak ise küçük bir fark yarattı.
Yaygın yanlış"Bir şeyi hatırlamak için ezberleme niyeti şarttır."
Tesadüfi öğrenme deneyleri, hatırlama niyetinin tek başına belirleyici olmadığını gösterdi. Bilgiyi anlamı üzerinde düşünerek işleyen biri, onu hatırlamaya çalışmasa bile iyi hatırlayabiliyor. Ezberleme niyetiyle ama yalnızca yüzeysel özelliklere odaklanarak çalışan biri ise az şey hatırlayabiliyor.
Kendine bağlamak, kendin üretmek
İşleme düzeyleri yaklaşımı, belirli işleme türlerinin özellikle güçlü izler bıraktığını gösteren iki bulguyla genişledi.
Timothy Rogers ve arkadaşları 1977'de katılımcılara bir dizi sıfat gösterdi ve bazıları için "bu sözcük seni tanımlıyor mu?" diye sordu. Bu soruyla işlenen sıfatlar, anlamıyla ilgili bir soruyla işlenenlerden bile daha iyi hatırlandı. Cynthia Symons ve Blair Johnson 1997'de bu konudaki 129 çalışmanın sonuçlarını bir araya getirdi; etki, deney ayrıntıları değiştiğinde de ayakta kaldı.
Benzer bir etki, bilgiyi hazır almak yerine kendimiz ürettiğimizde de görülüyor.
Norman Slamecka ve Peter Graf 1978'de katılımcılara sözcük çiftleri verdi. Bir gruba çiftler tam olarak gösterildi, örneğin "sıcak — soğuk". Öteki gruba ikinci sözcüğün yalnızca ilk harfi verildi ve katılımcıların sözcüğü kendilerinin tamamlaması istendi: "sıcak — s...". Kendi tamamladıkları sözcükleri daha iyi hatırladılar. Sonraki bir meta-analiz, seksen altı çalışmada bu etkinin ortalama olarak yarım standart sapmaya yakın bir büyüklükte olduğunu gösterdi.
Usta katmanı
Derinlik her zaman daha iyi mi?
İşleme düzeyleri yaklaşımı kısa sürede çok etkili oldu, ama önemli eleştirilerle de karşılaştı.
Birinci eleştiri, "derinliğin" bağımsız olarak ölçülememesiydi. Bir işleme türünün derin olduğu, iyi hatırlanmasına bakılarak söyleniyordu; iyi hatırlanması da derin işlendiğiyle açıklanıyordu. Alan Baddeley 1978'de bu döngüselliğe dikkat çekti: derinliği hatırlamadan bağımsız bir yolla ölçmeden, yaklaşım sınanabilir bir kuram olmaktan çok, bir betimleme olarak kalıyordu.
İkinci ve belki daha önemli eleştiri, bir deneyden geldi. Morris, John Bransford ve Jeffery Franks 1977'de katılımcılara sözcükleri ya anlamlarıyla ya da sesleriyle işletti. Sonra iki farklı test yaptılar. Standart bir tanıma testinde, beklendiği gibi, anlamla işlenen sözcükler daha iyi hatırlandı. Ama katılımcılardan, sözcüklerle kafiyeli olan sözcükleri tanımaları istendiğinde sonuç tersine döndü: bu kez sesle işlenen sözcükler daha iyi hatırlandı.
Bu bulgu, işleme düzeyleri yaklaşımını tamamen geçersiz kılmadı ama önemli bir düzeltme getirdi. Bir işleme türünün değeri, sonradan hangi soruyla karşılaşılacağına bağlıydı.
Yaygın yanlış"Derin işleme her durumda daha iyi hatırlama sağlar."
Anlamla işlenen bilgi, anlama dayanan sorularda gerçekten daha iyi hatırlanıyor. Ama hatırlanması gereken şey bir sözcüğün sesi, bir yüzün ayrıntısı ya da bir dizinin tam sırası olduğunda, o özelliklere odaklanan işleme daha avantajlı olabiliyor. İşlemenin değeri, sonradan istenecek olanla uyumuna bağlı.
Kanıtın sınırı
Bilginin anlamıyla, başka bilgilerle ve kişinin kendisiyle ilişkilendirilerek işlenmesinin, yüzeysel işlemeye göre daha iyi hatırlama sağladığı, birçok deneyde ve meta-analizde tutarlı biçimde gösterildi. Bilgiyi kendi kendine üretmenin hatırlamayı iyileştirdiği de geniş bir kanıtla destekleniyor.
İşleme düzeyleri yaklaşımının kendisi ise bir kuram olarak eleştirilere açık kaldı. Derinliğin hatırlamadan bağımsız bir yolla ölçülememesi, yaklaşımın sınanabilirliğini sınırlıyor. Aktarıma uygun işleme bulgusu, işlemenin değerinin her zaman sonradan istenen şeye bağlı olduğunu gösterdi.
Bu deneylerin çoğu laboratuvarda, sözcük listeleriyle yapıldı. Ders kitapları, beceriler ve karmaşık bilgiler gibi gerçek öğrenme malzemelerinde de benzer ilkeler geçerli görünüyor; ama etkilerin büyüklüğü ve ayrıntıları malzemeye göre değişebiliyor.
Kendin dene
Aklında kalsın
İşleme düzeyleri yaklaşımı, bir bilginin kalıcılığının tekrar sayısına değil, ne kadar derin işlendiğine bağlı olduğunu öne sürdü.
Bir sözcüğün anlamına odaklanmak, sesine ya da görünüşüne odaklanmaya göre çok daha iyi hatırlama sağlıyor; bu etki hatırlama niyeti olmadan da görülüyor.
Ayrıntılandırıcı tekrar, yani bilgiyi anlamıyla ve başka bilgilerle ilişkilendirerek tekrarlamak, bakım tekrarından çok daha etkili.
Bilgiyi kendiyle ilişkilendirmek ve kendin üretmek, onu özellikle iyi hatırlamayı sağlıyor.
Derinliğin bağımsız olarak ölçülememesi ve aktarıma uygun işleme bulgusu, yaklaşımın sınırlarını gösterdi: işlemenin değeri, sonradan ne istendiğine bağlı.
Sonraki derse köprü
Bu derste bir bilginin nasıl işlendiğinin, onun ne kadar iyi hatırlanacağını belirlediğini gördük. Ama en iyi işlenmiş bilgi bile zamanla kayboluyor. Bu kayıp nasıl bir seyir izliyor: düzenli mi, yoksa başta hızlı sonra yavaş mı?
On dokuzuncu yüzyılın sonunda bir Alman psikolog, anlamsız hece listelerini kendi kendine ezberleyip bunları farklı sürelerden sonra yeniden öğrenerek, unutmanın zaman içindeki biçimini ilk kez ölçtü. Onun çizdiği eğri ve sonraki çalışmaların ona eklediği düzeltmeler, sıradaki dersin konusu: unutma eğrisi.
Anlamadığın bir yer mi var?
Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.