M07-D04
Tat tiksintisi ve hazırlanmışlık
Bazı ilişkilerin neden tek denemede öğrenildiğini biyolojik hazırlanmışlıkla açıklar.
Temel Psikoloji Akademisi — M07, Öğrenme · 2.625 kelime · 16 örnek durum · 4 kanıt kartı · ≈ 12 dk okuma · 18 dk dinleme
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Eşdeğer güç varsayımı, her uyaranın her sonuçla aynı kolaylıkla öğrenileceğini öne sürüyordu; tat tiksintisi deneyleri bu varsayımı sarstı.
Garcia ve Koelling'in deneyi, tatların bulantıyla, ışık ve seslerin dışarıdan gelen ağrıyla seçici biçimde ilişkilendirildiğini gösterdi.
Koşullu tat tiksintisi, yiyecek bulantının gerçek nedeni olmasa bile, kişi bunu bilse bile gelişebiliyor ve özellikle yeni tatlara yöneliyor.
Günah keçisi yiyecek tekniği, bu yenilik etkisinden yararlanarak bulantı yapan tedavi gören hastaların temel yiyeceklerini korumaya çalışıyor.
Hazırlanmışlık, türlerin bazı ilişkileri öğrenmeye önceden hazır geldiği düşüncesi; maymunlarda gözlemle öğrenilen yılan korkusu bunun güçlü bir örneği.
İnsan korkularının evrimsel hazırlanmışlıkla açıklanması, kültürel beklentilerden ayrılması zor olduğu için tartışmalı.
Açılış sahnesi
Onur, üniversitenin ikinci yılında İzmir'de bir gece arkadaşlarıyla sahilde yürürken bir seyyar satıcıdan midye dolma alıyor. Gece yarısından sonra midesi bulanıyor, sabaha kadar kusuyor. Ertesi gün aynı yurtta kalan birkaç öğrencinin daha hastalandığı, aralarında dolaşan bir mide virüsü olduğu anlaşılıyor; içlerinden hiçbiri midye yememiş.
Onur hastalığın midyeden olmadığını biliyor. Yine de on yıl sonra bir restoranda masaya gelen midye tabağının kokusu bile midesini kaldırıyor. Arkadaşları ısrar ediyor; Onur tabağa bakamıyor bile. Bilgi bir yerde duruyor, tiksinti başka bir yerde.
Onur, İzmir gecesi ve yurt kurgu. Ama tek bir hastalık gecesinin bir yiyeceğe karşı yıllarca süren bir tiksinti bırakması, birçok insanın kendi hayatından tanıdığı ve laboratuvarda yarım yüzyıldır incelenen bir öğrenme biçimi.
Bu derste ne olacak
Bu derste klasik koşullanmanın genel ilkelerinin sarsıldığı bir deneyler dizisini ele alacağız. Önce bir tat ile bir bulantı arasındaki bağın neden öteki koşullanmalardan farklı işlediğini, sonra bu farkın "hangi uyaran hangi sonuçla" sorusuna nasıl bağlandığını göreceğiz.
Ardından bu düşüncenin genelleştirilmesine, yani organizmaların bazı ilişkileri öğrenmeye önceden hazır geldiği fikrine geçeceğiz. Son bölümde bu fikrin insan korkularına uygulanmasını ve bu uygulamanın ne kadar sağlam olduğunu tartacağız.
Sıfır noktası
Pavlov'dan sonraki kuşak öğrenme araştırmacıları, sessiz ama güçlü bir varsayımla çalıştı: hangi uyaranın hangi sonuçla eşleştirildiği önemli değildi. Bir ses, bir ışık ya da bir koku, aynı koşullarda bir yiyecekle ya da bir şokla eşleştirildiğinde, aşağı yukarı aynı hızda öğrenilecekti.
Bu varsayım, öğrenme araştırmalarının neden yalnızca birkaç türle ve yapay uyaranlarla yapılabildiğini de açıklıyordu: yasalar genelse, bir sıçanın bir sesi bir şokla eşleştirmesi, her şeyin öğrenilmesi için bir model olabilirdi.
1960'larda bir tat ve bir bulantının eşleşmesi bu varsayımı sarstı.
Onur'un midye tiksintisi bu türden. Bulantının nedeni bir virüs; midye yalnızca o akşam yenen yeni ve belirgin bir tattı. Beden, bulantıyı en yakın ve en dikkat çekici tada bağladı.
Yaygın yanlış"Bir yiyeceğe karşı tiksinti, o yiyeceğin gerçekten zararlı olduğunu gösterir."
Koşullu tat tiksintisi, yiyecek hastalığın gerçek nedeni olmasa bile gelişebiliyor. Hastalık bir virüsten, bir tedaviden ya da hareket tutmasından kaynaklanabiliyor; beden yine de en yakın yeni tadı işaretliyor. Tiksintinin varlığı, o yiyeceğin zararlı olduğunun değil, bir zamanlar bir bulantıyla eşleştiğinin işareti.
Mekanizma
Parlak, sesli, tatlı su
John Garcia ve Robert Koelling 1966'da, eşdeğer güç varsayımını doğrudan sınayan bir deney tasarladı. Sıçanlara içtikleri suyu "üç uyaranlı" hâle getirdiler: su tatlandırılmıştı, sıçan dile her dokunduğunda bir ışık yanıyor ve bir tık sesi geliyordu. Böylece sıçan aynı anda bir tat, bir ışık ve bir ses deneyimliyordu.
Sonra sıçanların bir kısmını bu suyu içtikten sonra radyasyonla hafifçe hasta etti, öteki kısmına ise ayaklarından hafif bir elektrik şoku verdi. Test aşamasında sıçanlara iki ayrı su sundular: biri yalnızca tatlı ama ışıksız ve sessiz, öteki tatsız ama ışıklı ve sesli.
Bu deney, sıçanın bulantıyı "içeriden gelen" bir işarete, tada; şoku ise "dışarıdan gelen" işaretlere, ışık ve sese bağlamaya yatkın olduğunu gösterdi. Doğada bir yiyecekten zehirlenen bir hayvan için en işe yarar bilgi, o yiyeceğin tadı; bir yırtıcının saldırısına uğrayan bir hayvan için ise çevredeki görüntü ve sesler.
Yeni olan işaretleniyor
Tat tiksintisinin bir başka özelliği, yeni ve tanıdık olmayan tatların çok daha kolay işaretlenmesi. Her gün yenen bir ekmeğin, bir hastalık gecesinden sonra tiksinti kazanması zor; o akşam ilk kez denenen bir yemeğin kazanması ise kolay.
Ilene Bernstein 1978'de bu özelliği kanser tedavisi gören çocuklarda inceledi. Bulantı yapan bir tedaviden önce çocukların bir kısmına alışılmadık tatta, akçaağaç ve ceviz aromalı bir dondurma verildi; öteki çocuklar o sırada bir oyuncakla oynadı. Haftalar sonra bu dondurmayı yiyen ve tedaviden sonra bulantı yaşayan çocuklar, dondurmayı yeniden seçmekte çok daha isteksizdi.
Bu teknik, tat tiksintisinin yeni tatlara yönelme eğiliminden yararlanıyor. Tiksinti nasılsa bir tada yönelecekse, bunun hastanın en çok ihtiyaç duyduğu yiyeceklerden biri yerine, bir daha yemesine gerek olmayan bir şeker ya da içecek olması tercih ediliyor.
Yaygın yanlış"Tat tiksintisi irade gücüyle hemen aşılabilir."
Bu tür tiksintiler, kişinin bilgisine ve kararına çoğu zaman direniyor; bir yiyeceğin zararsız olduğunu bilmek, onu yemeyi kolaylaştırmayabiliyor. Tiksinti zamanla, o yiyecekle hastalık olmadan yeniden karşılaşıldıkça azalabiliyor; ama bu bir öğrenme süreci, tek bir karar değil.
Hazırlanmışlık
Martin Seligman 1970'te, Garcia'nın bulgularını ve benzer gözlemleri bir araya getirerek daha genel bir öneride bulundu.
Seligman'a göre ilişkiler bir yelpaze üzerinde duruyordu: bazılarına "hazır", bazılarına "hazırlıksız", bazılarına ise "karşı hazır" geliniyordu. Tat ile bulantının eşleşmesi hazır bir ilişkiydi; tat ile ayağa verilen şokun eşleşmesi ise karşı hazır.
Usta katmanı
Korkuya uygulanan hazırlanmışlık
Seligman 1971'de hazırlanmışlık kavramını insan korkularına uyguladı. Yılan, örümcek, yükseklik ve kapalı alan korkularının, otomobil ya da elektrik prizi korkularından çok daha yaygın olmasını, insanların evrimsel geçmişte tehlike oluşturan uyaranlara karşı korku öğrenmeye hazır gelmesiyle açıkladı. Terapi Akademisi bu gözlemi klinik açıdan anıyor; bu dersin sorusu, gözlemi sınayan deneylerin ne bulduğu.
Susan Mineka ve Michael Cook, bu fikri laboratuvarda sınamanın zekice bir yolunu buldu. Laboratuvarda doğup büyümüş, yılan görmemiş maymunlar yılandan korkmuyordu. Bu maymunlara, başka maymunların bir şeyden korktuğunu gösteren video kayıtları izletildi. Kayıtlar montajla hazırlanmıştı: aynı korku tepkisi, bir grupta oyuncak bir yılana, öteki grupta bir çiçeğe karşı gösteriliyormuş gibi görünüyordu.
İnsanlarla yapılan laboratuvar çalışmaları karışık sonuçlar verdi. Bazı çalışmalarda yılan ve örümcek resimlerine karşı kurulan korku tepkilerinin, çiçek ya da mantar resimlerine karşı kurulanlardan daha zor söndüğü bulundu. Eleştirmenler ise bu farkın evrimsel bir hazırlanmışlıktan değil, kültürel olarak öğrenilmiş beklentilerden kaynaklanabileceğini savundu: insanlar yılanların tehlikeli olduğunu çocukluktan beri duyarak büyüyor ve bu beklenti deneydeki öğrenmeyi etkiliyor olabilir.
Yaygın yanlış"İnsanlar yılandan doğuştan korkar."
Laboratuvarda büyüyen maymunlar ve birçok küçük çocuk, yılan gördüklerinde kendiliğinden korku göstermiyor. Daha doğru bir ifade, yılan korkusunun çok kolay öğrenilebilmesi: bir başkasının korkusunu görmek ya da tek bir kötü deneyim, bu korkuyu hızla kurabiliyor. Doğuştan gelen bir korku değil, doğuştan gelen bir öğrenme kolaylığı.
Kanıtın sınırı
Tat ile bulantı arasındaki ilişkinin öteki koşullanmalardan farklı işlediği, yani uzun gecikmelere dayanabildiği, tek denemede kurulabildiği ve belirli uyaran türleriyle seçici biçimde ilişkilendirildiği, birçok türde ve laboratuvarda tekrarlanan bulgular. Maymunlarda gözlem yoluyla öğrenilen korkunun seçiciliği de sağlam biçimde gösterildi.
Bu bulguların insanlara aktarılması daha karışık bir tablo ortaya koyuyor. İnsanlarda tat tiksintisi hem deneysel hem klinik gözlemlerle destekleniyor. Ama insan korkularının evrimsel bir hazırlanmışlıkla açıklanması, kültürel olarak öğrenilmiş beklentilerden ayırt edilmesi zor olduğu için tartışmalı.
Hazırlanmışlık kavramının kendisi de bir sınıflandırma olarak güçlü, ama sınaması kolay değil. Bir ilişkinin kolay öğrenilmesi, onun evrimsel olarak seçildiğini tek başına göstermiyor; bu yüzden evrimsel açıklamalar, M04-D09'da ele alınan sonradan uydurulmuş hikâye tehlikesine karşı dikkatle değerlendirilmeli.
Kendin dene
Aklında kalsın
Eşdeğer güç varsayımı, her uyaranın her sonuçla aynı kolaylıkla öğrenileceğini öne sürüyordu; tat tiksintisi deneyleri bu varsayımı sarstı.
Garcia ve Koelling'in deneyi, tatların bulantıyla, ışık ve seslerin dışarıdan gelen ağrıyla seçici biçimde ilişkilendirildiğini gösterdi.
Koşullu tat tiksintisi, yiyecek bulantının gerçek nedeni olmasa bile, kişi bunu bilse bile gelişebiliyor ve özellikle yeni tatlara yöneliyor.
Günah keçisi yiyecek tekniği, bu yenilik etkisinden yararlanarak bulantı yapan tedavi gören hastaların temel yiyeceklerini korumaya çalışıyor.
Hazırlanmışlık, türlerin bazı ilişkileri öğrenmeye önceden hazır geldiği düşüncesi; maymunlarda gözlemle öğrenilen yılan korkusu bunun güçlü bir örneği.
İnsan korkularının evrimsel hazırlanmışlıkla açıklanması, kültürel beklentilerden ayrılması zor olduğu için tartışmalı.
Sonraki derse köprü
Klasik koşullanma, organizmanın çevresindeki olayların birbirini nasıl izlediğini öğrenmesini anlatıyor. Ama birçok öğrenmede organizma yalnızca olayları izlemiyor; bir şey yapıyor ve yaptığının sonucuna göre davranışı değişiyor.
Yirminci yüzyılın başında bir Amerikalı psikolog, kafeslere kapattığı kedilerin kapıyı açan bir mandalı nasıl bulduğunu izledi ve kedilerin her denemede biraz daha hızlı çıktığını gördü. Bu gözlemden, davranışın sonuçlarına göre nasıl şekillendiğini anlatan bir yasa doğdu ve bu yasa, birkaç on yıl sonra laboratuvarda bir kutunun içinde sistemli bir deney programına dönüştü. Modülün sıradaki dersi bu yolu izliyor: etki yasasından edimsel koşullanmaya.
Anlamadığın bir yer mi var?
Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.