Öğrenme hedefleri
- 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu'nun hangi siyasi ve askerî kriz ortamında ilan edildiğini ve temel vaatlerini metnin kendisine dayanarak anlatabileceksin.
- Fermanın can, mal ve namus güvenliği, vergi ve askerlik konusundaki ilkelerinin uygulamada nelerle karşılaştığını açıklayabileceksin.
- «Tanzimat Avrupa'nın dayatmasıydı» ve «Tanzimat ilk anayasaydı» gibi yaygın yorumları, fermanın dili ve tarihçilerin tartışmaları üzerinden değerlendirebileceksin.
Okuma metni
Kanca — gül bahçesinde bir kâğıt
3 Kasım 1839 Pazar günü, Topkapı Sarayı'nın dış bahçesi Gülhane'de alışılmadık bir kalabalık toplandı. Vezirler, ulema, askerî ve sivil yöneticiler, esnaf temsilcileri, Rum, Ermeni ve Yahudi cemaatlerinin önderleri ve İstanbul'daki yabancı elçiler oradaydı. On altı yaşındaki sultan Abdülmecid köşkünde otururken, Hariciye Nazırı Mustafa Reşid Paşa yüksek sesle bir fermanı okudu.
Ferman, «Benim vezîrim» diye başlıyordu ve hemen şaşırtıcı bir itirafta bulunuyordu: Devlet, kuruluşundan beri şeriata ve kanunlara uyduğu için güçlü ve müreffeh olmuş, ama yüz elli yıldır bu kurallara uyulmadığı için güç ve refah yerini zaafa ve yoksulluğa bırakmıştı. Bu yüzden «bazı yeni kanunlar» konulması gerekiyordu. Ferman, bu yenilikleri bir kopuş olarak değil, bozulmuş bir düzenin onarımı olarak sunuyordu; yeni olan, eskiye dönüş diliyle anlatılıyordu. Türkiye'de Tanzimat Fermanı adıyla bilinen bu metin, Osmanlı modernleşmesinin bir dönüm noktası olarak anılır. Bu bölüm, o gün Gülhane'de okunan kâğıdın gerçekte neyi vaat ettiğini ve bu vaatlerin nasıl karşılandığını soruyor.
Bağlam — bir yıl içinde iki felaket
Fermanın ilan edildiği 1839 yılı, Osmanlı Devleti için ağır bir kriz yılıydı. Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa, 1830'larda Suriye'yi ele geçirmiş ve merkezî otoriteye meydan okuyordu. Haziran 1839'da Osmanlı ordusu Nizip'te Mısır ordusuna ağır bir yenilgiye uğradı. Birkaç gün sonra, yeni ordunun kurucusu II. Mahmud öldü. Ardından Osmanlı donanmasının kaptanı, filoyu alıp İskenderiye'ye giderek Mehmed Ali'ye teslim etti. Devlet, ordusunu ve donanmasını neredeyse aynı anda kaybetmişti.
Bu durumda Osmanlı Devleti'nin Avrupa büyük güçlerinin, özellikle İngiltere'nin desteğine ihtiyacı vardı. Mustafa Reşid Paşa, Londra ve Paris'te elçilik yapmış, Avrupa siyasetini yakından tanıyan bir devlet adamıydı. Bir yıl önce, 1838'de, İngiltere ile Balta Limanı Ticaret Antlaşması imzalanmış, Osmanlı pazarı İngiliz tüccarlarına geniş ölçüde açılmıştı. Fermanın hem içeriye hem dışarıya seslenen bir metin olması, bu bağlamdan ayrı düşünülemez. Ertesi yıl, 1840 Londra Sözleşmesi'yle Avrupa büyük güçleri Mehmed Ali'yi Suriye'den çekilmeye zorladı; Osmanlı Devleti, bu krizden ancak dış desteğe dayanarak çıkabildi.
Gelişme — dört vaat
Fermanın özü, dört ana konuda yeni kanunlar yapılacağı vaadiydi: canın güvenliği, namus ve malın korunması, verginin belirlenmesi ve askerliğin düzenlenmesi. Metin, bu vaatleri yalnızca sıralamakla kalmıyor, her birinin neden gerekli olduğunu da açıklıyordu. Canından ve namusundan emin olmayan bir insan, fıtratında hıyanete meyil olmasa bile kendini korumak için devlete zararlı yollara başvurabilirdi. Malından emin olan kişi ise işine ve devletine bağlanır, onda vatan sevgisi artardı.
Vergi konusunda ferman, dikkat çekici bir eleştiri yapıyordu. İltizam usulü, yani vergi toplama hakkının müteahhitlere verilmesi, «hiçbir vakitte faydası görülmemiş bir yıkım aracı» olarak nitelendiriliyordu: bir memleketin işlerini bir kişinin keyfine, hatta zulmüne teslim etmek demekti. Bundan böyle herkesten gücüne ve servetine göre uygun bir vergi alınacak, kimseden fazlası istenmeyecekti.
Askerlik konusunda da benzer bir düzen vaat ediliyordu. Şimdiye kadar asker toplamada bölgelerin nüfusuna bakılmıyor, kimi yerden gücünün üstünde, kimi yerden eksik asker isteniyordu. Askere alınanlar ömürleri boyunca hizmette tutuluyor, bu da hem tarımı ve ticareti bozuyor hem de nüfusun azalmasına yol açıyordu. Ferman, askerlik süresinin dört ya da beş yılla sınırlanmasını ve adil bir nöbet usulü kurulmasını öngörüyordu. Bu, ömür boyu asker tutulan köylü aileleri için büyük bir değişiklik vaadiydi; bir gencin askere gidip belirli bir süre sonra köyüne dönebileceği anlamına geliyordu.
Bunların yanında, suçluların davalarının açıkça ve şeriata göre incelenmeden kimsenin gizlice ya da açıkça idam edilmemesi, suçlunun mallarına el konularak mirasçılarının mağdur edilmemesi ve rüşvetin yasaklanması gibi ilkeler de vardı. En önemlisi, bu güvencelerin «ehl-i İslâm ve milel-i sâire», yani Müslümanlar ve öbür din toplulukları için istisnasız geçerli olacağı ilan ediliyordu. Metin, bu ilkeleri bir defaya mahsus bir lütuf olarak değil, kalıcı bir düzenin temeli olarak sunuyordu; bunu vurgulamak için sultanın ve devlet adamlarının yemin edeceğini, kanunlara aykırı davrananlar için ayrı bir ceza kanunu çıkarılacağını da ekliyordu.
Yaygın yanlış«Tanzimat Fermanı Osmanlı'nın ilk anayasasıdır» diye sık yazılır.
Ferman, bir meclis tarafından kabul edilmemiş, sultanın buyruğuyla ilan edilmiş bir taahhüt metniydi; yasama yetkisini bir meclise vermiyor, yalnızca yeni kanunların hazırlanmasını öngörüyordu. Osmanlı'nın ilk anayasası, 1876'da ilan edilen Kanun-ı Esasi'dir.
Dönüş noktası — kâğıttan uygulamaya
Fermanın ilanı, bir sürecin başlangıcıydı; sonu değil. Hemen ardından yeni kanunların hazırlanması için Meclis-i Ahkâm-ı Adliye genişletildi ve 1840'ta yeni bir ceza kanunu yürürlüğe girdi. Aynı yıllarda devlet memurlarına düzenli maaş bağlanması ve rüşvetin yasaklanması için de düzenlemeler yapıldı. Vergi alanında iltizam kaldırıldı; onun yerine vergiyi toplamak üzere maaşlı memurlar, muhassıllar, taşraya gönderildi.
Ama bu deneme kısa sürdü. Muhassıl sistemi, deneyimli memur eksikliği, yerel güçlerin direnişi ve beklenen gelirin toplanamaması yüzünden başarısız oldu. 1842'de iltizam usulüne geri dönüldü. Fermanın en keskin eleştirdiği uygulama, birkaç yıl içinde yeniden yürürlüğe girmişti.
Uygulamanın karşılaştığı bir başka sorun, taşradaki beklentilerdi. Ferman, farklı topluluklar tarafından farklı biçimlerde anlaşıldı. 1841'de Niş bölgesinde patlak veren köylü ayaklanmasında Hristiyan köylüler, fermanın vaat ettiği adaletin yerel yöneticiler tarafından uygulanmadığından yakındı. Halil İnalcık'ın gösterdiği gibi, bu tür tepkiler Tanzimat'ın vaatleri ile taşradaki toprak ve vergi ilişkileri arasındaki derin gerilimi ortaya çıkardı. Bazı Müslüman çevreler ise fermanın gayrimüslimlere tanıdığı güvenceleri, geleneksel düzenin sarsılması olarak gördü. Taşradaki yerel ileri gelenler için de yeni düzen bir tehditti: vergi toplama ve yerel yönetimdeki nüfuzları, merkezden gönderilen memurlarla ve yeni meclislerle sınırlanıyordu. Birçok bölgede bu ileri gelenler, yeni kurumların içine girip onları kendi çıkarlarına göre yönlendirmenin yollarını buldu.
Cevap — bir taahhüt, bir yön
Öyleyse Tanzimat Fermanı ne getirdi? Her şeyden önce, devletin kendi yönetim anlayışını açıkça sorguladığı ve yeni bir yön ilan ettiği bir metin getirdi. Sultanın, kanunlara aykırı hareket etmeyeceğine dair Hırka-i Şerif Odası'nda yemin edeceğini ve vezirleri ile ulemayı da yemin ettireceğini söylemesi, keyfî yönetimin sınırlandırılması yönünde sembolik olarak güçlü bir adımdı.
Ama ferman, vaat ettiği her şeyi hemen gerçekleştirmedi. Vergi reformu kısa sürede geri alındı, askerlik düzenlemesi yıllar içinde ve tartışmalarla uygulandı, eşitlik ilkesi taşrada farklı biçimlerde algılandı. Fermanın asıl önemi, ondan sonra gelen düzenlemelerin, yeni mahkemelerin, okulların, bakanlıkların ve 1856'daki ikinci büyük fermanın dayanacağı bir çerçeve kurmasıydı. Tanzimat, tek bir günün değil, yaklaşık kırk yıllık bir reform döneminin adı oldu. Bu dönemde yetişen bürokratlar, yazarlar ve subaylar, sonraki kuşakların siyasi tartışmalarını, meşrutiyet talebini ve anayasa fikrini de biçimlendirecekti.
Bugünle bağ — güvence dili
Fermanın «can, ırz ve mal güvenliği» ifadesi, bugün de siyasi dilde yaşayan bir ilkeyi dile getiriyor: devletin, vatandaşının hayatını ve mülkünü keyfî müdahaleye karşı koruma yükümlülüğü. Açık yargılama olmadan ceza verilmemesi, suçlunun mirasçılarının cezalandırılmaması, vergilerin gelire göre belirlenmesi gibi ilkeler, modern hukuk devletinin temel taşları arasında.
Ama fermanın dili, bu ilkeleri bugünkü anlamlarıyla değil, kendi dönemlerinin kavramlarıyla ifade ediyor. «Hak» değil «emniyet», «vatandaş» değil «tebaa», «eşitlik» değil «müsaade-i şahane», yani padişahın lütfu kelimeleri kullanılıyor. Metni kendi zamanının sözcükleriyle okumak, onu bugünün hak kavramlarıyla övmekten de, yargılamaktan da daha çok şey öğretiyor.
Birincil kaynak
Gülhane Hatt-ı Hümayunu'nun, yeni kanunların temel ilkelerini sıralayan bölümünden bir parça:
Fî-mâ-bad ashâb-ı cünhanın davâları kavânîn-i şer'iyye iktizâsınca alenen ber-vech-i tedkik görülüp hükm olunmadıkça kimse hakkında hafi vü celî idâm ü temsîm mu'âmelesi icrâsı câiz olmamak ve hiç kimse tarafından diğerinin ırz u nâmûsuna tasallut vukû' bulmamak ve herkes emvâl ü emlâkine kemâl-i serbestîyle mâlik ve mutasarrıf olarak ona bir tarafdan müdahale olunmamak […] ve tebe'a-i saltanat-ı seniyyemizden olan ehl-i İslâm ve milel-i sâire bu müsâ'adât-ı şâhânemize bilâ-istisnâ mazhar olmak üzre cân ve ırz ve nâmus ve mâl maddelerinden hükm-i şerî iktizâsınca kâffe-i memâlik-i mahrûsemiz ahâlisine taraf-ı şâhânemizden emniyet-i kâmile verilmiş […]
Günümüz Türkçesiyle: Bundan sonra suçluların davaları şeriat kanunlarına göre açıkça ve inceden inceye görülüp hüküm verilmedikçe kimse gizlice ya da açıkça idam edilmeyecek ya da zehirlenmeyecek; kimse bir başkasının namusuna saldırmayacak; herkes malına ve mülküne tam bir serbestlikle sahip olup kullanacak ve buna kimse karışmayacak; […] saltanatımızın tebaası olan Müslümanlar ve öbür topluluklar bu padişah lütuflarından istisnasız yararlanmak üzere, bütün ülkemiz halkına can, namus ve mal konularında şeriatın gerektirdiği biçimde tarafımızdan tam güvence verilmiştir.
Kaynak: Gülhane Hatt-ı Hümayunu (3 Kasım 1839), A. Şeref Gözübüyük ve Suna Kili (haz.), Türk Anayasa Metinleri (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1985), s. 11–13; çeviriyazı Vikikaynak'taki metinden. Günümüz Türkçesine aktarım bizim.
- Güvencelerin «hükm-i şerî iktizâsınca», yani şeriatın gerektirdiği biçimde verilmesi, fermanın yeniliği ile geleneği nasıl birleştirdiğini gösteriyor?
- «Müsâadât-ı şâhâne», yani padişah lütfu ifadesi, bu güvencelerin bir hak olarak mı yoksa bir bağış olarak mı sunulduğunu düşündürüyor?
- Gizlice idamın ve zehirlemenin yasaklanması, fermandan önceki dönemin hangi uygulamalarına işaret ediyor olabilir?
Tarihçiler Tartışıyor
- Halil İnalcık (1964) — «Sened-i İttifak ve Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu» ve Tanzimat'ın taşradaki uygulamasını inceleyen çalışmalarında fermanı, padişahın mutlak yetkisini sınırlayan bir taahhüt olarak yorumladı; ama taşrada yarattığı gerilimlere, özellikle Balkanlardaki köylü ayaklanmalarına da dikkat çekti.
- Roderic Davison (1963) — Reform in the Ottoman Empire, 1856–1876'da Tanzimat'ı, Osmanlı devlet adamlarının imparatorluğu ayakta tutmak için giriştiği ciddi ve kendi içinde tutarlı bir reform programı olarak ele aldı; Avrupa baskısını bir etken olarak kabul etmekle birlikte, reformcuların kendi amaçlarını öne çıkardı.
- Butrus Abu-Manneh (1994) — «The Islamic Roots of the Gülhane Rescript» makalesinde fermanın Batı'dan ithal bir metin olmadığını, dilinin ve fikirlerinin Osmanlı-İslam siyaset geleneğinde, özellikle adalet ve şeriata dönüş vurgusunda kökleri bulunduğunu savundu.
- Carter Findley (1980) — Bureaucratic Reform in the Ottoman Empire'da Tanzimat'ı, Bâbıâli bürokrasisinin, yani sadrazamlık ve nazırlıklar çevresinde toplanan yeni bir memur sınıfının gücünü artıran bir dönüşüm olarak inceledi; reformların taşıyıcılarının, Tercüme Odası'nda ve elçiliklerde yetişen bu bürokratlar olduğunu gösterdi.
Bu yorumlar, Tanzimat'ın kaynağı konusunda ayrışıyor: biri Avrupa ile ilişkiyi, biri İslam siyaset geleneğini, biri de yeni bürokrasinin çıkarlarını öne çıkarıyor. Hepsi aynı metni okuyor, ama o metnin hangi ihtiyaçtan doğduğu sorusuna farklı cevaplar veriyor. Bu farklılık, bir reformun kaynağını ararken tek bir nedene indirgemenin ne kadar zor olduğunu da gösteriyor.
Derine İn
Tanzimat Fermanı'nın en çok tartışılan yanı, onun kimin için ve kimin baskısıyla yazıldığı. Yaygın bir yorum, fermanın Mehmed Ali krizinde Avrupa'nın desteğini kazanmak için hazırlandığını, bu yüzden aslında Avrupa'ya yönelik bir vitrin metni olduğunu savunur. Bu yorumun bir dayanağı var: ferman elçilerin önünde okundu ve metin, elçilere resmen bildirilmesini açıkça emrediyordu. Ama Abu-Manneh'in gösterdiği gibi, fermanın dili büyük ölçüde İslam siyaset geleneğinden geliyor: devletin bozulmasını şeriattan uzaklaşmaya bağlaması, çözümü yeniden adalete ve kanuna dönüşte bulması, Osmanlı nasihatnâmelerinin tanıdık kalıplarını yansıtıyor.
Fermanın hazırlanışına dair bilgimiz de sınırlı. Metnin Mustafa Reşid Paşa'nın elinden çıktığı genellikle kabul edilir, ama hangi taslaklardan geçtiği, kimlerin katkıda bulunduğu ve sultanın ne ölçüde müdahale ettiği, belgelerde yeterince açık değil. Bu iki yorum, birbirini dışlamak zorunda değil. Mustafa Reşid Paşa ve çevresindeki reformcular, hem Avrupa'daki siyasi gelişmeleri yakından izleyen hem de Osmanlı siyaset geleneğinin dilini ustaca kullanan insanlardı. Fermanı yazarken, aynı anda üç farklı dinleyiciye sesleniyorlardı: Avrupalı elçilere, Osmanlı Müslüman kamuoyuna ve gayrimüslim cemaatlere. Metnin çok katmanlı dili, bu üç kitleyi aynı anda ikna etme çabasının bir ürünü olarak okunabilir. Fermanın Fransızcaya çevrilip Avrupa basınında yayımlanması, Türkçe metnin dinî ve geleneksel vurgularının çeviride nasıl yumuşatıldığı sorusunu da gündeme getiriyor.
Fermanın uygulamasını anlamak için arşiv belgeleri, fermanın kendisinden daha çok şey söylüyor. Taşraya gönderilen muhassılların yazışmaları, meclis kararları, şikâyet dilekçeleri ve yerel yöneticilerin raporları, yeni düzenin farklı bölgelerde nasıl karşılandığını gösteriyor. Bu belgelerde, fermanın vaatleriyle taşranın gerçekliği arasındaki boşluk açıkça görülüyor: yerel ayanın direnişi, vergi toplamadaki güçlükler, gayrimüslim köylülerin yeni beklentileri ve Müslüman seçkinlerin kaygıları. Tanzimat, İstanbul'da okunan bir metinden çok, bu karmaşık müzakerelerin toplamıydı. Aynı fermanın Bosna'da, Vidin'de ya da Halep'te bambaşka sonuçlar doğurması, taşranın yerel güç dengelerinin reformun seyrini ne kadar belirlediğini gösteriyor.
Son olarak, fermanın bir «başlangıç» olarak anlatılması da sorgulanabilir. II. Mahmud döneminde, yeniçeri ocağının 1826'da kaldırılması, yeni ordunun kurulması, nazırlıkların oluşturulması ve müsaderenin sınırlandırılması gibi reformlar zaten başlamıştı. Fermanın vaatlerinin bir kısmı, bu reformların sürdürülmesi ve genelleştirilmesiydi. Bu yüzden bazı tarihçiler, 1839'u bir kopuştan çok, 1826'dan beri süren bir dönüşümün resmî bir ilanı olarak görüyor. Bir metnin tarihe «dönüm noktası» olarak geçmesi, bazen onun kendisinden çok, ondan sonra onu nasıl hatırladığımızla ilgili.
Fermanın hafızası da zaman içinde değişti. Tanzimat döneminin ikinci kuşağı, Yeni Osmanlılar, fermanı yeterince ileri gitmeyen, halkın katılımını sağlamayan ve Avrupa'nın isteklerine fazla boyun eğen bir metin olarak eleştirdi. Cumhuriyet döneminde ise Tanzimat, Batılılaşmanın ilk resmî adımı olarak hem övüldü hem de yüzeysel bir taklit olarak eleştirildi. Aynı metin, her kuşakta o kuşağın kendi modernleşme tartışmasının aynası oldu.
Uzman Notu
Temel literatür
- Halil İnalcık, «Sened-i İttifak ve Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu», Belleten 28 (1964).
- Halil İnalcık, Tanzimat ve Bulgar Meselesi (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1943).
- Roderic H. Davison, Reform in the Ottoman Empire, 1856–1876 (Princeton: Princeton University Press, 1963).
- Butrus Abu-Manneh, «The Islamic Roots of the Gülhane Rescript», Die Welt des Islams 34 (1994).
- Carter V. Findley, Bureaucratic Reform in the Ottoman Empire: The Sublime Porte, 1789–1922 (Princeton: Princeton University Press, 1980).
- Şerif Mardin, The Genesis of Young Ottoman Thought (Princeton: Princeton University Press, 1962).
- A. Şeref Gözübüyük ve Suna Kili (haz.), Türk Anayasa Metinleri: Senedi İttifak'tan Günümüze (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1985).
Arşiv ve kaynak
Fermanın çeviriyazılı metni Vikikaynak'ta ve anayasa metinleri derlemelerinde bulunur. Tanzimat'ın uygulamasına dair belgeler, özellikle İrade ve Meclis-i Vâlâ tasnifleri, İstanbul'daki Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri'nde korunur. Fermanın Fransızca resmî çevirisi dönemin Avrupa basınında yayımlanmıştı.
Açık sorular
- Fermanın metnini kim, ne kadar sürede ve hangi taslaklardan geçirerek hazırladı?
- Muhassıllık denemesinin başarısızlığında asıl belirleyici olan, memur eksikliği mi, yerel güçlerin direnişi mi, yoksa gelir hesaplarındaki yanlışlar mıydı?
- Fermanın «ehl-i İslâm ve milel-i sâire» ifadesi, gayrimüslim cemaatlerin kendi içinde nasıl yorumlandı ve hangi yeni talepleri doğurdu?
Mini sınav
- (Hedef 1) Gülhane Hatt-ı Hümayunu hangi tarihte ilan edildi? A) 3 Kasım 1839 B) 18 Şubat 1856 C) 23 Aralık 1876 D) 29 Mayıs 1453
- (Hedef 1) Fermanın ilan edildiği 1839 yılında Osmanlı Devleti'nin yaşadığı krizlerden biri hangisidir? A) İstanbul'un kuşatılması B) Nizip'te Mısır ordusuna yenilgi ve donanmanın Mısır'a teslim edilmesi C) Kırım Savaşı'nın başlaması D) Yeniçeri ocağının kurulması
- (Hedef 2) Ferman, iltizam usulü için ne der? A) Devletin en verimli gelir kaynağıdır B) Hiç değiştirilmemelidir C) Hiçbir vakitte faydası görülmemiş, bir memleketi bir kişinin keyfine teslim eden bir yıkım aracıdır D) Yalnızca gayrimüslimlere uygulanmalıdır
- (Hedef 2) Tanzimat'ın ilk yıllarında iltizamın yerine getirilen muhassıl sistemi ne oldu? A) Yüzyıl boyunca başarıyla uygulandı B) Gelir kaybı ve güçlükler yüzünden 1842'de terk edilip iltizama dönüldü C) Hiç uygulanmadı D) Yalnızca İstanbul'da uygulandı
- (Hedef 3) «Tanzimat Fermanı Osmanlı'nın ilk anayasasıdır» yorumunun sorunu nedir? A) Fermanın hiç ilan edilmemiş olması B) Fermanın bir meclis tarafından kabul edilmeyip sultanın buyruğuyla ilan edilmesi; ilk anayasanın 1876 Kanun-ı Esasi olması C) Fermanın yalnızca Mısır'da geçerli olması D) Fermanın Arapça yazılmış olması
Açık uçlu soru
(Hedef 3) Tanzimat Fermanı'nı «Avrupa'nın dayatması», «İslam siyaset geleneğinin devamı» ve «yeni bürokrasinin projesi» olarak okuyan üç yorumdan hangisi sana daha ikna edici geliyor? Fermanın metninden ve ilan edildiği ortamdan kanıt göstererek cevabını gerekçelendir.
Cevaplar
- A — Ferman 26 Şaban 1255, yani 3 Kasım 1839'da Gülhane'de okundu.
- B — Haziran 1839'da Nizip yenilgisi ve ardından donanmanın İskenderiye'ye götürülmesi, devleti derin bir krize soktu.
- C — Ferman, iltizamı bir memleketin işlerini bir kişinin keyfine teslim eden zararlı bir usul olarak eleştirir.
- B — Muhassıllık denemesi 1840–1842 arasında uygulandı ve iltizama geri dönüldü.
- B — Ferman bir padişah buyruğuydu; anayasal bir meclis kurmuyordu. İlk anayasa 1876'da ilan edildi.
Güçlü bir cevap, üç yorumun her birine kanıt gösterebilir: elçilerin önünde okunma ve Mehmed Ali krizi Avrupa boyutunu; şeriata dönüş ve adalet dili İslam geleneğini; Mustafa Reşid Paşa ve yeni kurumlar bürokrasinin rolünü gösterir. Seçtiği yorumu savunurken, öbür yorumların da kısmen doğru olabileceğini kabul eder.
Sonraki bölüme köprü
1839 fermanı, güvencelerin Müslümanlara ve öbür topluluklara istisnasız tanınacağını söylüyordu; ama bu, açık bir eşitlik ilanı değildi. Sıradaki bölüm, on yedi yıl sonra, Kırım Savaşı'nın ardından ilan edilen ikinci büyük fermanı ele alıyor: Islahat Fermanı gayrimüslimlere ne vaat etti ve bu vaat Osmanlı toplumunda nasıl karşılandı?