Öğrenme hedefleri
- 1071 Malazgirt Savaşı'nın nedenlerini, seyrini ve sonuçlarını Bizans ve Müslüman kaynaklarının verdiği bilgilerle anlatabileceksin.
- Alparslan'ın savaştan sonra imparatora gösterdiği muamelenin ve yaptığı barışın, onun asıl hedefleri hakkında ne söylediğini açıklayabileceksin.
- «Anadolu'nun kapılarını açan savaş» anlatısını, savaşın sonraki yüzyıllarda nasıl yeniden yazıldığını gözeterek değerlendirebileceksin.
Okuma metni
Kanca — sayılmayan bir asker
Savaş akşamı Selçuklu karargâhında atlılar sayılıyordu. Ücret defterini tutan emir, bir kölenin adını yazmaya gerek görmedi; köle o kadar önemsizdi ki kayda bile girmemişti. Kısa süre sonra bir hadım sultanın yanına gelip, kölelerinden birinin Bizans imparatorunu esir aldığını söylediğini bildirdi. Emir güldü: bu köle mi Rumların kralını esir almış? Sultan da inanmadı, ama emin olmak için daha önce Bizans'a elçilerle gitmiş, imparatoru tanıyan bir genci gönderdi. Genç esirin önünde yere kapandı ve koşarak geri döndü: esir gerçekten imparatordu.
Bu sahneyi on üçüncü yüzyılda yazan Süryani tarihçi Bar Hebraeus'a göre, gülünen söz gerçek çıkmıştı. 26 Ağustos 1071 Cuma günü, Van Gölü'nün kuzeyinde, Ahlat ile Malazgirt arasında Selçuklu sultanı Alparslan, Bizans imparatoru Romanos Diogenes'in ordusunu yendi ve imparatoru esir aldı. Bir Bizans imparatorunun bir Müslüman hükümdarın eline esir düşmesi ilk kez oluyordu. Türkiye'de bu savaş çoğu zaman «Anadolu'nun kapılarını Türklere açan zafer» olarak anlatılır. Bu bölüm, o gün gerçekte ne olduğunu ve bu anlatının ne kadarının sonradan kurulduğunu soruyor.
Bağlam — iki imparatorluğun sınırında Türkmenler
On birinci yüzyılın ortasında Selçuklular, Horasan'dan Bağdat'a uzanan bir imparatorluk kurmuştu. 1064'te amcası Tuğrul Bey'in yerine geçen Alparslan, bu imparatorluğun sultanıydı. Onun batıdaki asıl rakibi Bizans değil, Mısır'daki Şii Fatımi halifeliğiydi. Sünni Abbasi halifesinin koruyucusu olarak görülen Selçuklu sultanı için Fatımileri yenmek, Suriye'yi ve kutsal şehirleri onların elinden almak, hem siyasi hem dinî bir hedefti.
Ancak Selçuklu imparatorluğunun sınırlarında, sultanın her zaman denetleyemediği bir güç daha vardı: göçebe Türkmen toplulukları. Bu topluluklar, hayvanlarıyla birlikte yeni otlaklar arıyor, ganimet için Bizans topraklarına akınlar düzenliyordu. 1050'lerden beri Doğu Anadolu'daki Bizans kentleri ve köyleri bu akınlarla sarsılıyordu. 1067'de Kayseri yağmalandı. Bizans için Türk sorunu, sultanın düzenli ordusundan çok bu durmak bilmeyen akınlardı.
1068'de Bizans tahtına çıkan Romanos Diogenes, deneyimli bir askerdi ve bu tehdide son vermek istiyordu. 1071 baharında büyük bir orduyla doğuya yürüdü. Ordunun önemli bir kısmı, Peçenek ve Uz Türkleri gibi paralı askerlerden, Frank ve Norman birliklerinden oluşuyordu. Aynı sırada Alparslan, Fatımilere karşı Suriye'ye inmiş, Halep'i kuşatıyordu. İmparatorun büyük bir orduyla doğuya yürüdüğünü öğrenince kuşatmayı bıraktı ve hızla kuzeye döndü.
Gelişme — savaş günü
Romanos Malazgirt kalesini kolayca geri aldı, ama ordusunun bir kısmını Ahlat'a doğru ayırmıştı; bu birlikler asıl savaşa katılmadı. Kaynaklara göre Alparslan savaştan önce imparatora barış teklif etti. Bar Hebraeus'a göre imparator bu teklifi küçümseyerek reddetti: bu kadar hazineyi harcayıp bu kadar askeri toplamışken geri dönmeyecekti.
Müslüman kaynaklar savaş gününü dinî bir anlatıya yerleştirir. Sultan saldırıyı Cuma günü öğleye, yani camilerde hutbe okunup Müslümanların zafer için dua ettiği saate bıraktı. Bar Hebraeus, sultanın yayını ve oklarını bırakıp zırhını giydiğini, mızrağını ve kalkanını aldığını, atının kuyruğunu bağladığını ve bütün Türklerin aynı şeyi yaptığını anlatır. Sonraki Müslüman anlatılarda sultan beyazlar giyer, bu elbiseyi kefeni olarak kabul eder ve askerlerine gitmek isteyenin gidebileceğini söyler.
Savaşın kendisi hakkında Bizans tarafının en değerli tanığı, orduyla birlikte sefere katılan devlet adamı Mihail Attaleiates'tir. Onun anlatısına göre gün boyu Selçuklu atlı okçuları Bizans ordusunu yıprattı, ama geri çekilip açık bir çarpışmaya girmedi. Akşam imparator ordusunu kampa döndürmek istediğinde düzen bozuldu. Ordunun arkasındaki yedek birlikleri komuta eden Andronikos Dukas, imparatorun yenildiği söylentisini yayarak birliklerini savaş alanından çekti. Dukas ailesi Romanos'un rakibiydi ve Attaleiates bunu açık bir ihanet olarak anlatır. Paralı askerlerin bir kısmı da savaş öncesinde ya da sırasında Selçuklu tarafına geçti.
Romanos, çevresindeki birliklerle savaşmayı sürdürdü, elinden yaralandı ve esir düştü. Bizans ordusunun büyük bir kısmı ise dağılarak geri çekildi. Modern tarihçiler, kayıpların sanıldığı kadar ağır olmadığını, pek çok birliğin savaştan sağ salim çıktığını düşünüyor. Ahlat'a gönderilen birlikler hiç savaşmadan geri çekilmiş, yedekler de dağılmadan alandan ayrılmıştı. Bizans için yıkıcı olan, bir ordunun kaybından çok bir imparatorun kaybıydı: devletin tepesi bir gecede boşalmıştı.
Yaygın yanlış«Malazgirt'te Bizans ordusu yok edildi» diye sık yazılır.
Tarihçi Jean-Claude Cheynet ve ondan sonra gelenler, kayıpların sınırlı kaldığını, asıl felaketin savaştan sonraki Bizans iç savaşı olduğunu gösterdi. Bizans'ı sarsan şey, ordunun yok olmasından çok imparatorun esir düşmesi ve ardından gelen taht kavgasıydı.
Dönüş noktası — sultan ile imparator
Sabah olduğunda imparator sultanın önüne getirildi. Bar Hebraeus'un aktardığına göre sultan onu önce azarladı: barış istediğinde neden dinlememişti? Sonra ona bir soru sordu: kendisi imparatorun eline düşseydi imparator ne yapacaktı? Romanos dürüstçe cevap verdi: her kötülüğü. Sultan bu cevabı beğendi ve ikinci bir soru sordu: şimdi sultanın ne yapacağını düşünüyordu? İmparator üç ihtimal saydı. Sultan onu öldürebilir, ülkesinde dolaştırıp teşhir edebilirdi. Üçüncüsünü söylemeye cesaret edemedi, çünkü ona göre bu bir hayaldi: onu serbest bırakıp tahtına geri göndermek. Sultan, aklındaki şeyin tam da bu üçüncüsü olduğunu söyledi.
Anlaşmanın koşulları kaynaklarda farklı rakamlarla geçer, ama genel çerçeve aynı: imparator bir fidye ödeyecek, yıllık bir vergi verecek, sınır kentlerinin bir kısmını bırakacak ve Selçuklu ordusuna gerektiğinde asker gönderecekti. Bu, bir fatihin değil, sınırını güvenceye almak isteyen bir hükümdarın barışıydı. Alparslan Anadolu'nun içlerine yürümedi; imparatoru bir süre kendisi uğurladıktan sonra doğuya, Maveraünnehir'deki başka bir sefere döndü. Bir yıl sonra, 1072'nin sonlarında, o seferde esir aldığı bir kale komutanı tarafından bıçaklanarak öldürüldü.
İmparatorun serbest bırakılması Bizans'ı kurtarmadı. Onun esir düştüğünü duyan Konstantinopolis'te Dukas ailesi, genç VII. Mihail'i tahta çıkardı. Romanos geri döndüğünde kendini bir iç savaşın içinde buldu. Yenildi, teslim oldu ve 1072'de gözlerine mil çekildi; kısa süre sonra aldığı yaranın etkisiyle öldü. Sultanla yaptığı anlaşma da onunla birlikte geçersiz kaldı.
Cevap — bir savaş, bir süreç
Öyleyse Malazgirt, Anadolu'nun kapılarını Türklere açan savaş mıydı? Bir anlamda evet: savaşın ardından gelen Bizans iç savaşı, doğu sınırını savunacak bir otoritenin ortadan kalkmasına yol açtı. Bizans'ın farklı taht adayları, rakiplerine karşı Türk birliklerini paralı asker olarak kullandı ve bu birliklerin bir kısmı Anadolu'nun içlerine, hatta batısına yerleşti. 1070'lerin sonunda Süleyman Şah önderliğindeki Türkler İznik'e ulaşmıştı.
Ama başka bir anlamda hayır. Alparslan'ın Anadolu'yu fethetmek gibi bir planı yoktu; asıl hedefi Fatımilerdi ve savaştan sonra yaptığı barış bunu gösteriyor. Anadolu'nun Türkleşmesi, sultanın düzenli ordusunun bir zaferinden çok, on yıllardır süren Türkmen akınlarının ve Bizans'ın kendi iç çöküşünün bir sonucuydu. Malazgirt bu sürecin başlangıcı değil, onu hızlandıran bir kırılma noktasıydı.
Bugünle bağ — bir tarihin anlam yükü
Bugün Türkiye'de Malazgirt, her yıl 26 Ağustos'ta savaş alanında düzenlenen törenlerle anılır. Bu tarih, 1922'deki Büyük Taarruz'un başladığı günle de çakışır ve iki olay çoğu zaman aynı ulusal anlatının iki halkası olarak yan yana konur. Böyle bir anlatı, bir halkın kendi tarihine anlam verme biçimi olarak anlaşılabilir.
Ama bu anlam yükü, savaşın kendisini görmeyi de zorlaştırabiliyor. Sultanın asıl hedefinin Anadolu değil Mısır olduğu, imparatora gösterilen cömertlik, Bizans'ın kendi iç çatışmasının belirleyiciliği ve Türkmen akınlarının uzun tarihi, «tek bir günde kazanılan vatan» anlatısında kaybolan ayrıntılar. Bir savaşın nasıl hatırlandığı da onun tarihinin bir parçasıdır; ama hatırlama ile olayın kendisini ayırt etmek, tarihçinin işidir.
Birincil kaynak
On üçüncü yüzyılda yazan Süryani tarihçi Bar Hebraeus, Alparslan'ın esir imparatorla konuşmasını şöyle aktarır:
Sultan ona dedi ki: «Şimdi hemen söyle bana, ben senin eline düşseydim bana ne yapmayı düşünüyordun?» Diogenes cevap verdi: «Her türlü kötülüğü; çünkü düşman düşmanla ancak ona kötülük etmek için karşılaşır.» Sultan dedi ki: «Doğru söyledin. Başka türlü cevap verseydin sana inanmazdım. Şimdi söyle, seninle ne yapacağımı düşünüyorsun?» […] «Üçüncüsünü söylemeye gerek yok, çünkü o bir sayıklamanın hayalidir ve senin yapabileceğin her şeyden uzaktır.» […] «Beni yeniden krallık şehrime göndermen.» Sultan cevap verdi: «Bu üçüncüden başka bir şey yapmayı düşünmüyordum.»
Kaynak: Bar Hebraeus, The Chronography of Gregory Abû'l Faraj, çev. E. A. Wallis Budge (Londra: Oxford University Press, 1932), c. I, s. 248–249. Türkçe çeviri bizim.
Bar Hebraeus bu hikâyeyi bir Arapça ve bir Farsça yazmadan aldığını açıkça söyler. Hemen ardından, daha önceki Süryani tarihçi Mihail'in farklı bir versiyonunu aktarır ve onu reddeder: o versiyona göre imparator, sultanı ateşte yakmak isteyeceğini söylemişti. Bar Hebraeus'a göre bir kral bir krala böyle kaba bir şey söylemezdi.
- Sultanın imparatora sorduğu iki soru, bu anlatının hangi mesajı vermek için kurulduğunu düşündürüyor?
- Bar Hebraeus iki farklı versiyon arasında seçim yaparken hangi ölçütü kullanıyor ve bu ölçüt ne kadar güvenilir?
- Olaydan yaklaşık iki yüzyıl sonra yazılmış bu diyalog, 1071'de gerçekte söylenenler hakkında bize ne kadar bilgi verebilir?
Tarihçiler Tartışıyor
- Claude Cahen (1934) — «La campagne de Mantzikert d'après les sources musulmanes» makalesinde Müslüman kaynakları sistematik olarak topladı ve Alparslan'ın asıl hedefinin Fatımiler olduğunu, Malazgirt'in onun için planlanmış bir fetih savaşı değil, beklenmedik bir tehdide verilen cevap olduğunu gösterdi.
- Osman Turan (1965) — Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti'nde Malazgirt'i Türkiye tarihinin kuruluş anı olarak yorumladı; ona göre bu zafer, Türklerin Anadolu'yu yurt edinmesinin kapısını açtı ve bir cihan hâkimiyeti ülküsünün parçasıydı.
- Jean-Claude Cheynet (1980) — «Mantzikert: un désastre militaire?» makalesinde Bizans kayıplarının sınırlı olduğunu ve felaketin askeri değil siyasi olduğunu savundu: asıl yıkımı, savaştan sonraki taht kavgası ve Bizans'ın doğu sınırını savunacak otoritenin çözülmesi getirdi.
- Carole Hillenbrand (2007) — Turkish Myth and Muslim Symbol'da savaşın Müslüman ve Türk kaynaklarında yüzyıllar içinde nasıl büyütüldüğünü inceledi. Cuma namazı, beyaz kefen ve kahraman sultan gibi öğelerin sonraki anlatılarda zenginleştiğini, Malazgirt'in modern Türk milliyetçiliğinde bir kuruluş mitine dönüştüğünü gösterdi.
Bu dört yaklaşımdan ikisi olayın kendisine, ikisi olayın anlamına bakıyor. Cahen ile Cheynet, kaynakları eleştirerek 1071'de ne olduğunu yeniden kurmaya çalışıyor. Turan, savaşı bir tarih anlatısının kuruluş noktası yapıyor; Hillenbrand ise bu tür anlatıların kendisini inceleme konusu yapıyor. Bu iki soru birbirini dışlamıyor, ama karıştırıldığında bir mit olgu gibi okunabiliyor. Tartışmanın özü, Malazgirt'in önemini savaşın kendisinden mi, yoksa sonradan ona yüklenen anlamdan mı okumamız gerektiği sorusu.
Derine İn
Malazgirt'in kaynakları, bir olayın nasıl yazıldığına dair öğretici bir örnek sunuyor. Bizans tarafında Attaleiates bir görgü tanığıdır, ama tarafsız değildir: Romanos'a yakındı ve yenilgiyi Dukas ailesinin ihanetine bağlamakta çıkarı vardı. Aynı olayları anlatan Mihail Psellos ise Dukas ailesinin adamıydı ve Romanos'u beceriksiz ve kibirli bir hükümdar olarak çizer. İki tanık, aynı yenilgiyi iki farklı suçluya yüklüyor; her biri kendi siyasi kampının gözlüğünden bakıyor. Bu yüzden Dukas'ın «ihaneti» ile Romanos'un «kibri», birbirini dışlayan iki olgu değil, aynı karmaşık günün iki taraflı okuması olarak ele alınmalı. Tarihçi, bir tanığın gördüğünü onun çıkarından ayırmaya çalışır; ikisini de yok saymaz.
Müslüman tarafında durum daha da karmaşık. Savaşı anlatan Arapça ve Farsça kaynakların neredeyse hepsi olaydan en az bir yüzyıl sonra yazıldı. İbnü'l-Esir'in on üçüncü yüzyılın başında tamamladığı büyük tarih ve benzeri eserler, önceki, bugün kayıp olan metinlere dayanıyor. Hillenbrand'ın gösterdiği gibi, zaman geçtikçe anlatılar zenginleşiyor: sultanın beyaz kefeni, Cuma hutbesinin saatine göre ayarlanan saldırı, imamın öğüdü gibi ayrıntılar, sultanı ideal bir İslam gazisi olarak çizen bir tabloya dönüşüyor. Bu ayrıntıların bir kısmı doğru olabilir; ama hangisinin 1071'e, hangisinin sonraki yüzyılların ihtiyaçlarına ait olduğunu ayırmak kolay değil.
Bar Hebraeus'un anlatısı bu açıdan ilginç bir ara durumda. O, ne Bizanslı ne de Müslümandı; Moğol dönemi Irak'ında yaşayan bir Süryani piskoposuydu. Kendi kaynaklarını açıkça adlandırıyor ve farklı versiyonları karşılaştırıyor. Ama seçimini yaparken kullandığı ölçüt, yani «bir kral bir krala böyle kaba bir şey söylemez» düşüncesi, bir kanıt değil bir beklentidir. Belki de Romanos gerçekten öfkeyle konuştu; belki de iki versiyon da sonradan kuruldu. Kaynak eleştirisi bize burada kesin bir cevap vermiyor, ama hangi cümlenin hangi amaca hizmet ettiğini görmemizi sağlıyor.
Sayılar da aynı dikkati gerektiriyor. Ordu büyüklükleri, kayıplar ve fidye miktarları kaynaktan kaynağa büyük farklılıklar gösteriyor. Ortaçağ kaynaklarında büyük rakamlar çoğu zaman bir olayın önemini anlatmanın bir yolu. Modern tarihçiler bu yüzden, bir ordunun kaç kişi olduğunu söylerken lojistik hesaplara, bölgenin taşıma kapasitesine ve karşılaştırmalı verilere başvuruyor. Bizans ordusunun «yüz binlerce» kişiden oluştuğu iddiası, bu hesaplarla bağdaşmıyor.
Son bir nokta, savaşın Bizans tarafındaki hafızasıyla ilgili. Bizans yazarları için Malazgirt, sonraki yüzyıllarda bir «korkunç gün» olarak anıldı; ama bu anma da kendi siyasi hesaplarına göre biçimlendi. Komnenos hanedanı döneminde yazan tarihçiler, yenilgiyi Dukas ailesinin ya da Romanos'un kişisel kusurlarına bağlayarak, kendi hanedanlarının imparatorluğu kurtaran güç olduğunu vurguladı. Böylece aynı savaş, Türk tarafında bir kuruluş anı, Bizans tarafında ise bir çöküşün ve ardından gelen kurtuluşun başlangıcı olarak anlatıldı. İki anlatı da olayın kendisinden çok, onu anlatanların ihtiyaçlarını yansıtıyor; tarihçinin işi, iki hafızayı birbirine karşı okuyarak aradaki olayı yeniden kurmaya çalışmak.
Uzman Notu
Temel literatür
- Claude Cahen, «La campagne de Mantzikert d'après les sources musulmanes», Byzantion 9 (1934).
- Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti (Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1965).
- Jean-Claude Cheynet, «Mantzikert: un désastre militaire?», Byzantion 50 (1980).
- Carole Hillenbrand, Turkish Myth and Muslim Symbol: The Battle of Manzikert (Edinburgh: Edinburgh University Press, 2007).
- Michael Attaleiates, The History, çev. Anthony Kaldellis ve Dimitris Krallis (Cambridge, MA: Harvard University Press, 2012).
- Michael Psellus, Fourteen Byzantine Rulers: The Chronographia, çev. E. R. A. Sewter (Harmondsworth: Penguin, 1966).
- Bar Hebraeus, The Chronography of Gregory Abû'l Faraj, çev. E. A. Wallis Budge, 2 cilt (Londra: Oxford University Press, 1932).
- Anthony Kaldellis, Streams of Gold, Rivers of Blood: The Rise and Fall of Byzantium, 955 A.D. to the First Crusade (New York: Oxford University Press, 2017).
Arşiv ve kaynak
Bar Hebraeus'un Chronography'sinin Budge çevirisinin taranmış metni çevrim içi kütüphanelerde okunabilir. Attaleiates'in Yunanca metni ve İngilizce çevirisi Dumbarton Oaks Medieval Library'de yan yana yayımlandı. Savaş alanının kesin yeri tartışmalıdır; Malazgirt ovasında yürütülen arkeolojik yüzey araştırmaları henüz kesin bir sonuç vermedi.
Açık sorular
- Savaşın kesin yeri neresiydi ve arkeolojik araştırmalar kaynakların anlattığı savaş düzenini doğrulayabilir mi?
- Andronikos Dukas'ın geri çekilmesi, önceden planlanmış bir ihanet miydi, yoksa kargaşa içinde verilmiş bir karar mı?
- Alparslan, Türkmen akınlarını ne ölçüde denetleyebiliyordu ve Malazgirt'ten sonraki yerleşme bu akınların mı, yoksa Bizans iç savaşının mı daha çok sonucuydu?
Mini sınav
- (Hedef 1) Malazgirt Savaşı'ndan önce Alparslan hangi seferdeydi? A) Konstantinopolis kuşatmasında B) Fatımilere karşı Suriye seferinde, Halep önünde C) Hindistan seferinde D) Moğollara karşı savaşta
- (Hedef 1) Bizans tarafının savaşı görgü tanığı olarak anlatan başlıca yazarı kimdir? A) Mihail Attaleiates B) Prokopios C) Anna Komnena D) Bar Hebraeus
- (Hedef 2) Alparslan'ın savaştan sonra yaptığı barış, onun hedefleri hakkında ne gösteriyor? A) Anadolu'nun tamamını hemen fethetmek istediğini B) Bizans'ı ortadan kaldırmak istediğini C) Sınırını güvenceye almak ve asıl hedefine, Fatımilere dönmek istediğini D) Konstantinopolis'e yürümek istediğini
- (Hedef 2) Romanos Diogenes serbest bırakıldıktan sonra ne oldu? A) Tahtına geri dönüp uzun süre hüküm sürdü B) Selçuklu hizmetine girdi C) Haçlı Seferi'ni başlattı D) İç savaşta yenildi ve gözlerine mil çekildi
- (Hedef 3) Carole Hillenbrand'ın Malazgirt çalışmasının ana katkısı nedir? A) Savaşın hiç yapılmadığını göstermesi B) Savaşın anlatılarının yüzyıllar içinde nasıl büyütüldüğünü ve bir kuruluş mitine dönüştüğünü incelemesi C) Bizans kayıplarını kesin olarak hesaplaması D) Savaş alanını kazıyla bulması
Açık uçlu soru
(Hedef 3) «Malazgirt Savaşı, Anadolu'nun kapılarını Türklere bir günde açtı» diyen bir anma konuşmasını düzeltmen istense, Attaleiates'ten, Bar Hebraeus'tan ve dört tarihçiden hangi kanıtları kullanırdın? Konuşmanın hangi kısmını korur, hangisini değiştirirdin?
Cevaplar
- B — Alparslan, Fatımilere karşı Suriye'deydi ve Halep'i kuşatırken Bizans ordusunun yürüyüşünü öğrendi.
- A — Attaleiates Romanos'un ordusunda bulundu ve savaşı tanık olarak anlattı.
- C — Ilımlı barış koşulları ve sultanın doğuya dönmesi, onun Anadolu'yu fethetmeyi hedeflemediğini gösterir.
- D — Romanos, Dukas ailesiyle girdiği iç savaşta yenildi, 1072'de gözlerine mil çekildi ve kısa süre sonra öldü.
- B — Hillenbrand, Malazgirt anlatısının zaman içinde zenginleşmesini ve modern kuruluş mitine dönüşmesini inceledi.
Güçlü bir cevap, savaşın ardından Bizans'ın doğu sınırının çözüldüğünü ve Türk yerleşmesinin hızlandığını kabul eder; ama «bir günde» ifadesinin, Türkmen akınlarının on yıllık geçmişini, Bizans iç savaşının belirleyiciliğini ve Alparslan'ın Anadolu'yu fethetmeyi amaçlamadığını gizlediğini gösterir. Cahen ve Cheynet'nin bulgularını, Hillenbrand'ın mit çözümlemesiyle birleştirir.
Sonraki bölüme köprü
Alparslan'ın ölümüyle Selçuklu tahtına oğlu Melikşah çıktı; ama imparatorluğu yirmi yıl boyunca asıl yöneten, babasının da veziri olan Nizamülmülk'tü. Sıradaki bölüm bu ikiliyi ele alıyor: bir sultan ile bir vezir arasındaki güç paylaşımı, imparatorluğun en parlak döneminde nasıl işledi?