Öğrenme hedefleri
- Tuğrul Bey ile Abbasi halifesi Kaim Biemrillah arasındaki ilişkinin 1058'deki kabul töreninden 1063'teki evlilik krizine uzanan başlıca aşamalarını sıralayabileceksin.
- Selçuklu döneminde sultanın dünyevi gücü ile halifenin dinî meşruiyeti arasındaki iş bölümünü, törenlerden ve yazışmalardan örneklerle açıklayabileceksin.
- İbn Kesir'in aktardığı kabul törenini okuyarak, bir törenin hangi güç ilişkisini nasıl sahnelediğini değerlendirebileceksin.
Okuma metni
Kanca — yedi arşınlık bir taht
1058'in başında Bağdat'taki halifelik sarayında bir kabul töreni hazırlandı. Halife Kaim Biemrillah, yedi arşın uzunluğunda bir tahtın üzerine oturdu. Omzunda Peygamber'e ait olduğuna inanılan hırka, elinde de asa vardı. Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey içeri girdi, yeri öptü ve halifenin tahtından daha alçak bir tahta oturdu.
Halife konuştu; ama Tuğrul onun sözlerini doğrudan anlamadı. İbn Kesir'in aktardığına göre halifenin sözlerini Tuğrul'a yanındaki bir görevli tercüme etti. Sonra Tuğrul ayağa kalktı, yeri yeniden öptü ve kendisinin halifenin hizmetkârı ve kulu olduğunu söyledi. Bu ders, bu sahnenin arkasındaki ilişkiyi soruyor: Arapça bilmeyen güçlü bir sultan ile ordusu olmayan bir halife, aynı salonun iki tahtında oturarak birbirine ne veriyordu?
Bağlam — kılıç ve kalem
Tuğrul Bey 1055'te Bağdat'a girdiğinde, Abbasi halifesi bir yüzyıldan uzun süredir kendi ordusu olmayan, Büveyhîlerin gölgesinde yaşayan bir hükümdardı. Büveyhîler gittikten sonra halifenin yeni koruyucusu Tuğrul oldu. Ama bu koruma, iki taraf için de yeni bir düzen gerektiriyordu.
Halifenin elinde kalan, meşruiyetti. Sünni Müslümanlar için halife, İslam toplumunun dinî ve hukuki başıydı; hükümdarların yetkisi, onun onayıyla geçerlilik kazanıyordu. Sultanın elinde ise ordu, hazine ve ülke vardı. Selçuklu döneminde bu iki gücün ilişkisi, bir iş bölümüne dönüştü: halife yetki veriyor, sultan yönetiyordu.
Gelişme — kabul töreni
1058'deki kabul töreni, bu iş bölümünün ilk büyük sahnesiydi. Bu dersin birincil kaynağı, İbn Kesir'in bu töreni anlatışıdır. Halife, Tuğrul'a ülkelerinin yönetimini verdiğini söyledi ve ondan Tanrı'dan korkmasını, ülkeleri bayındır kılmasını, adaleti yaymasını ve zulmü önlemesini istedi. Tuğrul'a yedi hil'at ve bir taç giydirildi; halife kendi eliyle ona bir kılıç kuşattı. Tuğrul, «doğunun ve batının meliki» diye anıldı. İbn Kesir'e göre üç sancak getirildi; halife bunlardan birini kendi eliyle bağladı. Ardından yetki belgesi, yani ahidname, Tuğrul'un önünde okundu.
Tören, ayrıntılarıyla iki tarafın da işine yarıyordu. Halife, ordusu olmadığı hâlde dünyanın en güçlü hükümdarlarından birine yetki veren makam olarak görünüyordu. Tuğrul ise Horasan'dan Irak'a uzanan bir ülkeyi, bir göçebe önderinin kılıcıyla değil, İslam dünyasının en yüksek dinî makamının onayıyla yöneten bir hükümdar olarak tanınıyordu. Tören bitince Tuğrul, halifenin elini öpüp gözlerine sürdü ve büyük bir alayla kendi sarayına döndü. Ardından halifeye elli bin dinar, silahları ve kemerleriyle elli Türk gulamı ve beş yüz top kumaş gönderdi.
Dönüş noktası — Nehrevan'da bir yastık
İki yıl sonra bu ilişki büyük bir sınavdan geçti. Önceki bölümde gördüğümüz gibi, Tuğrul'un yokluğunda Besasiri Bağdat'ı Fatımîler adına aldı ve halife bir yıl sürgünde kaldı. Tuğrul onu 1060'ın başında Bağdat'a geri getirdi. Halifeyi Hadîse'de bir yıl boyunca barındıran emir Mühareş, sonunda onu Tuğrul'un elçilerine teslim etti. Tuğrul'un halifeyi Bağdat'ın doğusunda, Dicle'nin kollarından beslenen Nehrevan'da karşıladığı tören, sultan ile halife arasındaki ilişkinin en açık resmidir.
Nehrevan'daki tören, Tuğrul'un halifeye ne kadar saygı gösterdiğini anlatır; ama halifenin ne kadar güçsüz olduğunu da gösterir. Sürgünden dönen halife, kendi kentine bir sultanın dizginini tuttuğu bir katırın üzerinde girdi. İbn Kesir'e göre Tuğrul, halifeyi sarayına bıraktıktan hemen sonra ondan izin isteyip Besasiri'nin peşine düştü. Halifenin onuru yerine getirilmişti; ama onu yerine getiren, kapının dışında bekleyen ordunun komutanıydı. Bu karşılama, aynı zamanda Bağdat halkına bir mesajdı: Fatımî hutbesinin okunduğu bir yılın ardından meşru halife geri dönmüştü ve onu geri getiren, Selçuklu sultanıydı.
Cevap — iş bölümü mü, bağımlılık mı?
Sultan ile halife arasındaki ilişki, sonraki yıllarda bir kez daha sınandı. Bu kez sorun bir evlilikti. Tuğrul, Abbasi halifesinin kızıyla evlenmek istedi. Bu, o güne kadar görülmemiş bir istekti: Abbasi halifeleri kızlarını hükümdar soylarına, özellikle de Arap olmayan hanedanlara vermekten kaçınıyordu.
Bu kriz, sultan ile halife arasındaki iş bölümünün gerçek yüzünü gösterdi. Halife dinî meşruiyeti elinde tutuyordu; ama bu meşruiyetin bedelini sultanın isteklerine boyun eğerek ödüyordu. Tuğrul ise halifenin onayına ihtiyaç duyuyor, ama bu onayı gerektiğinde zorla alabiliyordu.
Yaygın yanlış«Selçuklu sultanları halifeyi tamamen etkisiz bıraktı; halifelik bu dönemde yalnızca bir süs olarak kaldı.»
İbn Kesir'in anlattığı olaylar, ilişkinin tek yönlü olmadığını gösterir. Tuğrul halifenin onayını almak için büyük törenler düzenledi, ona değerli armağanlar gönderdi ve halifenin vekâletnamesi önünde bile yeri öptü. Halife de evlilik isteğini ancak ağır bir baskı altında kabul etti ve Tuğrul 1063'te Bağdat'a geldiğinde onu karşılamaya çıkmaktan vazgeçip yerine vezirini gönderdi. Halifenin ordusu yoktu; ama onayı, sultanların vazgeçemediği bir kaynaktı. İlişki, iki tarafın da birbirine ihtiyaç duyduğu, ama güçlerin eşit olmadığı bir pazarlıktı.
Bugünle bağ — biçilmiş kaftan
Türkçede bir işe ya da bir kişiye çok uygun olan şey için «biçilmiş kaftan» deriz. Türk Dil Kurumu sözlüğü «kaftan» kelimesinin anlamları arasında, padişahların gönül almak ya da ödüllendirmek için birine giydirdikleri değerli giysiyi verir ve bunun öbür adının «hilat» olduğunu belirtir. Tuğrul Bey'e Bağdat'ta giydirilen yedi hil'at, bu geleneğin erken ve görkemli bir örneğidir. Osmanlı sarayında da hil'at giydirmek, bir göreve atamanın ve onurlandırmanın en açık işaretiydi. Bugün gündelik dilde kullandığımız deyim, bir zamanlar bir hükümdarın elinden giyilen bu kaftanların hatırasını taşıyor.
Birincil kaynak
İbn Kesir'in el-Bidaye ve'n-Nihaye'sinden, Tuğrul Bey'in 1058'deki kabul töreni:
فلما دخل على الخليفة إذا هو على سرير طوله سبعة أذرع، وعلى كتفه البردة النبويّة، وبيده القضيب، فقبل الأرض وجلس على سرير دون سرير الخليفة، ثم قال الخليفة لرئيس الرؤساء: قل له أمير المؤمنين حامد لسعيك شاكر لفعلك، آنس بقربك، وقد ولاك جميع ما ولاه الله تعالى من بلاده … ففسر له عميد الدولة ما قال الخليفة، فقام وقبل الأرض وقال: أنا خادم أمير المؤمنين وعبده، ومتصرف على أمره ونهيه … ثم أمره الخليفة أن ينهض للبس الخلعة، فقام إلى بيت في ذلك البهو، فأفيض عليه سبع خلع وتاج … فأخرج الخليفة سيفا فقلده إياه، وخوطب بملك الشرق والغرب.
Türkçesi: Halifenin huzuruna girdiğinde, halife yedi arşın uzunluğunda bir tahtın üzerindeydi; omzunda Peygamber'in hırkası, elinde asa vardı. Tuğrul yeri öptü ve halifenin tahtından alçak bir tahta oturdu. Sonra halife, reisü'r-rüesaya dedi ki: Ona söyle, mü'minlerin emiri çabanı övüyor, yaptığına teşekkür ediyor, yakınlığından hoşnut; Tanrı'nın ona verdiği bütün ülkeleri sana verdi… Amidüddevle halifenin sözlerini ona tercüme etti. Tuğrul kalkıp yeri öptü ve dedi ki: Ben mü'minlerin emirinin hizmetkârı ve kuluyum, onun emri ve yasağıyla iş görürüm… Sonra halife ona hil'ati giymek için kalkmasını emretti; Tuğrul o salondaki bir odaya geçti, üzerine yedi hil'at ve bir taç giydirildi… Halife bir kılıç çıkarıp ona kuşattı ve ona «doğunun ve batının meliki» diye hitap edildi.
Kaynak: İbn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, XII. cilt (Kahire: Matbaatü's-Saade, 1351/1932), s. 70–72, hicri 449 yılı; Arapça metin Vikikaynak. Türkçesi, Arapçasından bizim; «…» atlanan yerleri gösterir.
- Törende halife ile Tuğrul'un oturdukları yerler, giysileri ve hareketleri nasıl düzenlenmiş? Bu düzen hangi güç ilişkisini anlatıyor?
- Halifenin sözlerinin Tuğrul'a tercüme edilmesi, bu ilişkinin hangi yönünü gösteriyor?
- Tuğrul kendisini «halifenin kulu» olarak sunuyor. Aynı törende halifenin ona verdiği unvan neydi ve bu iki ifade birbiriyle nasıl uzlaşıyor?
Tarihçiler Tartışıyor
- Ann Lambton (1968) — Cambridge İran Tarihi'nin Selçuklu İmparatorluğu'nun iç yapısını anlatan bölümünde, sultan ile halife arasındaki ilişkiyi bir yetki devri olarak inceledi; sultanın gücünün kuramda halifenin onayına dayandığını, uygulamada ise bağımsız olduğunu gösterdi.
- George Makdisi (1970) — Tuğrul Bey'in halifenin kızıyla evliliğini inceleyen makalesinde, bu evlilik krizini sultan ile halife arasındaki güç dengesinin bir sınavı olarak ele aldı ve halifenin direnişini, Abbasi halifeliğinin kendi onurunu korumaya çalışmasının bir örneği olarak yorumladı.
- Osman Turan (1965) — Selçuklu sultanlarını Sünni dünyanın yeniden birleştiricileri olarak gören yorumunda, sultanların halifeyi koruyarak Sünni İslam dünyasının birliğini yeniden kurduğunu ve halifeliğe yeni bir saygınlık kazandırdığını savundu.
- Andrew Peacock (2015) — Selçuklu yönetimini kurumlar ve pazarlıklar üzerinden okuyan kitabında, sultan ile halife ilişkisini sürekli yeniden pazarlık edilen, iki tarafın da kendi çıkarını gözettiği bir ilişki olarak ele aldı ve halifelerin Selçuklu döneminin sonlarına doğru yeniden siyasi güç kazandığını hatırlattı.
Bu tartışma, sultan ile halife arasındaki ilişkiyi üç farklı biçimde okuyor. Turan'ın okumasında bu ilişki, Sünni dünyanın yeniden birleşmesidir ve halifeliğin saygınlığını artırır. Lambton, kuram ile uygulama arasındaki farkı vurgular: kâğıt üzerinde halife yetki verir, gerçekte sultan yönetir. Makdisi ve Peacock ise ilişkinin dinamik yanına bakar: iki taraf da birbirine ihtiyaç duyuyor, ama bu ihtiyacın ağırlığı zamana ve koşullara göre değişiyordu. Evlilik krizi, bu üç okumanın da sınandığı bir olaydır.
Derine İn
Sultan ile halife arasındaki ilişki, Selçuklu döneminde İslam siyaset düşüncesinin de konusu oldu. Bu dönemin hukukçuları ve düşünürleri, ordusu olmayan bir halife ile gerçek gücü elinde tutan bir sultanın ilişkisini kuramsal olarak açıklamaya çalıştılar. Varılan sonuç, kabaca şuydu: halife, İslam toplumunun meşru başıdır; sultan, onun adına ve onun onayıyla dünyevi işleri yürütür. Bu kuram, Lambton'ın gösterdiği gibi, gerçekte olanı açıklamaktan çok, onu meşrulaştırmaya yarıyordu.
Törenler, bu kuramın görünür hâliydi. Kabul törenindeki yükseklik farkı, yer öpme, hil'at ve kılıç kuşatma, halifenin üstünlüğünü ve sultanın bağlılığını herkesin gözü önünde gösteriyordu. Ama törenlerin ayrıntıları başka şeyleri de söylüyordu. Halifenin sözlerinin bir tercümanla aktarılması, sultanın Arapça bilmediğini ve iki tarafın farklı dünyalardan geldiğini gösteriyordu. Sultanın halifeye gönderdiği elli bin dinar ve elli Türk gulamı, halifenin geçiminin de sultana bağlı olduğunu hatırlatıyordu.
Evlilik krizi, bu ilişkinin en gergin anıydı. Bu krizden önce, Tuğrul'un ailesinden bir kız halifeyle evlenmişti: İbn Kesir, 1062'deki olayları anlatırken Tuğrul'un yeğeni olan hatunu «halifenin eşi» diye anar. Bu, Selçuklu ailesinin bir kızının halifeye verilmesiydi ve bir bağlılık işareti olarak görülebilirdi. Ama Tuğrul'un halifenin kızıyla evlenmek istemesi, ilişkinin yönünü tersine çeviriyordu: bu kez halife, kızını bir Türk sultanına verecekti. Halifenin direnişi, bu yüzden yalnızca bir aile meselesi değil, halifeliğin kendi onurunu ve konumunu koruma çabasıydı.
Bu ilişkinin bir de dil ve kültür yanı vardı. Halifenin sarayı Arapça konuşuyor, Arapça yazıyordu; Tuğrul'un çevresi ise Türkçe konuşuyor, yazışmalarını Farsça yürütüyordu. Halife ile sultan arasındaki aracıların, vezirlerin ve kâtiplerin önemi bu yüzden büyüktü. Tuğrul'un veziri Kündüri ile halifenin veziri arasındaki yazışmalar ve görüşmeler, ilişkinin günlük yürütülmesini sağlıyordu. Törenlerde görünen sultan ile halife olsa da, ilişkiyi ayakta tutan bu aracı kadroydu.
Krizin sonu da öğreticidir. İbn Kesir'e göre Tuğrul 1063'te Bağdat'a geldiğinde, halife onu karşılamaya çıkmayı düşündü, ama sonra bundan vazgeçip yerine vezirini gönderdi. Tuğrul'un askerleri yol boyunca halka eziyet etti; İbn Kesir, halkın kendi kadınlarını askerlerin elinden ancak büyük çabayla kurtarabildiğini yazar. Halife, Nehrevan'da kendisini bir sultanın karşıladığı günlerden çok farklı bir tutum takınıyordu. Tuğrul aynı yıl, 1063'te, Bağdat'tan ayrıldıktan kısa süre sonra Rey yakınlarında öldü ve evlilik, siyasi sonuçlarını göremeden kapandı.
Sultan ile halife arasındaki bu ilişki, Selçuklu döneminin sonuna kadar sürdü. Tuğrul'un ardından gelen sultanlar da halifeden yetki aldı, onu korudu ve gerektiğinde ona baskı yaptı. On ikinci yüzyılda Selçuklu gücü zayıfladıkça, Abbasi halifeleri yeniden kendi ordularını kurmaya ve Irak'ta siyasi bir güç olmaya başladılar. Tuğrul'un kurduğu düzen, bu yüzden kalıcı bir çözüm değil, iki gücün o günkü dengesine bağlı, her kuşakta yeniden kurulması gereken bir uzlaşmaydı.
Uzman Notu
Temel literatür
- İbn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, XII. cilt (Kahire: Matbaatü's-Saade, 1351/1932).
- A. K. S. Lambton, «The Internal Structure of the Saljuq Empire», J. A. Boyle (yay.), The Cambridge History of Iran, V. cilt (Cambridge: Cambridge University Press, 1968).
- George Makdisi, «The Marriage of Tughril Beg», International Journal of Middle East Studies 1 (1970).
- Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti (Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1965).
- Hugh Kennedy, The Prophet and the Age of the Caliphates (London: Longman, 1986).
- A. C. S. Peacock, The Great Seljuk Empire (Edinburgh: Edinburgh University Press, 2015).
Arşiv ve kaynak
Sultan ile halife arasındaki ilişkinin başlıca kaynakları, İbnü'l-Cevzi'nin el-Muntazam'ı, İbnü'l-Esir'in el-Kâmil'i ve onlara dayanan İbn Kesir'in el-Bidaye'sidir. Bu eserler, Bağdat'taki törenleri ve yazışmaları ayrıntılı biçimde aktarır. Bu derste kullanılan 449, 451 ve 454 yılı kayıtları, Arapça Vikikaynak'taki 1932 Kahire baskısından alınmıştır.
Açık sorular
- Tuğrul Bey halifenin kızıyla evlenmek isteyerek neyi amaçlıyordu: kendi hanedanının saygınlığını mı, yoksa halifelik üzerinde kalıcı bir denetim mi?
- Kabul törenindeki ayrıntılar, halife sarayının önceden belirlenmiş bir protokolü müydü, yoksa bu tören için yeni mi düzenlendi?
- Halife, Selçuklu sultanlarına karşı hangi araçlarla kendi bağımsızlığını korumaya çalıştı?
Mini sınav
- (Hedef 1) İbn Kesir'e göre 1058'deki kabul töreninde Tuğrul Bey'e hangi unvanla hitap edildi? A) Emirü'l-ümera B) Doğunun ve batının meliki C) Şehzade D) Atabeg
- (Hedef 2) Selçuklu döneminde halifenin elinde kalan temel güç neydi? A) Ordu B) Hazine C) Dinî meşruiyet ve yetki verme makamı D) Ticaret yolları
- (Hedef 3) Kabul töreninde halifenin sözlerinin Tuğrul'a tercüme edilmesi neyi gösterir? A) Tuğrul'un Arapça bilmediğini ve iki tarafın farklı dünyalardan geldiğini B) Halifenin Türkçe konuştuğunu C) Törenin gizli olduğunu D) Halifenin konuşmadığını
- (Hedef 1) Tuğrul Bey, halifenin kızıyla evlenmek için nikâhı hangi kentte kıydırdı? A) Bağdat'ta B) Rey'de C) Musul'da D) Tebriz'de
- (Hedef 2) Nehrevan'daki karşılamada halife, Tuğrul'a halifelik simgelerinden elinde kalan tek şey olarak neyi verdi? A) Kılıcını B) Asasını C) Hırkasını D) Mührünü
Açık uçlu soru
(Hedef 2) Selçuklu sultanı ile Abbasi halifesi arasındaki ilişki bir iş bölümü müydü, yoksa bir bağımlılık mı? 1058'deki kabul törenini, Nehrevan'daki karşılamayı ve evlilik krizini kullanarak cevapla; Lambton ile Makdisi'nin yaklaşımlarını karşılaştır.
Cevaplar
- B — Doğunun ve batının meliki.
- C — Dinî meşruiyet ve yetki verme makamı.
- A — Tuğrul'un Arapça bilmediğini ve iki tarafın farklı dünyalardan geldiğini.
- D — Tebriz'de.
- A — Kılıcını.
Kapsamlı bir cevap, sultan ile halife arasındaki ilişkinin hem bir iş bölümü hem de eşit olmayan bir karşılıklı bağımlılık olduğunu açıklar. 1058'deki kabul törenini, halifenin yetki verdiği ve sultanın bağlılığını gösterdiği bir sahne olarak; Nehrevan'daki karşılamayı, sultanın saygısının yanında halifenin güçsüzlüğünü de gösteren bir an olarak; evlilik krizini ise halifenin ancak mallarına el konulma tehdidiyle boyun eğdiği, ama sultanın yine de onun onayına ihtiyaç duyduğu bir pazarlık olarak kullanır. Lambton'ın kuram ile uygulama arasındaki farkı vurgulayan yaklaşımını, Makdisi'nin evlilik krizini güç dengesinin bir sınavı olarak okuyan yaklaşımıyla karşılaştırır.
Sonraki bölüme köprü
Tuğrul Bey 1063'te öldüğünde, Bağdat'taki halife üzerindeki koruyuculuk ve Horasan'dan Irak'a uzanan ülke, yeğeni Alparslan'a kaldı. Alparslan'ın ilgisi ise Bağdat'ın törenlerinden çok imparatorluğun batı sınırlarına yöneldi. Okuma sırasında karşımıza çıkacak bölüm, onu 1071 yazında Van Gölü'nün kuzeyine, bir Bizans ordusunun karşısına götürüyor ve o günün olaylarını, sonradan ona yüklenen büyük anlamdan ayırmayı deniyor.