Öğrenme hedefleri
- Kut, töre ve kurultay kavramlarının bozkır siyasetinde hangi işi gördüğünü, her birini bir kaynak parçasıyla örnekleyerek anlatabileceksin.
- Hükümdarlığın bir hanedanın ortak hakkı sayılmasının, taht değişimlerinde hem esneklik hem kırılganlık yarattığını somut bir veraset krizi üzerinden açıklayabileceksin.
- Bu kavramlar hakkında bildiklerimizin hangi kaynak türlerinden geldiğini ve «kurultay» gibi sonraki çağlara ait bir sözcüğü geriye taşımanın doğurduğu sorunları değerlendirebileceksin.
Okuma metni
Kanca — keçenin üstündeki soru
Altıncı yüzyılın ortasında Moğolistan bozkırında yeni bir kağan tahta çıkarken gözlerini bir keçenin üstünde açardı. Çin sarayının Türkler hakkında derlediği bir kayda göre, en yakın adamları ve büyük beyler onu bir keçe üzerinde yerden kaldırır, güneşin yönünde dokuz kez döndürür, her dönüşte önünde eğilirlerdi. Sonra onu bir ata bindirir, boynuna bir ipek kuşak dolar ve nefesi kesilecek gibi olana dek sıkarlardı. Kuşağı gevşettikleri anda da hemen sorarlardı: «Kaç yıl kağanlık edebilirsin?»
Yarı baygın bir adamın ağzından çıkan sayı, kaydın söylediğine göre hükümdarlığın ne kadar süreceğinin işareti sayılırdı. Bu sahne bize tuhaf, hatta ürkütücü gelebilir. Ama içinde bozkır siyasetinin üç temel sorusu saklı: Bir adamı hükümdar yapan nedir? Onun gücünün sınırını ne çizer? Ve bu kararı kim verir? Türk tarihyazımı bu üç soruya çoğu zaman üç kelimeyle cevap verir: kut, töre ve kurultay. Bu bölüm, bu kelimelerin kaynaklarda gerçekte nasıl göründüğünü ve ne kadarının sonradan kurulmuş bir çerçeve olduğunu soruyor.
Bağlam — atlı bir dünyada devlet
Bozkırda devlet, yerleşik tarım toplumlarındaki devletten farklı bir zemin üzerinde yükselir. Ortada sabit bir başkent, taştan surlar, tarla vergisiyle beslenen kalabalık bir memur sınıfı yoktur. Nüfus hayvanlarıyla birlikte mevsimden mevsime yer değiştiren boylara dağılmıştır ve her boyun kendi beyi, kendi otlağı, kendi çıkarı vardır. Bir kağanın işi, bu dağınık gücü bir arada tutmaktır: boyları ortak bir savaşa, ortak bir ganimete, ortak bir düzene bağlamak.
Bu yüzden bozkır devletleri çoğu zaman şaşırtıcı bir hızla kurulur ve aynı hızla dağılır. MÖ 209'da tahta çıkan Hun hükümdarı Mao-tun, birkaç yıl içinde bozkırın büyük kısmını tek bir düzen altında topladı. 552'de Bumin, efendileri Juan-juanları yenerek kendini kağan ilan ettiğinde Göktürk devleti doğdu; otuz yıl içinde Mançurya'dan Karadeniz'in kuzeyine uzanan bir alanı denetliyordu. 1206'da Temuçin'in Cengiz Han unvanını alması da aynı kalıbın en ünlü örneğidir. Her seferinde bir soru yeniden sorulur: bu kadar farklı boyu bir adamın buyruğuna ne bağlar?
Bu sorunun cevabını ararken tarihçinin elindeki kaynakların neredeyse hiçbiri bozkırlıların kendi eliyle yazılmamıştır. Hunlar hakkında bildiklerimizin çoğu Çinli tarihçi Sima Qian'ın MÖ 1. yüzyılda tamamladığı Tarihçinin Kayıtları'ndan gelir. Göktürk törenleri için ana kaynak, 636'da Linghu Defen'in başkanlığında derlenen Zhou Hanedanı Tarihi'dir. Türklerin kendi sesini duyduğumuz ilk uzun metinler ise sekizinci yüzyılın Orhun yazıtlarıdır. Kut, töre ve kurultay hakkında söylenen her cümle, bu üç farklı kaynak katmanından birine dayanır.
Gelişme — üç kavram, üç kaynak
İlk kavram kut. Orhun yazıtlarında Bilge Kağan kendi tahta çıkışını iki gerekçeye bağlar: göğün buyruğu ve kendi kutu. Yazıtın kuzey yüzündeki cümle, Türkçe çevirisiyle aşağı yukarı şöyledir: «Tanrı buyurduğu için, kendimin kutu olduğu için kağan oturdum.» Burada kut, bir adamın hükümdarlığa yaraşır olduğunu gösteren, göğün verdiği bir lütuf ya da talih gibi görünür. Ama bu lütuf kalıcı değildir; kut bir hükümdardan ya da bir halktan çekilebilir. Yazıtlar, Türk halkının Çin egemenliğine düştüğü dönemi anlatırken bunu beylerin ve halkın hatalarına bağlar, yani talihin korunması gereken bir şey olduğunu ima eder.
İkinci kavram töre. Yazıtlarda töre, ilin, yani siyasi birliğin, düzenidir: ataların kurduğu, hükümdarın koruması gereken kurallar bütünü. Bilge Kağan, atası Bumin'in ve İstemi'nin Türk halkının «ilini ve töresini» tuttuğunu söyler. Töre soyut bir kavram gibi görünebilir, ama Çin kaynakları onun içeriğine dair somut ipuçları verir. Zhou Hanedanı Tarihi, Türklerde isyanın, adam öldürmenin, evli bir kadınla zina etmenin ve bir atın ayak bağını çalmanın ölümle cezalandırıldığını; at ve başka mal çalanın ise çaldığının on katından fazlasını ödemek zorunda olduğunu yazar. Hayvanın servet, atın hayat olduğu bir dünyada hukukun neyi en çok koruduğu bu listeden okunabilir.
Üçüncü kavram kurultay. Bozkır siyasetinde büyük kararların, hükümdar seçimi, savaş ve barış, bir meclis toplantısında alındığı bilinir. Sima Qian'ın anlattığı Hun toplantıları bunun erken bir izidir; Göktürk kağanının her yıl beyleri toplayıp atalarının kutsal mağarasında kurban sunduğunu da Zhou Hanedanı Tarihi kaydeder. Ancak burada bir uyarı gerekiyor: «kurultay» sözcüğünün kendisi Moğolcadır ve kaynaklarda en açık biçimde on üçüncü yüzyılda, Cengiz Han'ın dönemine ait metinlerde görülür. Hun ya da Göktürk meclislerine «kurultay» demek, sonraki bir çağın kelimesini daha önceki bir kuruma taşımaktır. Türk tarihyazımında bu, çoğu zaman kurumların sürekliliğini vurgulamak için bilinçli olarak yapılır; ama okur, kelimenin kaynağın kendisinden değil tarihçinin çerçevesinden geldiğini bilmelidir.
Dönüş noktası — kut kimindir?
Üç kavramın birbirine bağlandığı yer, veraset sorunudur. Bozkır geleneğinde kut yalnızca tek bir adama değil, bütün hükümdar soyuna verilmiş sayılırdı. Tarihçilerin sık dile getirdiği bir gözlemle, devlet hanedanın ortak malı gibiydi: hükümdar ailesinin her erkek üyesi, ilke olarak, tahta aday olabilirdi. Taht babadan en büyük oğula geçmek zorunda değildi; kardeşler, amcalar, yeğenler de hak iddia edebilirdi.
Göktürklerin ilk kuşakları bu düzenin nasıl işlediğini gösterir. Bumin'in ölümünden sonra taht sırasıyla oğulları Kara, Mukan ve Taspar'a, yani kardeşten kardeşe geçti. Bu esneklik bir güçtü: tahta genellikle deneyimli, savaşta sınanmış bir yetişkin çıkıyordu. Ama aynı esneklik bir tehlikeydi. Taspar'ın ölümünden sonra, 580'lerin başında, farklı kardeşlerin oğulları tahta aynı anda hak iddia etti. Çin sarayı bu çatışmayı ustalıkla kullandı, adaylardan birini ötekine karşı destekledi ve kağanlık kısa süre içinde doğu ve batı olarak ikiye ayrıldı.
Yaygın yanlış«Bozkır devletleri hükümdar ölünce dağıldı, çünkü düzenli bir veraset kuralı yoktu» diye sık yazılır.
Kural vardı, ama tek bir varis belirlemiyordu: hükümdar soyundan olmak adaylığı meşru kılıyor, adaylar arasındaki seçimi ise beylerin desteği, savaş başarısı ve kurultayın onayı belirliyordu. Sorun kuralsızlık değil, kuralın birden çok meşru aday üretmesiydi.
Tarihçi Joseph Fletcher bu düzeni, İrlanda ve İskoçya'nın eski Kelt geleneğinden ödünç aldığı bir terimle, «kanlı tanistri» diye adlandırdı: tahtın, hanedanın en yetenekli üyesine, çoğu zaman bir iç savaş ya da kardeşler arası bir güç yarışması sonunda geçmesi. Fletcher'e göre bu yarış acımasızdı ama bir işlev görüyordu: tahtı, boyları arkasına toplamayı en iyi başaran kişiye veriyordu. Keçe üzerindeki törende sorulan soru da bu açıdan okunabilir. «Kaç yıl kağanlık edebilirsin?» sorusu, hükümdarlığın bir sınırı olduğunu, kutun sonsuza dek sürmediğini herkese hatırlatıyordu.
Cevap — bir kavram üçlüsü, bir yorum çerçevesi
Öyleyse bozkır devlet anlayışını kut, töre ve kurultay üçlüsüyle özetlemek doğru mu? Kaynaklar bu üç kavramın her birinin gerçek bir karşılığı olduğunu gösteriyor. Kut, Orhun yazıtlarında hükümdarlığın gerekçesi olarak açıkça geçiyor. Töre, hem yazıtlarda ilin düzeni olarak hem de Çin kaynaklarındaki ceza listelerinde somut bir hukuk olarak karşımıza çıkıyor. Büyük meclis toplantıları Hun döneminden beri kaydediliyor.
Ama bu üç kavramı düzenli bir «anayasa» gibi yan yana dizmek, tarihçinin kurduğu bir çerçevedir. Hun ile Moğol dönemlerini on dört yüzyıl ayırıyor; kavramların anlamı, ağırlığı ve adı bu sürede değişti. En sağlam cevap şu: bozkır siyaseti, göğün verdiği bir meşruiyet fikrini, atalardan gelen bir düzen fikrini ve beylerin onayına dayanan bir karar pratiğini birlikte kullandı. Bu üçünün dengesi her dönemde başka biçimde kuruldu ve bu dengenin bozulduğu her an, bir veraset krizi ya da bir dağılma olarak tarihe geçti.
Bugünle bağ — eski kelimeler, yeni anlamlar
Bu üç kelime bugün de dolaşımda. «Kutlu» kelimesi gündelik dilde bir iyi dilek olarak yaşıyor. «Töre» kelimesi ise zaman içinde anlam değiştirdi: eski metinlerde devletin düzeni ve hukuku anlamına gelirken, bugün çoğu zaman yerel ve katı gelenekleri, hatta ağır insan hakları ihlallerini anlatmak için kullanılıyor. Aynı kelimenin bir dönemde ilin hukukunu, başka bir dönemde bir aileye dayatılan baskıyı adlandırması, kelimelerin tarih içinde nasıl yol aldığını gösteriyor.
«Kurultay» da bugün siyasi partilerin genel kongreleri için kullanılıyor. Bu kullanım, eski bir kuruma yapılan bilinçli bir göndermedir; ama bir partinin tüzüğe bağlı kongresi ile bir bozkır meclisi arasındaki farklar, benzerliklerden daha az öğretici değil. Bir kavramı geçmişten ödünç almak, onun anlamını da ödünç almak demek değildir. Tarihçinin işi, aynı kelimenin farklı çağlarda ne işe yaradığını ayırt etmektir.
Birincil kaynak
636'da derlenen Zhou Hanedanı Tarihi, Göktürklerde yeni bir kağanın tahta çıkışını şöyle anlatır:
Hükümdarları tahta ilk çıktığında, yakın hizmetkârları ve büyük beyleri onu bir keçenin üzerinde taşır, güneşin yönünde dokuz kez döndürürler; her dönüşte beyler hep birlikte eğilir. Eğilme bitince onu tutup ata bindirir, boynunu bir ipek kuşakla, tam kesilmeyecek kadar sıkarlar; sonra bırakıp hemen sorarlar: «Kaç yıl kağanlık edebilirsin?» Hükümdarın zihni bu sırada bulanık olduğundan kaç yıl olduğunu açıkça söyleyemez. Beyler onun söylediğine bakarak hükümdarlığın uzun mu kısa mı olacağını yoklarlar.
Kaynak: Linghu Defen vd., Zhoushu (Zhou Hanedanı Tarihi), 50. kitap, «Tujue» bölümü; Çince metin Vikikaynak'taki baskıdan. Türkçe çeviri bizim.
Bu anlatı, Türk sarayını dışarıdan izleyen Çinli yazıcıların gözlemine ya da duyduklarına dayanır. Törenin anlamını Türklerin kendisinin nasıl açıkladığını bilmiyoruz; kayıt yalnızca görüneni ve kendi yorumunu aktarıyor.
- Keçe üzerinde taşınma ve dokuz kez döndürülme, beylerle yeni hükümdar arasındaki ilişki hakkında ne düşündürüyor?
- «Kaç yıl kağanlık edebilirsin?» sorusu, hükümdarlığın sınırsız olmadığı fikriyle nasıl ilişkilendirilebilir?
- Bu töreni bir Çinli yazıcının kaleminden okumak, onu anlamamızı hangi yönlerden sınırlıyor?
Tarihçiler Tartışıyor
- İbrahim Kafesoğlu (1977) — Türk Millî Kültürü'nde töreyi, hükümdarın da üstünde duran ve onu bağlayan bir hukuk düzeni olarak yorumladı; kut, töre ve meclisi Hun'dan Osmanlı'ya uzanan sürekli bir Türk devlet geleneğinin temel taşları olarak sundu. Bu yorum, Türkiye'deki ders kitaplarını derinden etkiledi.
- Joseph Fletcher (1979–80) — «Turco-Mongolian Monarchic Tradition in the Ottoman Empire» makalesinde veraset düzenini «kanlı tanistri» olarak tanımladı; tahtın hanedanın en yetenekli üyesine, çoğu zaman bir güç yarışmasıyla geçtiğini ve bu geleneğin Osmanlı'daki kardeş katline kadar izlenebileceğini savundu.
- Peter Golden (1982) — Bozkır imparatorluk ideolojisini inceleyen çalışmasında kutun göğe bağlı bir karizma olduğunu, meşruiyetin tek bir hanedan soyunda, Göktürklerde Aşina soyunda toplandığını ve bu soyun bozkırda yüzyıllarca bir meşruiyet kaynağı olarak anıldığını vurguladı.
- Thomas Barfield (1989) — The Perilous Frontier'da bozkır devletlerinin iç kavramlarından çok dış ilişkilere dikkat çekti: ona göre kağanın gücü, Çin'den elde ettiği ganimet, haraç ve ticaret gelirini boylara dağıtabilmesine dayanıyordu; kut da bu dağıtımı sürdürebildiği ölçüde yaşıyordu.
Dört yazarın cevabı aynı olguya farklı yerlerden bakıyor. Kafesoğlu kavramların sürekliliğini ve iç tutarlılığını öne çıkarıyor; Fletcher çatışmanın düzen içindeki işlevini; Barfield ise ideolojinin arkasındaki maddi temeli. Golden ise ikisinin arasında, fikirlerin belirli bir soya bağlanarak nasıl kalıcı hâle geldiğine bakıyor. Tartışmanın özü, bozkır devletini kendi kavramlarıyla mı yoksa ekonomik ve siyasi zorunluluklarla mı açıklamanın daha verimli olduğu sorusu.
Derine İn
Bu konunun en zor yanı, kaynakların dağılımıdır. Kut, töre ve meclis hakkında söylediğimiz her şey, birbirinden yüzyıllarca uzak ve birbirinden çok farklı metinlere dayanıyor. Hun toplantılarını bir Çinli tarihçiden, Göktürk törenlerini başka bir Çinli derlemeden, kutun anlamını bir kağanın kendi mezar yazıtından, tanistri düzenini ise büyük ölçüde Moğol ve Osmanlı dönemlerinin daha zengin kayıtlarından öğreniyoruz. Bu parçaları bir araya getirip tek bir «bozkır devlet anlayışı» kurmak cazip, ama her parça kendi bağlamında okunmadıkça yanıltıcı olabilir.
Bu parçaların en geç ve en ayrıntılı olanı, 1069–1070 yıllarında Kaşgar'da Yusuf Has Hacib'in yazdığı Kutadgu Bilig'dir. Adı «kut kazandıran bilgi» anlamına gelen bu uzun manzum eser, bir hükümdar ile onun vezirleri arasındaki konuşmalar üzerinden iyi yönetimi anlatır. Eserin kişileri birer kavramı temsil eder: hükümdar Kün Togdı adaleti, vezir Ay Toldı talihi ve kutu, onun oğlu Ögdülmiş aklı, münzevi Odgurmış ise dünyadan el etek çekmeyi. Ay Toldı'nın bir ay gibi dolup boşalması, kutun kalıcı olmadığını anlatan güçlü bir imgedir. Ama Kutadgu Bilig İslam'a geçmiş bir Karahanlı sarayında, Fars ve Arap siyaset edebiyatından da beslenerek yazıldı. Onu Göktürk düşüncesinin doğrudan bir yansıması gibi okumak, üç yüz yılı ve bir din değişimini görmezden gelmek olur.
İkinci zorluk, sürekliliğin sınırlarıdır. Türk tarihyazımının önemli bir kolu, kut, töre ve kurultayı Hunlardan Göktürklere, oradan Selçuklulara ve Osmanlılara uzanan kesintisiz bir gelenek olarak okudu. Bu okumanın güçlü yanları var: bazı kurumlar, unvanlar ve fikirler gerçekten de yüzyıllar boyunca yaşadı. Ama bazı sürekliliklerin kaynağın kendisinden değil, geriye dönük bir kurgudan geldiğini de gözden kaçırmamak gerekiyor. Aynı sözcüğün iki farklı dönemde görülmesi, o sözcüğün aynı kurumu adlandırdığını kendiliğinden kanıtlamaz.
Üçüncü zorluk, kavramların ideal ile pratik arasındaki mesafesidir. Yazıtlar ideali anlatır: kutlu bir kağan töreyi korur, beyler onu destekler, halk refah içinde yaşar. Çin kaynakları ise çoğu zaman pratiği kaydeder: veraset kavgaları, beylerin taraf değiştirmesi, dış güçlerin iç çatışmaya karışması. Bozkır devlet anlayışını yalnızca kendi ideal diliyle anlatmak, bu devletlerin neden bu kadar sık dağıldığını açıklamayı zorlaştırır; yalnızca çatışmalarla anlatmak ise onları bu kadar hızlı kurabilen fikirlerin gücünü görmezden gelir. İyi bir tarih, iki kaynak türünü birbirine karşı okuyarak ikisinin arasında bir yer arar.
Son olarak, keçe törenine dönmek öğretici. Tören, hükümdarı yücelten ve aynı anda onu küçülten iki hareketi bir arada taşıyor: beyler onu omuzlarında yükseltiyor, önünde eğiliyor, ama sonra boğazını sıkıp ona sınırını söyletiyor. Bu ikilik, bozkır hükümdarlığının kendisini özetliyor olabilir: kağan beylerin üstündeydi, ama beyler olmadan kağan değildi. Yine de bu yorum, törenin Türkler için ne anlama geldiğine dair bir iç tanıklığa değil, bir Çin kaydının dış gözlemine dayanıyor; onu sağlam bir sonuç gibi değil, kaynakla sınanması gereken bir öneri gibi taşımak gerekiyor.
Uzman Notu
Temel literatür
- İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü (Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1977; sonraki baskılar Ötüken).
- Joseph Fletcher, «Turco-Mongolian Monarchic Tradition in the Ottoman Empire», Harvard Ukrainian Studies 3–4 (1979–80).
- Peter B. Golden, «Imperial Ideology and the Sources of Political Unity amongst the Pre-Činggisid Nomads of Western Eurasia», Archivum Eurasiae Medii Aevi 2 (1982).
- Peter B. Golden, An Introduction to the History of the Turkic Peoples (Wiesbaden: Harrassowitz, 1992).
- Thomas J. Barfield, The Perilous Frontier: Nomadic Empires and China, 221 BC to AD 1757 (Oxford: Blackwell, 1989).
- Anatoly M. Khazanov, Nomads and the Outside World (Cambridge: Cambridge University Press, 1983).
- Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, çev. Reşid Rahmeti Arat (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1959).
- Robert Dankoff (çev.), Wisdom of Royal Glory (Kutadgu Bilig): A Turko-Islamic Mirror for Princes (Chicago: University of Chicago Press, 1983).
Arşiv ve kaynak
Zhoushu ve Shiji'nin Çince metinleri Vikikaynak'ta ve Chinese Text Project'te açık erişimlidir. Orhun yazıtlarının Türkçe çevirisi için Talat Tekin'in baskısı en çok başvurulan metindir; Kutadgu Bilig'in eleştirel metnini Reşid Rahmeti Arat 1947'de yayımladı.
Açık sorular
- Göktürk yazıtlarındaki kut kavramı, Çin'in «Gök buyruğu» (tianming) fikrinden ne ölçüde etkilenmiş olabilir, ne ölçüde bağımsızdır?
- Hun ve Göktürk meclislerinin karar yetkisi ne kadar genişti; bu toplantılar gerçekten hükümdarı seçiyor muydu, yoksa zaten verilmiş bir kararı mı onaylıyordu?
- Tanistri kavramı, Moğol ve Osmanlı kayıtlarından türetilmiş bir modeldir; Göktürk veraset krizlerine uygulanması ne kadar sağlamdır?
Mini sınav
- (Hedef 1) Bilge Kağan, Orhun yazıtlarında tahta çıkışını hangi iki gerekçeye bağlar? A) Babasının vasiyeti ve Çin'in onayı B) Ordunun seçimi ve halkın isteği C) Tanrı'nın buyruğu ve kendi kutu D) Servet ve askeri güç
- (Hedef 1) Zhou Hanedanı Tarihi'ne göre Göktürklerde at hırsızlığının cezası neydi? A) Sürgün B) Çalınanın on katından fazlasının ödenmesi C) Hapis D) Ceza verilmezdi
- (Hedef 2) Bumin'in ölümünden sonra tahtın oğulları Kara, Mukan ve Taspar'a sırayla geçmesi, bozkır verasetinin hangi özelliğini gösterir? A) Tahtın yalnızca en küçük oğula geçtiğini B) Tahtın Çin tarafından atandığını C) Hükümdarın halk oylamasıyla seçildiğini D) Tahtın kardeşten kardeşe de geçebildiğini
- (Hedef 2) Joseph Fletcher'in «kanlı tanistri» kavramı neyi anlatır? A) Tahtın hanedanın en yetenekli üyesine çoğu zaman bir güç yarışmasıyla geçmesini B) Hükümdarın her yıl yeniden seçilmesini C) Tahtın dine göre belirlenmesini D) Beylerin hükümdarı öldürme hakkını
- (Hedef 3) «Kurultay» sözcüğünü Hun ve Göktürk meclisleri için kullanırken neye dikkat edilmelidir? A) Sözcüğün Farsça olmasına B) Sözcüğün Moğolca olduğuna ve kaynaklarda en açık biçimde on üçüncü yüzyılda göründüğüne C) Sözcüğün yalnızca Osmanlı'da kullanılmasına D) Sözcüğün Çince bir çeviri olmasına
Açık uçlu soru
(Hedef 3) Kut, töre ve kurultay üçlüsünü «bozkırın anayasası» olarak sunan bir ders kitabı paragrafını, bu bölümdeki kaynak türlerini ve dönem farklarını göz önüne alarak nasıl düzeltirdin?
Cevaplar
- C — Yazıtın kuzey yüzünde Bilge Kağan, Tanrı buyurduğu ve kendi kutu olduğu için kağan olduğunu söyler.
- B — Kayda göre at ve başka mal çalan, çaldığının on katından fazlasını öderdi; at bağı hırsızlığı ise ölümle cezalandırılırdı.
- D — Taht Bumin'den sonra kardeşten kardeşe geçti; hanedanın erkek üyeleri ilke olarak aday olabiliyordu.
- A — Fletcher'e göre taht, hanedan içinde çoğu zaman bir çatışmayla en yetenekli sayılan üyeye geçerdi.
- B — Kurultay Moğolca bir sözcüktür; daha önceki meclislere uygulanması tarihçinin çerçevesidir.
Beklenen cevap, üç kavramın her birinin kaynaklarda bir karşılığı olduğunu kabul eder, ama «anayasa» benzetmesinin on dört yüzyılı ve farklı kaynak türlerini tek bir düzene sıkıştırdığını gösterir. İyi bir düzeltme, kavramların hangi metinden geldiğini (yazıt, Çin kaydı, Karahanlı eseri) belirtir ve «kurultay» sözcüğünün geriye dönük kullanıldığını not eder.
Sonraki bölüme köprü
Bilge Kağan kutunu göğün buyruğuna bağlıyordu; keçe üzerindeki tören de güneşin yönünde dönüyordu. Sıradaki bölüm, bu göğün kim ya da ne olduğunu soruyor: Gök Tanrı inancı ile şamanizm aynı şey mi, ve bozkırın dini hakkında bildiklerimiz hangi kaynaklardan geliyor?