Öğrenme hedefleri
- İstanbul'un 330'dan 1923'e kadar süren başkentliğinin coğrafi, askeri ve ekonomik dayanaklarını açıklayabileceksin.
- Başkentliğin kesintisiz olmadığını, 1204–1261 ve Osmanlı'nın Edirne dönemleri gibi kırılmaları örnekleyerek anlatabileceksin.
- Bir şehrin başkent kalmasında coğrafya ile sembolik ve kurumsal yatırımın payını karşılaştırıp 1923'teki değişikliğin nedenlerini değerlendirebileceksin.
Okuma metni
Kanca — iki imparatorluğun tek adresi
Büyük Konstantin 11 Mayıs 330'da Boğaz'ın ağzındaki eski Byzantion kentini imparatorluğun yeni başkenti olarak törenle açtı. 13 Ekim 1923'te Türkiye Büyük Millet Meclisi, Ankara'yı yeni devletin başkenti yapan yasayı kabul etti. Aradaki süre yaklaşık 1.600 yıl. Bu sürede şehir iki ayrı imparatorluğun, iki ayrı dinin ve onlarca hanedanın merkezi oldu; adı Konstantinopolis'ten Kostantiniyye'ye, oradan İstanbul'a döndü, ama başkentlik unvanı büyük ölçüde yerinde kaldı.
Dünyada bu kadar uzun süre başkent kalmış çok az şehir var. Roma, Babil ya da Pekin gibi büyük başkentler bile ya uzun aralıklarla ya da farklı devletlerin sırayla seçimiyle bu unvanı taşıdı. Bir şehri 1.600 yıl boyunca birbiriyle savaşan, birbirinin yerini alan devletlerin ortak tercihi yapan neydi? Ve bu kadar uzun süren bir başkentlik, 1923'te neden sona erdi?
Bağlam — bir yarımadanın avantajları
Konstantin boş bir yer seçmedi. Byzantion, geleneğe göre MÖ 7. yüzyılda Megaralı kolonistlerce kurulmuş, Boğaz'dan geçen ticaretten gelir sağlayan bir Yunan kentiydi. Roma döneminde bir taşra şehri olarak kalmıştı; Konstantin onu genişletti, yeni bir sur çevirdi, bir saray, bir hipodrom ve kamu meydanları yaptırdı ve Roma'daki kurumların bir benzerini, bir senatoyu burada kurdu.
Konstantin'in seçimi rastgele değildi. Şehir, Avrupa ile Asya'yı ayıran ve Karadeniz'i Akdeniz'e bağlayan Boğaziçi'nin güney ucunda, üç yanı denizle çevrili bir yarımada üzerindeydi. Karadeniz'in buğdayı, kerestesi ve kürkü güneye; Akdeniz'in şarabı, yağı ve mamulleri kuzeye bu boğazdan geçiyordu. Doğudaki Pers sınırına ve kuzeydeki Tuna sınırına Roma'dan çok daha yakındı; imparatorluğun iki büyük cephesi arasında bir menteşe gibiydi.
Yarımadanın kuzeyinde, Haliç denen derin ve korunaklı bir koy vardı. Doğal bir limandı, rüzgârdan ve dalgadan korunuyordu. 6. yüzyılda şehri anlatan Bizanslı tarihçi Prokopios, denizin şehrin çevresinde bir çelenk oluşturduğunu, koyun her zaman sakin olduğunu ve gemilerin kışın bile kılavuz olmadan girip demirleyebildiğini yazdı.
Coğrafyanın bir bedeli de vardı: yarımadada yeterli tatlı su yoktu. Roma mühendisleri kilometrelerce uzaktan su getiren kemerler ve şehrin altına büyük sarnıçlar yaptı. 4. yüzyılda tamamlanan Valens Su Kemeri ve 6. yüzyılda Iustinianus döneminde yapılan Yerebatan Sarnıcı bugün hâlâ ayakta. Şehrin başkent kalması, bu altyapıya yüzyıllar boyunca yatırım yapılmasına bağlıydı.
Gelişme — surlar, kuşatmalar ve buğday
Başkentliği koruyan ilk şey askeri güvenlikti. 5. yüzyılın başında II. Theodosius döneminde, yarımadanın karaya bakan tarafına, denizden denize uzanan üçlü bir sur sistemi inşa edildi. 447'deki büyük depremin ardından hızla onarılan bu kara surları, yaklaşık bin yıl boyunca şehri kara saldırılarına karşı korudu. 626'da Avar ve Pers orduları, 717–718'de büyük bir Arap ordusu ve donanması şehri kuşattı; hiçbiri surları aşamadı.
İkinci dayanak, şehrin beslenmesiydi. Yüz binlerce insanı barındıran bir başkent, çevresindeki toprağın üretebileceğinden çok daha fazla yiyeceğe ihtiyaç duyuyordu. Bizans döneminde Mısır'dan gelen devlet buğdayı, Osmanlı döneminde ise Karadeniz, Balkanlar ve Mısır'dan getirilen ve devletin sıkı denetimindeki iaşe sistemi, bu ihtiyacı karşıladı. Şehrin deniz yollarının kavşağında olması, bu beslenmeyi mümkün kılıyordu.
Üçüncü dayanak semboldü. Konstantin şehri «Yeni Roma» olarak kurdu; Roma imparatorluğunun doğudaki devamı, kendini yüzyıllar boyunca Romalı olarak gördü. 1453'te II. Mehmed şehri aldığında, bu mirası da devraldı. Şehri yeniden inşa etti, farklı yerlerden nüfus getirdi, yeni camiler, çarşılar ve bir saray yaptırdı. Osmanlı devleti, daha önce Bursa ve Edirne'de bulunan başkentini İstanbul'a taşıdı ve şehir, imparatorluğun hem siyasi hem de sembolik merkezi hâline geldi.
Şehre sahip olmak başlı başına bir meşruiyet kaynağıydı. Bizans imparatorları için Konstantinopolis, Roma'nın gerçek devamı olduklarının kanıtıydı; Osmanlı padişahları için ise İslam dünyasında ve Avrupa'da imparatorluk iddiasının en güçlü dayanağıydı. Fetihten sonra Ortodoks Patrikhanesi'nin şehirde kalması ve Osmanlı'nın onu kendi düzeni içinde tanıması, şehrin birden fazla dinin ve cemaatin merkezi olarak sürmesini sağladı. Başkent, farklı tebaalar için farklı anlamlar taşıyan ortak bir merkezdi.
Dönüş noktası — başkentlik hiç kesintisiz değildi
Buraya kadar hikâye, coğrafyanın şehri kaçınılmaz bir başkent yaptığını söylüyor gibi. Asıl şaşırtıcı nokta, başkentliğin birkaç kez neredeyse bittiği. 1204'te Dördüncü Haçlı Seferi'nin orduları şehri ele geçirip yağmaladı ve Bizans yönetimi, İznik'te sürgünde bir devlet olarak yaşamak zorunda kaldı. Şehir 57 yıl boyunca bir Latin imparatorluğunun merkeziydi; Bizans ancak 1261'de, VIII. Mihail döneminde, şehri geri alabildi.
Osmanlı döneminde de şehir, sarayın tek adresi olmadı. 17. yüzyılın ikinci yarısında IV. Mehmed zamanının büyük kısmını Edirne'de geçirdi; saray fiilen orada yaşadı. 1703'te İstanbul'da çıkan ve Edirne Vakası diye bilinen isyan, padişahın tahttan indirilmesiyle ve sarayın yeniden İstanbul'a dönmesiyle sonuçlandı. İstanbul'un başkentliği, şehrin kendi halkının ve kurumlarının baskısıyla da korunuyordu.
Yaygın yanlış«İstanbul 1.600 yıl boyunca kesintisiz başkentti» diye anlatılır.
1204–1261 arasında Bizans yönetimi İznik'teydi; Osmanlı'da saray zaman zaman uzun süre Edirne'de yaşadı. Başkentlik uzun sürdü, ama kendiliğinden değil, kırılmalara rağmen yeniden kurularak sürdü.
Doğa da şehri defalarca sınadı. 447'deki deprem surları yıktı, 557'deki deprem Ayasofya'nın ilk kubbesinin çökmesine yol açtı, 1509'daki büyük deprem ise Osmanlı kaynaklarında «küçük kıyamet» diye anıldı ve şehrin önemli bir kısmını harap etti. Her seferinde şehir terk edilmedi, yeniden inşa edildi.
Bu kırılmalar önemli bir şey gösteriyor: coğrafya bir başkentin nerede kurulabileceğini belirler, ama orada kalıp kalmayacağını tek başına belirlemez. Şehir her seferinde geri döndü, çünkü yüzyıllık yatırımlar, surlar, saraylar, dini merkezler ve bir imparatorluğun sembolik ağırlığı oraya bağlıydı. Başkenti taşımak, bu birikimi terk etmek demekti.
Cevap — coğrafya, yatırım ve sembol
Öyleyse İstanbul neden 1.600 yıl başkent kaldı? Kaynakların desteklediği cevap üç katmanlı. Coğrafya şehre savunma, ticaret ve iki kıta arasında kontrol imkânı verdi. Bu imkânlar, surlara, su yollarına, limanlara ve iaşe sistemine yapılan yüzyıllık yatırımlarla gerçeğe dönüştü. Ve şehir, önce Roma'nın, sonra Osmanlı'nın imparatorluk iddiasının sembolü hâline geldi; onu terk etmek, o iddiayı terk etmek anlamına geliyordu.
1923'te bu mantığın tersine dönmesi de aynı üç katmanla açıklanabilir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra İstanbul İtilaf devletlerinin işgali altında kalmıştı ve denizden gelen bir saldırıya açıktı; coğrafyanın avantajı bir zafiyete dönüşmüştü. Ankara, Anadolu'nun ortasında, savaş sırasında direnişin merkezi olmuştu. Yeni devlet de, eski imparatorluğun ve saltanatın sembolü olan şehirden kopmak istiyordu. Başkenti taşımak, bu kez yeni bir iddianın ilanıydı. İstanbul'da 1.600 yıl boyunca biriken ne varsa, yani saray, hanedan, halifelik makamı ve imparatorluk bürokrasisi, yeni rejimin geride bırakmak istediği şeylerdi. Coğrafya değişmemişti; değişen, o coğrafyanın ve o birikimin yeni devlet için ne anlama geldiğiydi.
Bugünle bağ — başkent olmayan bir dünya şehri
İstanbul bugün başkent değil, ama Türkiye'nin en kalabalık şehri, ekonomik ve kültürel merkezi. Bu durum, bir şehrin başkentliğini kaybettikten sonra da merkezi rolünü sürdürebileceğini gösteriyor. Şehrin bugünkü dokusunda iki imparatorluğun izleri yan yana duruyor: kara surları, Ayasofya ve sarnıçlar ile Topkapı Sarayı, Süleymaniye ve çarşılar. Başkentlik bir unvan, ama şehri büyük yapan şeylerin, yani konumun, limanın, birikimin ve nüfusun çoğu unvandan bağımsız olarak yaşamaya devam ediyor.
Aynı soru bugün başka ülkelerde de soruluyor: Brasília, Canberra, Abuja ve Astana gibi başkentler, eski ve büyük şehirlerin yerine bilinçli olarak kuruldu. Bir başkent seçmek, hâlâ hem pratik bir karar hem de bir devletin kendini nasıl tanımladığına dair bir beyan. İstanbul'un 1.600 yılı ile Ankara'nın 1923'teki seçimi, bu iki boyutu birlikte gösteren nadir bir örnek.
Birincil kaynak
Bizanslı tarihçi Prokopios, 6. yüzyılın ortasında İmparator Iustinianus'un yapılarını anlatan eserinde şehrin denizle ilişkisini şöyle tarif eder:
Böylece deniz şehrin çevresinde bir çelenk oluşturur; şehrin sınırının geri kalanını, denizin iki kolu arasında kalan ve bu su tacını orada birbirine bağlamaya yetecek büyüklükteki kara oluşturur. Bu koy her zaman sakindir […] Kışın bile, sert rüzgârlar açık denize ve boğaza vursa, gemiler koyun girişine ulaşır ulaşmaz yolun geri kalanını kılavuzsuz sürdürür ve önlemsiz demirler.
Kaynak: Prokopios, Yapılar (De aedificiis), I.5.10–12; H. B. Dewing'in İngilizce çevirisi (Loeb Classical Library, 1940). Türkçe çeviri bizim.
Prokopios'un eseri bir imparatoru övmek için yazıldı; şehrin güzelliği, imparatorun eserlerinin güzelliğiyle birlikte anlatılır. Yine de liman ve deniz hakkındaki gözlemleri, şehri bizzat tanıyan birinin tanıklığıdır.
- Prokopios denizi neden bir «çelenk» ve «taç» imgesiyle anlatıyor? Bu imgeler şehrin hangi özelliğini öne çıkarıyor?
- Metin şehrin hangi pratik avantajını, yani liman ve deniz ulaşımını, doğrudan anlatıyor?
- Övgü amacıyla yazılmış bir metinden coğrafi bilgi alırken nelere dikkat etmek gerekir?
Tarihçiler Tartışıyor
- Cyril Mango (1985) — Konstantinopolis'in erken dönem kentsel gelişimini inceledi ve şehrin büyümesinin kendiliğinden bir ticaret gelişmesi olmaktan çok, imparatorluk sarayının varlığına ve devletin yatırımlarına bağlı olduğunu vurguladı. Ona göre şehri başkent kılan, başkent olmasıydı: saray, bürokrasi ve devlet buğdayı nüfusu çekti, nüfus da şehrin önemini artırdı.
- Halil İnalcık (1969–1970) — Fatih'in İstanbul'u yeniden iskân ve imar politikasını inceledi; farklı din ve kökenlerden nüfusu, Anadolu ve Balkanlar'dan sürgün ve teşvikle, bilinçli olarak şehre yerleştirmenin ve Bizans yapılarını yeni işlevlerle kullanmanın, şehri yeni bir imparatorluk merkezi olarak kurmanın aracı olduğunu gösterdi.
- Doğan Kuban (1996) — İstanbul'un tarihini bir kent tarihi olarak ele aldı; Bizans ve Osmanlı dönemlerini birbirinden kopuk değil, aynı yerin ve aynı coğrafi koşulların üzerinde süren bir birikim olarak okudu. Onun yaklaşımında topografya, su yolları ve eski yapıların yeniden kullanımı, iki dönemi birbirine bağlayan asıl iplerdir.
- Philip Mansel (1995) — 1453'ten 1924'e kadar Osmanlı İstanbul'unu hanedan ile şehir arasındaki ilişki üzerinden anlattı ve şehrin çok dinli, çok dilli yapısının imparatorluk başkentliğinin bir parçası olduğunu savundu.
Bu yorumlar coğrafyanın önemini reddetmiyor ve hiçbiri şehrin konumunu tek başına yeterli bir açıklama saymıyor; ayrıldıkları yer, belirleyici olanın coğrafya mı, yoksa devletin şehre yaptığı bilinçli yatırım ve onu çevreleyen sembolik anlam mı olduğu.
Derine İn
«1.600 yıl» ifadesinin kendisi bir tarihyazımı sorusu. Bu süreyi tek bir sayı olarak anlatmak, Bizans ve Osmanlı dönemlerini bir süreklilik içinde görmek demek. Oysa uzun süre iki dönem ayrı tarihçilik gelenekleri tarafından, farklı dillerde ve farklı sorularla incelendi. Bizans tarihçileri 1453'ü bir son, Osmanlı tarihçileri bir başlangıç olarak gördü. Son yıllarda şehrin tarihini bir bütün olarak okuyan çalışmalar arttı; bu yaklaşım, fethin getirdiği kopuşları küçümsemeden, aynı yerin aynı coğrafi ve altyapı sorunlarıyla nasıl başa çıktığını karşılaştırmaya imkân veriyor.
Nüfus rakamları bu tartışmanın en belirsiz kısmı ve başkentliğin sürekliliğini ölçmek isteyen bir tarihçi için en çok ihtiyaç duyulan veri. Bizans başkentinin 6. yüzyıldaki nüfusu için yüz binlerce kişilik tahminler var, ama bunlar dolaylı kanıtlara, örneğin dağıtılan buğday miktarına ya da kentin alanına dayanıyor. 1453'e gelindiğinde şehrin nüfusunun çok küçüldüğü konusunda anlaşma var; kesin sayı konusunda yok. Osmanlı döneminde tahrir defterleri ve vakıf kayıtları daha iyi veri sağlıyor, ama onlar da vergi mükelleflerini sayıyor, bütün nüfusu değil. Bir tarihçi bu rakamları kullanırken hangi kaynağa ve hangi varsayıma dayandıklarını açıkça söylemek zorunda. Popüler anlatılarda dolaşan kesin sayılar çoğu zaman bu varsayımların üstünü örter.
Başkentlik kavramı da dönemden döneme değişti. Roma ve Bizans'ta başkent, imparatorun ve sarayın yeriydi; imparator seferdeyse de devlet başkentten yönetiliyordu. Osmanlı'da erken dönemde devlet, padişahın ordusuyla birlikte hareket eden bir merkezdi; kalıcı bir başkent fikri zamanla güçlendi. IV. Mehmed'in Edirne'de uzun süre kalması, bu eski hareketli saray geleneğinin bir yansıması olarak da okunabilir. Başkentliği modern bir kavram gibi tek bir yasal statüye indirgemek, bu farkları gözden kaçırır. Bu yüzden «1.600 yıl başkent» ifadesi, aslında farklı biçimlerde merkez olmanın uzun bir dizisini tek bir kelimeyle özetliyor. Tarihçi, bu özetin arkasındaki farklı dönemleri ve farklı merkez olma biçimlerini ayrı ayrı görmek zorunda.
Depremler, yangınlar ve salgınlar da süreklilik sorusunun parçası. Şehir defalarca büyük yıkımlar yaşadı; ama her yıkımdan sonra yeniden inşa edildi. Bu, bir başkentin sürekliliğinin yalnız coğrafyaya değil, bir devletin şehri yeniden kurma kararlılığına ve kaynaklarına bağlı olduğunu gösteriyor. Aynı yıkım, başkent olmayan bir şehirde kalıcı bir terkedilişe yol açabilirdi. Antik dünyanın pek çok büyük kenti, depremden ya da savaştan sonra bir daha eski önemine kavuşamadı.
Son olarak, 1923'teki karar yalnızca güvenlik ve sembol meselesi değildi. Yeni devletin önderleri, Anadolu'nun ortasında yeni bir başkent kurarak ülkenin iç bölgelerini kalkındırmayı ve yeni bir yönetici sınıfı eski İstanbul çevrelerinden ayırmayı da hedefliyordu. Ankara'nın bir başkent olarak inşası, 20. yüzyılın planlı başkent projelerinin erken örneklerinden biri sayılıyor ve TM-213.09'da ayrıca ele alınıyor. İstanbul'un başkentliğinin sona ermesini anlamak, Ankara'nın neden seçildiğini anlamakla birlikte mümkün.
Uzman Notu
Temel literatür
- Cyril Mango, Le développement urbain de Constantinople (IVe–VIIe siècles) (Paris: De Boccard, 1985).
- Doğan Kuban, İstanbul, Bir Kent Tarihi: Bizantion, Konstantinopolis, İstanbul (İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, 1996).
- Halil İnalcık, «The Policy of Mehmed II toward the Greek Population of Istanbul and the Byzantine Buildings of the City», Dumbarton Oaks Papers 23–24 (1969–1970).
- Philip Mansel, Constantinople: City of the World's Desire, 1453–1924 (Londra: John Murray, 1995).
- Paul Magdalino, Constantinople médiévale: Études sur l'évolution des structures urbaines (Paris: De Boccard, 1996).
- Prokopios, Buildings, çev. H. B. Dewing (Cambridge, MA: Loeb Classical Library, 1940).
Arşiv ve kaynak
Prokopios'un Yapılar'ının İngilizce metni açık erişimle LacusCurtius sitesinde yayımlanmıştır. Osmanlı İstanbul'unun nüfus ve vakıf kayıtları Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri ile Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi'nde bulunur. Ankara'yı başkent yapan kanunun metni TBMM Zabıt Cerideleri'nde yer alır.
Açık sorular
- Bizans ve Osmanlı dönemlerinde İstanbul'un iaşe sistemleri, şehrin nüfus kapasitesini nasıl sınırladı ya da genişletti?
- 1204–1261 arasındaki Latin yönetimi, şehrin kentsel dokusunda ve nüfusunda ne ölçüde kalıcı izler bıraktı?
- 1923'teki başkent kararında güvenlik, sembol ve kalkınma hedeflerinin payı birbirinden nasıl ayrıştırılabilir?
Mini sınav
- (Hedef 1) Konstantinopolis hangi yıl imparatorluğun yeni başkenti olarak açıldı? A) 330 B) 476 C) 1204 D) 1453
- (Hedef 1) Şehri yaklaşık bin yıl boyunca karadan gelen saldırılara karşı koruyan savunma sistemi hangisidir? A) Rumeli Hisarı B) II. Theodosius döneminde yapılan kara surları C) Çin Seddi D) Galata Kulesi
- (Hedef 2) 1204–1261 arasında Bizans yönetimi nerede sürdü? A) Trabzon B) İznik C) Selanik D) Roma
- (Hedef 2) Edirne Vakası (1703) hangi sonuca yol açtı? A) Başkentin Edirne'ye taşınması B) Padişahın tahttan indirilmesi ve sarayın İstanbul'a dönmesi C) İstanbul'un işgali D) Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması
- (Hedef 3) 1923'te başkentin Ankara'ya taşınmasının nedenlerinden biri hangisidir? A) İstanbul'un denizden gelecek saldırılara açık olması ve işgal deneyimi B) İstanbul'da su olmaması C) Ankara'nın bir liman olması D) İstanbul'un nüfusunun az olması
Açık uçlu soru
(Hedef 3) İstanbul'u 1.600 yıl başkent tutan etkenlerden biri coğrafyaydı; 1923'te aynı coğrafya başkentin taşınmasının gerekçelerinden biri oldu. Bu çelişkiyi nasıl açıklarsın?
Cevaplar
- A — Konstantin şehri 11 Mayıs 330'da törenle açtı.
- B — 5. yüzyılda II. Theodosius döneminde yapılan kara surları 1204'e kadar karadan zorla aşılamadı.
- B — Dördüncü Haçlı Seferi'nin ardından Bizans yönetimi İznik'te sürdü; şehir 1261'de geri alındı.
- B — İsyan padişahın tahttan indirilmesiyle ve sarayın İstanbul'a dönmesiyle sonuçlandı.
- A — İşgal ve denizden gelebilecek saldırı riski, Anadolu'nun ortasındaki Ankara'yı daha güvenli kıldı.
Bu cevabın ölçütü: coğrafyanın sabit, ama onun anlamının dönemin teknolojisine ve tehditlerine göre değiştiğini söylemek. Surların ve denizin koruma sağladığı bir çağ ile güçlü donanmaların ve işgalin yaşandığı bir çağ arasındaki farkı göstermek; ayrıca sembolik nedenlerin de 1923 kararında rol oynadığını eklemek tam bir cevaptır.
Sonraki bölüme köprü
Bu bölüm İstanbul'un başkentliğinin uzun süresini açıkladı. Şehrin 1.700 yıllık kent tarihi, yani Bizans ve Osmanlı dönemlerinde nasıl büyüyüp değiştiği TM-213.05'te; Konstantinopolis'i neredeyse bin yıl boyunca koruyan savunmanın ayrıntıları ise omurga kursunda DT-113.02'de ele alınıyor.