Öğrenme hedefleri
- Epigrafinin, yani taş, bronz ve başka kalıcı malzemelere yazılmış metinleri inceleyen bilim dalının, tarihçiye ne tür bilgiler sağladığını açıklayabileceksin.
- Ankara'daki Augustus Tapınağı'nın duvarlarındaki Res Gestae yazıtı üzerinden bir yazıtın nasıl bulunduğunu, okunduğunu, tamamlandığını ve yayımlandığını izleyebileceksin.
- Yazıtların, kalıcı olmaları nedeniyle taşıdıkları güç ile yazdıranların amaçlarını yansıtmaları arasındaki gerilimi değerlendirebileceksin.
Okuma metni
Kanca — bir imparatorun Ankara'daki vasiyeti
Ankara'nın eski kent merkezinde, Hacı Bayram Camii'nin hemen yanında, çatısı çoktan çökmüş bir Roma tapınağının duvarları yükselir. Bu yapı, İmparator Augustus ve Roma tanrıçası adına yapılmış bir tapınaktı. Duvarlarında, iki bin yıla yakın bir süredir, Latince ve Yunanca olarak kazınmış uzun bir metin durur: Augustus'un kendi ağzından, hayatı boyunca yaptıklarını anlattığı bir hesap. Metin, «On dokuz yaşındayken kendi kararımla ve kendi paramla bir ordu topladım» diye başlar ve imparatorun seferlerini, onurlarını, halka yaptığı bağışları ve yaptırdığı yapıları tek tek sayar.
Augustus bu metni, MS 14'teki ölümünden önce yazmış ve Roma'daki mezarının önüne dikilecek iki bronz sütuna kazınmasını istemişti. O bronz sütunlar çoktan kayboldu. Ama metnin kopyaları, imparatorluğun eyaletlerinde, özellikle Anadolu'da, taş duvarlara kazındı. Bugün bu metni neredeyse tamamen bilmemizin nedeni, Ankara'daki tapınağın duvarlarının ayakta kalmasıdır. Bu bölüm, bu tür metinleri inceleyen bilime bakıyor: epigrafi, yani taşa yazılanların bilimi.
Bağlam — kalıcı yazılar
Antik dünyada yazıtlar her yerdeydi. Mezar taşları ölenin adını, yaşını ve ailesini kaydediyordu; tapınak duvarları adakları ve bağışları anıyordu; şehir meydanlarındaki taş levhalar yasaları, antlaşmaları, onur kararlarını ve sınır anlaşmalarını herkesin görebileceği biçimde duyuruyordu. Kitaplar ve papirüsler çoğunlukla yok oldu; ama taşa kazınan metinlerin önemli bir kısmı, kırık parçalar hâlinde de olsa, günümüze ulaştı.
Bu yüzden yazıtlar, antik dönem tarihçisi için en önemli kaynaklardan biridir. Edebî eserler, çoğunlukla seçkin yazarların gözünden ve sonraki yüzyıllarda kopyalanarak bize ulaşır. Yazıtlar ise, doğrudan o dönemde, o yerde, çoğu zaman sıradan insanlar tarafından yazdırılmıştır. Bir askerin mezar taşı, bir azatlı kölenin adağı, bir kasabanın vergi kararı, edebî kaynakların hiç anmadığı hayatlara dair bilgi verir.
Ama yazıtların da kendi sınırları vardır. Taşa yazı kazıtmak pahalı bir işti; bu yüzden yazıtlar, bunu karşılayabilecek olanların ve kalıcı bir iz bırakmak isteyenlerin sesini taşır. Amerikalı tarihçi Ramsay MacMullen, 1982'de yayımladığı bir makalede, Roma İmparatorluğu'nda yazıt dikme alışkanlığının belirli yüzyıllarda yükselip sonra azaldığını gösterdi. Bir dönemde yazıt sayısının azalması, nüfusun ya da zenginliğin azaldığını değil, insanların kendilerini taşa yazdırma alışkanlığının değiştiğini gösteriyor olabilir.
Bu gözlem, yazıtları kullanan tarihçiye önemli bir uyarı yapar. Bir bölgeden çok sayıda yazıt çıkması, o bölgenin daha kalabalık ya da daha önemli olduğunu değil, orada taşa yazma alışkanlığının daha güçlü olduğunu gösterebilir. Yazıtlar, bir toplumun kendini nasıl göstermek istediğinin kaydıdır; bu isteğin kendisi de tarihsel bir olgudur ve değişir.
Gelişme — bir yazıtın yolculuğu
Ankara'daki yazıt, Avrupalı bilginlerin dikkatini on altıncı yüzyılda çekti. Habsburg imparatorunun Osmanlı sarayındaki elçisi Ogier Ghiselin de Busbecq, 1555'te Anadolu'dan geçerken tapınağı gördü ve yazıtın bazı kısımlarını adamlarına kopyalattı. Bu kopyalar, Avrupa'da yayımlanarak metnin tanınmasını sağladı. Sonraki yüzyıllarda başka gezginler de yazıtı kopyalamaya çalıştı; ama duvarlara yaslanmış evler ve metnin yıpranmış bölümleri, tam bir okumayı zorlaştırıyordu.
On dokuzuncu yüzyılda epigrafi, sistemli bir bilim dalına dönüştü. Mommsen, 1850'lerde Berlin Bilimler Akademisi'nin desteğiyle, bütün Latince yazıtları bir araya getirmeyi amaçlayan dev bir yayın projesini, Corpus Inscriptionum Latinarum'u başlattı. Bu projede her yazıt, bulunduğu yer, ölçüleri, taşın durumu ve metnin okunuşuyla birlikte kaydediliyordu. Böyle bir yazıt külliyatı, dağınık taşları tek bir kütüphanede buluşturuyor ve tarihçilerin binlerce yazıtı birbiriyle karşılaştırmasını mümkün kılıyordu. Yunanca yazıtlar için de benzer bir külliyat kuruldu; yirminci yüzyılın sonunda ise bu külliyatlar dijital veri tabanlarına aktarılmaya başlandı. Mommsen, Ankara yazıtının da ilk bilimsel edisyonunu hazırladı; 1880'lerde tapınağın duvarlarından alınan alçı kalıplar, onun okuyuşunu önemli ölçüde düzeltmesini sağladı.
Ankara yazıtı tek başına değildi. Aynı metnin Yunanca bir kopyasının parçaları Pisidia bölgesindeki Apollonia'da, bugünkü Uluborlu'da; Latince bir kopyasının parçaları ise yine Pisidia'daki Antiocheia'da, bugünkü Yalvaç yakınlarında bulundu. Bu üç kopya, birbirinin eksiklerini tamamlıyor. Bir yazıtta kırılmış ya da silinmiş bir satır, bir başkasında korunmuş olabiliyor. Epigrafların metni yeniden kurmasının yolu, tam da bu karşılaştırmadır. Tek bir kopyası kalmış bir yazıtta ise bu imkân yoktur ve boşluklar çoğu zaman açık kalır.
Yaygın yanlış«Taşa yazılan bir metin, o dönemin tarafsız ve kesin bir kaydıdır» diye düşünülür.
Oysa yazıtlar, onları yazdıranların amaçlarını taşır. Bir imparatorun ya da bir şehir meclisinin taşa kazıttığı metin, kendini ve kararlarını nasıl hatırlatmak istediğini gösterir; olanın tamamını değil.
Dönüş noktası — taştaki propaganda
Res Gestae bu sorunun mükemmel bir örneğidir. Augustus, iktidara bir iç savaşın sonunda, rakiplerini ortadan kaldırarak gelmişti. Ama metninde bu süreç, cumhuriyeti kurtarmak ve özgürlüğü geri getirmek olarak anlatılır. Metnin otuz dördüncü bölümünde, iç savaşları bitirdikten sonra devleti senatoya ve Roma halkına geri verdiğini, bundan sonra ise nüfuz bakımından herkesi geçtiği hâlde, yetki bakımından meslektaşlarından fazlasına sahip olmadığını yazar.
Yirminci yüzyılda Yeni Zelandalı tarihçi Ronald Syme, 1939'da yayımladığı The Roman Revolution adlı kitabında, Augustus'un iktidarını bu resmî anlatının ötesinde incelemeye girişti. Syme'a göre Augustus'un «cumhuriyetin yeniden kurulması» dediği şey, aslında eski kurumların kabuğu korunarak tek bir adamın ve onun çevresindeki bir ağın iktidarının yerleşmesiydi. Syme, bu anlatıyı çözmek için yazıtları, edebî kaynakları ve Roma seçkinlerinin aile bağlarını birlikte kullandı. Kitap, Avrupa'da diktatörlüklerin yükseldiği bir dönemde yazılmıştı ve bu bağlam, onun siyasi propagandaya duyarlılığını keskinleştirmişti.
Bu, epigrafinin temel bir dersini gösteriyor: bir yazıt, iki düzeyde okunur. Birinci düzeyde, içerdiği bilgiler, yani adlar, tarihler, rakamlar, olaylar değerlendirilir. İkinci düzeyde ise yazıtın kendisi bir olay olarak ele alınır: kim yazdırdı, nereye dikildi, kime hitap ediyordu, neyi söylemeden bıraktı? Ankara'da Augustus'un metninin bir tapınağın duvarlarına kazınması, onun Anadolu'daki yerel seçkinler tarafından tanrısal bir figür olarak onurlandırıldığını ve bu anlatının eyaletlerde de yayılmasının istendiğini gösterir.
Cevap — taşı okumak
Öyleyse epigraflar bir yazıtı nasıl okur? Önce yazıtı bulur, yerini ve durumunu kaydeder. Sonra metnin kopyasını çıkarır: fotoğraflar, ölçekli çizimler ve ıslak kâğıdın taşa bastırılarak harflerin kabartmasının alındığı kâğıt kalıplar bu işin temel araçlarıdır. Ardından harfleri okur, kısaltmaları açar, eksik kısımları başka kopyalarla ve benzer yazıtlarla karşılaştırarak tamamlamaya çalışır. Son olarak metni, hangi harflerin okunduğunu, hangilerinin tamamlandığını açıkça gösteren işaretlerle yayımlar.
Bu işlemin her adımı, bir yorum içerir. Bir satırın eksik kısmını tamamlamak, benzer metinlere dayanan bir tahmindir; bir kısaltmanın açılması, dönemin yazım alışkanlıklarını bilmeyi gerektirir. Bu yüzden iyi bir edisyon, okuru kendi okumalarını denetleyebileceği biçimde bilgilendirir. Ankara yazıtının Latince ve Yunanca iki metninin bir arada bulunması, epigraflara ek bir denetim aracı da sağladı: Latince metnin kırık bir yerindeki anlam, Yunanca çevirisinden izlenebiliyordu. Aynı metnin iki dilde yazılması, imparatorluğun Latince konuşan yöneticileri ile Yunanca konuşan eyalet halkına aynı anda seslenme isteğini de gösterir.
Bugünle bağ — bugün de taşa yazıyoruz
Bugün de kalıcı yazılar dikmeye devam ediyoruz: anıtlara, köprülere, okul binalarının girişlerine, mezar taşlarına. Bir açılış kitabesinde kimin adının yazıldığı, hangi tarihin ve hangi sözün seçildiği, o dönemin önceliklerini ve kimin anılmak istediğini gösterir. Gelecekte bir epigraf, bugünün kitabelerine bakarak bizim neyi önemsediğimizi ve neyi anmayı unuttuğumuzu okuyabilir.
Yaşadığın şehirde bir anıtın, bir çeşmenin ya da bir binanın üzerindeki yazıyı okurken, bir epigraf gibi düşünebilirsin: bu yazıyı kim yazdırdı, kime sesleniyor, ne söylüyor ve ne söylemiyor?
Birincil kaynak
Augustus, Res Gestae'nin otuz dördüncü bölümünde, iç savaşlardan sonra kurduğu düzeni kendi gözünden şöyle anlatır:
In my sixth and seventh consulships, when I had extinguished the flames of civil war, after receiving by universal consent the absolute control of affairs, I transferred the republic from my own control to the will of the senate and the Roman people. For this service on my part I was given the title of Augustus by decree of the senate […], and a golden shield was placed in the Curia Julia whose inscription testified that the senate and the Roman people gave me this in recognition of my valour, my clemency, my justice, and my piety. After that time I took precedence of all in rank, but of power I possessed no more than those who were my colleagues in any magistracy.
Türkçesi: Altıncı ve yedinci konsüllüklerimde, iç savaşın alevlerini söndürdükten ve genel rızayla işlerin mutlak denetimini aldıktan sonra, devleti kendi denetimimden senatonun ve Roma halkının iradesine devrettim. Bu hizmetim karşılığında senato kararıyla bana Augustus unvanı verildi […] ve Curia Iulia'ya, yazısı senatonun ve Roma halkının bunu bana cesaretim, merhametim, adaletim ve dindarlığım için verdiğini belirten altın bir kalkan kondu. O zamandan sonra nüfuz bakımından herkesi geçtim; ama yetki bakımından, herhangi bir makamda meslektaşım olanlardan fazlasına sahip olmadım.
Kaynak: Augustus, Res Gestae Divi Augusti, 34; Frederick W. Shipley'nin İngilizce çevirisi, Loeb Classical Library (London: William Heinemann, 1924), Ankara yazıtına dayanan metin; archive.org. Türkçesi bizim.
- Augustus, devleti «senatoya ve Roma halkına devrettiğini» söylerken hangi olayları anlatmıyor olabilir?
- «Nüfuz» ile «yetki» arasında yaptığı ayrım, Augustus'un iktidarını nasıl sunmak istediğini gösteriyor?
- Bu metnin bir imparatorun kendi yazdığı ve taşa kazıttırdığı bir hesap olması, onu kaynak olarak nasıl okumamızı gerektirir?
Tarihçiler Tartışıyor
- Theodor Mommsen (1883) — Res gestae divi Augusti ex monumentis Ancyrano et Apolloniensi'nin ikinci edisyonunda Ankara ve Apollonia kopyalarını karşılaştırarak metnin bilimsel okumasını kurdu; Latince yazıtları toplayan büyük külliyat projesinin de öncüsüydü.
- Ronald Syme (1939) — The Roman Revolution'da Augustus'un resmî anlatısının ardındaki iktidar ağını çözümledi; «cumhuriyetin yeniden kurulması» söyleminin, tek adam yönetimini meşrulaştıran bir kılıf olduğunu savundu.
- Louis Robert (1961) — Fransız epigraf, tarih yöntemleri üzerine bir ansiklopedi cildinde yazdığı epigrafi bölümünde, yazıtların yalnızca metin olarak değil, bulundukları yer, coğrafya ve yerel toplulukla birlikte okunması gerektiğini savundu; Anadolu yazıtlarının bu tür okumalarında öncülük etti.
- Alison Cooley (2009) — Res Gestae Divi Augusti: Text, Translation, and Commentary'de metnin üç kopyasını yeniden inceledi; yazıtın Roma'daki ve eyaletlerdeki okurlar için ne anlama geldiğini, özellikle Anadolu'daki kopyaların yerel bağlamını tartıştı.
Bu dört çalışma, epigrafinin farklı katmanlarını gösteriyor. Mommsen metni kurdu; Syme metnin ardındaki siyaseti çözdü; Robert yazıtları yerlerine ve topluluklarına bağladı; Cooley ise yazıtın kendisini, farklı yerlerde farklı okurlara seslenen bir iletişim aracı olarak inceledi. Syme ile Cooley arasındaki fark, epigrafinin nasıl geliştiğini de gösteriyor: Syme için yazıt, çözülmesi gereken bir propaganda metniydi; Cooley için ise aynı zamanda farklı toplulukların imparatorla ilişkisini nasıl kurduğunun bir tanığıdır. Tartışma, bir yazıtın hem bilgi hem de eylem olduğunu gösteriyor: bir şey anlatır, ama aynı zamanda bir şey yapar.
Derine İn
Epigrafların metni yayımlarken kullandığı işaretler, okura bir metnin ne kadarının taşta gerçekten okunduğunu, ne kadarının tamamlandığını gösterir. 1930'larda uzmanlar, bu işaretleri standart hâle getirmek için ortak kurallar üzerinde anlaştı; bunlar bugün Leiden kuralları olarak bilinir. Bu kurallara göre köşeli parantez içindeki harfler taşta kaybolmuş ve epigraf tarafından tamamlanmıştır; normal parantez içindekiler, taşta kısaltılmış bir sözcüğün açılımıdır; harfin altındaki nokta ise, harfin okunduğunu ama kesin olmadığını belirtir.
Bu işaretler, epigrafinin dürüstlük ilkesinin görünür hâlidir. Bir okur, bir yazıtın yayımlanmış metnine baktığında, hangi sözcüklerin taşta gerçekten okunduğunu, hangilerinin epigrafın tahmini olduğunu görebilir. Bu, tarihçinin bir yazıta dayanarak bir yargıya varırken, o yargının ne kadar sağlam bir zemine dayandığını değerlendirmesini sağlar. Eksik bir satırın tamamlanmasına dayanan bir yorum, taşta açıkça okunan bir sözcüğe dayanan bir yorumdan daha zayıftır. Epigrafi tarihinde, ünlü bir tamamlamanın yıllarca tartışmasız kabul edildiği, sonra yeni bir parçanın bulunmasıyla yanlış çıktığı pek çok örnek vardır.
Yazıtların tarihlenmesi de ayrı bir beceri gerektirir. Bir yazıtta tarih yazmıyorsa, epigraflar harf biçimlerine, yazım alışkanlıklarına, kullanılan unvanlara ve anılan kişilere bakarak onu tarihlemeye çalışır. Örneğin bir imparatorun unvanları, saltanatı boyunca belirli yıllarda değiştiği için, bir yazıtta hangi unvanların geçtiği ona oldukça kesin bir tarih verebilir. Harf biçimleri ise daha kaba bir tarih verir; çünkü farklı atölyeler ve bölgeler farklı alışkanlıklar sürdürebilir. Taş ustalarının işçiliği de bir ipucudur: aynı atölyeden çıkmış yazıtlar, harflerin oranlarında ve satırların düzeninde ortak özellikler taşır. Bazı epigraflar, bu özellikleri izleyerek belirli bir şehirdeki taş ustalarının atölyelerini ve onların çalıştığı yılları yeniden kurmaya çalıştı.
Son olarak, yazıtların bulunduğu yer, anlamlarının bir parçasıdır. Bir onur yazıtı, şehrin en kalabalık meydanına mı, yoksa bir tapınağın iç duvarına mı dikildiği, kimin tarafından görülmesinin istendiğini gösterir. Bu yüzden yerinden sökülmüş, bir müzeye ya da bir koleksiyona taşınmış, nereden geldiği bilinmeyen bir yazıt, bağlamının önemli bir kısmını yitirmiştir. Bu durum, arkeolojik buluntular için geçerli olan bağlam ilkesinin yazıtlar için de aynen geçerli olduğunu gösterir.
Anadolu, bu açıdan dünyanın en zengin epigrafi alanlarından biridir. Yunanca, Latince, Luvice, Likçe, Frigce, Aramice ve daha sonra Arapça, Farsça ve Türkçe yazıtlar, bu toprakların çok dilli tarihini taşa kazınmış biçimde saklar. Bu yazıtların büyük kısmı hâlâ incelenmeyi bekliyor. Her yıl yapılan yüzey araştırmalarında, köy evlerinin duvarlarına örülmüş, çeşme yalaklarına dönüştürülmüş ya da tarlalarda sürülürken ortaya çıkmış yeni yazıtlar kaydediliyor. Taşların yeniden kullanılması, onları bağlamlarından koparmış olsa da çoğu zaman yok olmaktan korumuştur; bir yazıtı okumak, bazen onu bir ahır duvarının içinde fark etmekle başlar. Epigrafi bu yüzden kütüphane kadar arazi de gerektiren bir bilimdir: epigraf, yazıtı bulduğu yerde, ışığın açısını değiştirerek, harfleri parmak uçlarıyla izleyerek okumaya çalışır.
Uzman Notu
Temel literatür
- Theodor Mommsen, Res gestae divi Augusti ex monumentis Ancyrano et Apolloniensi, 2. baskı (Berlin: Weidmann, 1883).
- Frederick W. Shipley (çev.), Velleius Paterculus: Compendium of Roman History; Res Gestae Divi Augusti (London: William Heinemann, 1924).
- Ronald Syme, The Roman Revolution (Oxford: Clarendon Press, 1939).
- Louis Robert, «Épigraphie», Charles Samaran (ed.), L'histoire et ses méthodes (Paris: Gallimard, 1961).
- Ramsay MacMullen, «The Epigraphic Habit in the Roman Empire», American Journal of Philology 103 (1982), s. 233–246.
- Alison E. Cooley, Res Gestae Divi Augusti: Text, Translation, and Commentary (Cambridge: Cambridge University Press, 2009).
Arşiv ve kaynak
Shipley'nin 1924 çevirisi ile Mommsen'in 1865 ve 1883 edisyonlarının taranmış kopyaları archive.org'dan indirilebiliyor. Ankara'daki tapınak ziyarete açık; Yalvaç'taki Antiocheia kopyasının parçaları Yalvaç Müzesi'nde korunuyor. Latince yazıtların külliyatı Berlin'de sürdürülüyor ve birçok yazıt veri tabanı çevrim içi olarak aranabiliyor.
Açık sorular
- Augustus'un metninin eyaletlerde, özellikle Anadolu'da kopyalanması, merkezî bir emrin mi, yoksa yerel seçkinlerin kendi girişiminin mi sonucuydu?
- Yazıt alışkanlığının yükselişi ve düşüşü, Roma toplumundaki hangi değişimleri yansıtıyor?
- Anadolu'daki henüz yayımlanmamış binlerce yazıt, bölgenin antik tarihine dair bildiklerimizi ne ölçüde değiştirebilir?
Mini sınav
- (Hedef 1) Epigrafi neyi inceler? A) Yalnızca kâğıt üzerindeki el yazmalarını B) Taş, metal gibi dayanıklı malzemelere yazılmış metinleri C) Sikkeleri D) Ağaç halkalarını
- (Hedef 2) Res Gestae'nin en eksiksiz kopyası nerede bulunur? A) Ankara'daki Augustus Tapınağı'nın duvarlarında B) Roma'daki bronz sütunlarda C) Atina'daki bir kütüphanede D) Mısır'daki bir papirüste
- (Hedef 2) Epigraflar, Ankara yazıtının eksik kısımlarını nasıl tamamladı? A) Tahmin ederek, hiçbir kaynağa dayanmadan B) Augustus'un mektuplarından C) Apollonia ve Antiocheia'daki kopyalarla karşılaştırarak D) Sonraki imparatorların yazıtlarından
- (Hedef 3) Ronald Syme, Res Gestae'deki resmî anlatıyı nasıl değerlendirdi? A) Tamamen doğru bir kayıt olarak B) Hiç incelemedi C) Bir şiir olarak D) Tek adam yönetimini meşrulaştıran bir kılıf olarak
- (Hedef 3) Leiden kurallarında köşeli parantez neyi gösterir? A) Taşta kaybolmuş ve epigraf tarafından tamamlanmış harfleri B) Taşta açıkça okunan harfleri C) Metnin çevirisini D) Yazıtın tarihini
Açık uçlu soru
(Hedef 3) Res Gestae'yi iki düzeyde oku: önce içerdiği bilgilerin, yani Augustus'un anlattığı olayların ve unvanların güvenilirliğini değerlendir; sonra yazıtın kendisini bir olay olarak ele al: kim yazdırdı, nereye kazındı, kime hitap ediyordu, neyi söylemeden bıraktı? İki düzeyin birbirini nasıl tamamladığını gerekçeleriyle tartış.
Cevaplar
- B — Epigrafi, dayanıklı malzemelere yazılmış metinleri inceler.
- A — Res Gestae'nin en eksiksiz kopyası Ankara'daki tapınağın duvarlarındadır.
- C — Eksik kısımlar, Apollonia ve Antiocheia kopyalarıyla karşılaştırılarak tamamlandı.
- D — Syme, resmî anlatıyı tek adam yönetimini meşrulaştıran bir kılıf olarak gördü.
- A — Köşeli parantez, taşta kaybolmuş ve epigraf tarafından tamamlanmış harfleri gösterir.
Güçlü bir cevap, Augustus'un anlattığı olayları başka kaynaklarla karşılaştırmanın gerekliliğini belirtir ve metnin iç savaşların şiddetini ve rakiplerin ortadan kaldırılmasını nasıl gölgede bıraktığını gösterir. Ardından yazıtın Roma'da bronza, Anadolu'da tapınak duvarlarına kazınmasının, farklı okurlara aynı imparatorluk anlatısını ulaştırma amacı taşıdığını tartışır.
Sonraki bölüme köprü
Augustus'un yurttaş tacı ve altın kalkanı yalnızca taşta değil, Roma'nın sikkelerinde de görülüyordu; aynı mesaj, cepten cebe dolaşarak imparatorluğun dört bir yanına ulaşıyordu. Sonraki bölüm, bu küçük metal parçalarına bakıyor: bir sikke bir imparatorluk hakkında ne söyler?