Öğrenme hedefleri
- «Tarihten ders çıkarmak» fikrine yönelik farklı görüşleri, Hegel'in kuşkusundan Santayana'nın uyarısına ve günümüz tarihçilerine kadar açıklayabileceksin.
- Tarihsel analojilerin karar vericiler tarafından nasıl kullanıldığını ve kötüye kullanıldığını Münih ve Süveyş örnekleri üzerinden değerlendirebileceksin.
- Bir tarihsel benzetmeyi benzerlikleri ve farkları karşılaştırarak sınayabilecek ve tarihten sorumlu biçimde yararlanmanın ölçütlerini tartışabileceksin.
Okuma metni
Kanca — «bir Mussolini daha»
1956 yazında Mısır'ın lideri Cemal Abdünnasır, Süveyş Kanalı'nı işleten İngiliz-Fransız şirketini millîleştirdiğini ilan etti. Londra'da İngiltere Başbakanı Anthony Eden'in tepkisi sert oldu. Eden, 1930'larda Dışişleri Bakanı olarak Mussolini'nin ve Hitler'in yükselişini yakından izlemiş, Avrupa'nın bu diktatörlere taviz vererek felakete sürüklendiğine inanmıştı. Şimdi Nasır'da, aynı tehlikeyi görüyordu: zamanında durdurulmazsa büyüyecek bir diktatör.
Eden'in gözünde ders açıktı: 1938'de Münih'te Hitler'e verilen taviz, onu durdurmamış, cesaretlendirmişti; aynı hata tekrarlanmamalıydı. Ekim 1956'da İngiltere, Fransa ve İsrail, Mısır'a karşı askerî harekâta girişti. Ama sonuç Eden'in beklediği gibi olmadı: Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği'nin baskısıyla kuvvetler geri çekildi, İngiltere'nin uluslararası itibarı sarsıldı ve Eden birkaç ay sonra istifa etti. Tarihten çıkarıldığı düşünülen bir ders, yeni bir felakete yol açmıştı. Eden'in hatası tarihi hatırlamamak değildi; tersine, onu çok canlı hatırlıyordu. Öyleyse sorun nerede? Geçmiş, bugünün kararlarına nasıl ve ne ölçüde rehberlik edebilir?
Bağlam — iki ünlü cümle
«Tarihten ders çıkarmak» üzerine en sık alıntılanan iki cümle, birbirinin neredeyse tersini söyler. Birincisi, Alman filozof G. W. F. Hegel'e aittir. Hegel, 1820'lerde Berlin'de verdiği ve ölümünden sonra 1837'de yayımlanan tarih felsefesi derslerinde, deneyimin ve tarihin öğrettiği tek şeyin, halkların ve hükümetlerin tarihten hiçbir şey öğrenmediği olduğunu söyledi. Ona göre her dönem kendine özgü koşullar içindeydi ve geçmişteki benzer durumlara başvurmak, bugünün kararlarına yardım etmiyordu.
İkincisi, İspanyol asıllı Amerikalı filozof George Santayana'ya aittir. Santayana, 1905'te yayımlanan The Life of Reason'ın ilk cildinde, geçmişi hatırlayamayanların onu tekrarlamaya mahkûm olduğunu yazdı. Bu cümle, bugün anıtlarda, ders kitaplarında ve siyasetçilerin konuşmalarında sıkça karşımıza çıkar.
Bu bağlam önemlidir. Santayana'nın cümlesi, bireyin ve toplumun deneyimini hatırlamasının önemine dair genel bir gözlemdir; tarihteki belirli olayların belirli dersler verdiğini söylemez. Cümle bağlamından koparılıp bir slogan hâline geldiğinde, «geçmişi bilirsek hatalarını önleriz» gibi basit bir vaade dönüşür.
Gelişme — analojinin çekiciliği ve tehlikesi
Karar vericiler, belirsiz durumlarda geçmişe başvurmaya eğilimlidir. Yeni bir kriz karşısında, «bu, şuna benziyor» demek, zihne bir yol haritası sunar. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında en çok kullanılan tarihsel analoji Münih'ti. 1938'de İngiltere ve Fransa'nın Münih'te Hitler'le yaptıkları anlaşma, Almanya'nın Çekoslovakya'nın bir bölümünü almasına izin vermiş, ama savaşı önleyememişti. Bu deneyimden «saldırgana taviz verilmez» dersi çıkarıldı ve bu ders, sonraki onyıllarda pek çok krizde yeniden kullanıldı.
İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain'in 1930'larda izlediği ve Münih'te doruğa ulaşan yatıştırma politikası, savaştan sonra neredeyse bir hakaret sözcüğüne dönüştü. Oysa dönemin koşulları içinde bu politikanın destekçileri vardı: Birinci Dünya Savaşı'nın yıkımını yaşamış bir kuşak, yeni bir savaştan kaçınmak için her yolu denemek istiyordu; İngiltere'nin silahlanması henüz tamamlanmamıştı; kamuoyunun büyük kısmı barışı savunuyordu. Tarihçiler bugün bu politikanın başarısızlığını tartışmaya devam ediyor; ama «Münih dersi» bir slogan olarak dolaşıma girdiğinde, bu karmaşıklık kayboldu ve geriye yalnızca basit bir kural kaldı. Bir tarihsel olay ne kadar çok ders kaynağı olarak kullanılırsa, o kadar çok sadeleşir.
Amerikalı tarihçi Ernest May, 1973'te yayımladığı bir kitapta, Amerikan dış politikasındaki bu tür analojileri inceledi. May'e göre karar vericiler tarihi sık sık kullanıyordu, ama çoğu zaman kötü kullanıyordu: akıllarına ilk gelen, genellikle kendi gençliklerinde yaşadıkları çarpıcı bir olayı seçiyor, bugünkü durumla arasındaki farkları incelemeden onu bir kalıp gibi uyguluyorlardı. Münih analojisi, bazı durumlarda yerindeydi; ama her uluslararası krizi bir «Münih» olarak görmek, farklı nedenleri ve farklı aktörleri olan olayları aynı kalıba sokmak demekti.
Siyaset bilimci Yuen Foong Khong ise 1992'de, 1965'te ABD'nin Vietnam'daki savaşı tırmandırma kararlarını inceledi. Khong, karar vericilerin Kore ve Münih analojilerini yoğun biçimde kullandığını ve bu analojilerin, alternatiflerin değerlendirilmesini daralttığını gösterdi. Bir analoji, bir durumu tanımlamakla kalmaz, ona uygun cevabı da önceden belirler: bir durum «Münih» ise, cevap direnmektir.
Yaygın yanlış«Tarih tekerrür eder; bu yüzden geçmişteki olayları bilen biri, gelecekte ne olacağını tahmin edebilir» diye düşünülür.
Tarihte benzer örüntüler görülebilir, ama hiçbir durum bir başkasının birebir tekrarı değildir. Geçmiş, geleceği öngörmek için bir formül değil, bugünü daha dikkatli düşünmek için bir karşılaştırma kaynağıdır.
Dönüş noktası — analojiyi sınamak
Ernest May, 1986'da siyaset bilimci Richard Neustadt ile birlikte, karar vericilerin tarihi daha iyi kullanabilmeleri için pratik bir yöntem önerdi. Bu yöntemin merkezinde basit bir alıştırma vardı: bir tarihsel analoji akla geldiğinde, bir kâğıdın ortasına bir çizgi çekip bir yanına iki durum arasındaki benzerlikleri, öbür yanına farkları yazmak. Bu alıştırma, analojinin gücünü ölçmenin ve ondan otomatik olarak bir sonuç çıkarmayı engellemenin yoluydu. Benzerlikler ve farklar yan yana yazıldığında, analojinin yalnızca bir yönden işlediği, öbür yönlerde ise yanıltıcı olabileceği görülür.
Süveyş örneğine bu alıştırmayı uygulayalım. Benzerlikler: Nasır da, Mussolini gibi, milliyetçi bir söylemle iktidara gelmiş ve bir uluslararası anlaşmayı tek taraflı olarak değiştirmişti. Farklar: Mısır, 1930'ların Almanya'sı gibi büyük bir askerî güç değildi; Nasır'ın hedefi, komşu ülkeleri fethetmek değil, ülkesinin kaynakları üzerinde denetim kurmaktı; ve 1956'nın dünyası, sömürge imparatorluklarının çözüldüğü, iki süper gücün ağırlığının belirleyici olduğu bir dünyaydı. Farklar sütunu dolduğunda, Münih analojisinin Süveyş'e ne kadar zayıf uyduğu görülür.
Bu alıştırmanın değeri, tarihi bir kural kitabı gibi değil, bir düşünme aracı gibi kullanmasındadır. Tarih, «şunu yap» demez; ama «şunları sormayı unutma» diyebilir.
Aynı dönemde Neustadt ve May, bir başka yararlı alışkanlık da önerdiler: bir krizde karar vermeden önce, durumu «bilinenler», «belirsiz olanlar» ve «varsayılanlar» diye üç sütuna ayırmak. Süveyş'te Eden'in varsayımları, yani Nasır'ın Hitler gibi yayılmacı olduğu ve Amerika Birleşik Devletleri'nin sonunda İngiltere'yi destekleyeceği, bilinenler sütununa yazılmış gibi davranılıyordu. Bu iki varsayımın ikisi de yanlış çıktı. Tarihin kötüye kullanımı, çoğu zaman kötü niyetten değil, varsayımların bilgi sanılmasından doğar.
Cevap — dersler değil, sorular
Öyleyse tarihten ders çıkarılabilir mi? Hegel'in kuşkusu ile Santayana'nın uyarısı arasında bir yol var. Tarih, belirli durumlara uygulanacak hazır reçeteler vermez; bu anlamda Hegel haklıdır. Ama tarih, insan davranışının, kurumların ve krizlerin çok çeşitli örneklerini sunar; bu örnekler, bugünün durumlarını daha geniş bir perspektiften görmeyi, daha iyi sorular sormayı ve olası sonuçları daha dikkatli düşünmeyi sağlar; bu anlamda Santayana'nın cümlesinin içinde bir doğruluk payı vardır.
Önceki bölümdeki Nightingale örneği, tarihten ders çıkarmanın en verimli biçimini gösteriyor: Nightingale, geçmişi bir benzetme olarak değil, dikkatle toplanmış verilerle incelenmiş bir deneyim olarak kullandı. Çıkardığı ders, «savaşlar hep böyle olur» değil, «bu koşullar bu ölümlere yol açtı; koşullar değişirse sonuç değişebilir» biçimindeydi. Tarihten ders çıkarmak, çoğu zaman bir olayın genel bir yasasını bulmak değil, bir mekanizmayı anlamaktır. Mekanizma bilgisi, koşullar değiştiğinde de işe yarar; çünkü neyin neye yol açtığını söyler, ne yapılması gerektiğini değil.
Bugünle bağ — «tarih tekerrürden ibarettir» mi?
Türkçede sık duyulan «tarih tekerrürden ibarettir» sözü, tarihin kendini tekrar ettiğini söyler. Bu dizinin boyunca gördüğümüz her şey, bu sözü dikkatle ele almayı gerektiriyor: olayların tek bir nedeni yoktur, aynı olay farklı bakış açılarından farklı görünür, bireyler ve koşullar birlikte etkilidir, şans rol oynar ve rakamlar yanıltabilir. Bu karmaşıklık içinde, hiçbir olay bir başkasının tam tekrarı olamaz.
Bir tartışmada birinin «bu tıpkı şuna benziyor» dediğini duyduğunda, Neustadt ve May'in alıştırmasını yapabilirsin: benzerlikler neler, farklar neler? Bu basit soru, tarihi bir silah olarak kullanmak yerine bir düşünme aracı olarak kullanmanın başlangıcıdır.
Birincil kaynak
G. W. F. Hegel, tarih felsefesi derslerinin girişinde, tarihin «ahlaki öğretileri» ve devlet adamlarına verdiği derslerle ilgili yaygın beklentiyi şöyle eleştirir:
Rulers, Statesmen, Nations, are wont to be emphatically commended to the teaching which experience offers in history. But what experience and history teach is this—that peoples and governments never have learned anything from history, or acted on principles deduced from it. Each period is involved in such peculiar circumstances, exhibits a condition of things so strictly idiosyncratic, that its conduct must be regulated by considerations connected with itself, and itself alone. Amid the pressure of great events, a general principle gives no help. It is useless to revert to similar circumstances in the Past.
Türkçesi: Hükümdarlara, devlet adamlarına ve uluslara, deneyimin tarihte sunduğu öğretiye kulak vermeleri ısrarla tavsiye edilir. Ama deneyimin ve tarihin öğrettiği şudur: halklar ve hükümetler tarihten hiçbir şey öğrenmemiş ya da ondan çıkarılmış ilkelere göre davranmamıştır. Her dönem öylesine kendine özgü koşullar içindedir, öylesine yalnızca kendine ait bir durum sergiler ki, davranışı yalnızca kendisiyle ilgili düşüncelere göre düzenlenmelidir. Büyük olayların baskısı altında genel bir ilke hiçbir yardım sağlamaz. Geçmişteki benzer durumlara başvurmak yararsızdır.
Kaynak: G. W. F. Hegel, Vorlesungen über die Philosophie der Geschichte (Berlin, 1837), Giriş; J. Sibree'nin İngilizce çevirisi, Lectures on the Philosophy of History (ilk baskı London: Henry G. Bohn, 1857), archive.org. Türkçesi bizim.
- Hegel'e göre halklar ve hükümetler neden tarihten ders çıkaramaz?
- «Büyük olayların baskısı altında genel bir ilke hiçbir yardım sağlamaz» cümlesi, Eden'in Süveyş kararına nasıl uygulanabilir?
- Hegel'in bu görüşü, tarihin hiçbir işe yaramadığı anlamına mı geliyor? Gerekçelendir.
Tarihçiler Tartışıyor
- Ernest May (1973) — "Lessons" of the Past'ta Amerikan dış politikasında karar vericilerin tarihsel analojileri nasıl kullandığını inceledi; genellikle akla ilk gelen çarpıcı benzetmeyi seçtiklerini ve farkları incelemediklerini gösterdi.
- Richard Neustadt ve Ernest May (1986) — Thinking in Time'da karar vericilerin tarihi daha dikkatli kullanabilmeleri için benzerlikleri ve farkları yan yana yazmak gibi pratik yöntemler önerdiler.
- Yuen Foong Khong (1992) — Analogies at War'da 1965 Vietnam kararlarını inceleyerek Kore ve Münih analojilerinin karar vericilerin seçeneklerini nasıl daralttığını gösterdi.
- Margaret MacMillan (2009) — The Uses and Abuses of History'de tarihin siyasette ve kamusal tartışmada hem aydınlatıcı hem de tehlikeli biçimde kullanılabildiğini, iyi bir tarih bilgisinin kolay benzetmelere karşı bir panzehir olduğunu savundu.
Bu dört çalışma, «tarihten ders çıkarılabilir mi» sorusunu felsefi bir tartışmadan pratik bir soruna dönüştürüyor. May ve Khong, analojilerin nasıl kötüye kullanıldığını belgeliyor; Neustadt ve May bunu önlemek için yöntemler öneriyor; MacMillan ise tarihin kamusal kullanımlarına dair genel bir çerçeve sunuyor. MacMillan'ın kitabı, özellikle ulusal tarihlerin kimlik siyaseti için nasıl seçici biçimde kullanıldığına ve tarihçilerin kamusal tartışmalarda karmaşıklığı savunma sorumluluğuna dikkat çekiyor. Ortak sonuç, tarihin reçete değil, düşünme malzemesi olarak kullanılması gerektiğidir. Bu yaklaşım Hegel'in kuşkusunu da, Santayana'nın uyarısını da kısmen doğrular: tarih doğrudan ders vermez, ama iyi kullanıldığında daha iyi düşünmeyi sağlar.
Derine İn
Tarihten ders çıkarmanın farklı biçimleri arasında bir ayrım yapmak yararlıdır. Bunlardan ilki, doğrudan analojidir: «bu durum şuna benziyor, o zaman şöyle yapılmıştı, şimdi de öyle yapılmalı.» Bu, en yaygın ve en riskli biçimdir; çünkü iki durum arasındaki farkları gözden kaçırmaya çok elverişlidir.
İkincisi, mekanizma arayışıdır: «bu tür koşullar, genellikle şu tür sonuçlara yol açar.» Bu biçim, tek bir benzetmeye değil, birçok örneğin karşılaştırılmasına dayanır. Örneğin, pek çok tarihsel örnekte kıtlıkların yalnızca gıda eksikliğinden değil, gıdaya erişimin dağılımından kaynaklandığını görmek, bugünün kıtlıklarını anlamaya yardımcı olabilir. Bu tür dersler, bir olaydan değil, olayların karşılaştırılmasından çıkar.
Üçüncüsü, perspektif kazanmadır. Tarih, bugünün sorunlarının yeni olmadığını, benzer sorunlarla başka toplumların nasıl baş ettiğini, hangi çözümlerin denendiğini ve hangi beklenmedik sonuçların ortaya çıktığını gösterir. Bu, somut bir karar reçetesi değil, bir tür düşünsel olgunluktur: kendi zamanını mutlak ve benzersiz sanmamak, ama onu geçmişin tam bir tekrarı olarak da görmemek.
Dördüncüsü, yöntem dersidir. Bu dizide öğrendiğimiz her şey, yani çoklu nedenleri aramak, belgeleri eleştirmek, bakış açılarını karşılaştırmak, bireyler ile koşulları birlikte düşünmek, karşı-olguları disiplinli kullanmak, şansı hesaba katmak ve rakamları sorgulamak, tarihten çıkarılabilecek belki de en kalıcı derslerdir. Bu dersler, geçmişin içeriğinden çok, geçmişi düşünme biçiminden gelir. Bir öğrenci Süveyş'in ya da Münih'in ayrıntılarını unutabilir; ama bir benzetmeyle karşılaştığında farkları sormayı, bir rakamla karşılaştığında kaynağını sormayı öğrendiyse, tarih ona kalıcı bir şey bırakmış demektir. Tarihçilerin çoğunun «tarihten ne öğrenilir» sorusuna verdiği en dürüst cevap da budur: olaylardan çok, olaylara nasıl bakılacağı.
Bu dört biçim, tarihin hangi anlamda «öğretici» olduğunu daha açık görmeyi sağlar. Hegel'in reddettiği, büyük ölçüde birincisiydi: doğrudan analojiyle çıkarılan, hazır davranış kuralları. Neustadt ve May'in önerisi ise birinciyi ikinci ve dördüncüyle dengelemekti: bir analoji akla geldiğinde onu hemen uygulamak yerine, mekanizmasını sormak ve yöntemli biçimde sınamak.
Son olarak, tarihin ders olarak kullanılmasının bir sorumluluk boyutu da vardır. Tarih, siyasi amaçlar için seçici biçimde kullanıldığında, düşmanlıkları besleyebilir, savaşları meşrulaştırabilir ya da acıları unutturabilir. Tarihçinin görevi, tarihi bu tür kullanımlara karşı korumak ve kamusal tartışmalarda karmaşıklığı hatırlatmaktır.
Bunun için tarihçinin elinde birkaç somut araç var. Birincisi, bir benzetmenin hangi kaynağa dayandığını sormaktır: «Münih» diyen biri, Münih hakkında ne biliyor, bilgisi hangi kitaplardan, hangi anlatılardan geliyor? İkincisi, benzetmenin dışarıda bıraktığı örnekleri aramaktır: taviz vermenin işe yaradığı durumlar da tarihte var mı? Üçüncüsü, benzetmenin kimin işine yaradığını sormaktır: bir analoji, belirli bir kararı zaten vermiş birinin o kararı gerekçelendirmesi için mi, yoksa gerçekten bir durumu anlamak için mi kullanılıyor? Bu sorular, tarihi bir tartışmayı kapatmak için değil, onu açmak için kullanmanın yoludur.
Uzman Notu
Temel literatür
- G. W. F. Hegel, Vorlesungen über die Philosophie der Geschichte (Berlin: Duncker und Humblot, 1837).
- George Santayana, The Life of Reason, c. 1, Reason in Common Sense (New York: Charles Scribner's Sons, 1905).
- Ernest R. May, "Lessons" of the Past: The Use and Misuse of History in American Foreign Policy (New York: Oxford University Press, 1973).
- Richard E. Neustadt ve Ernest R. May, Thinking in Time: The Uses of History for Decision-Makers (New York: Free Press, 1986).
- Yuen Foong Khong, Analogies at War: Korea, Munich, Dien Bien Phu, and the Vietnam Decisions of 1965 (Princeton: Princeton University Press, 1992).
- Margaret MacMillan, The Uses and Abuses of History (London: Profile Books, 2009).
Arşiv ve kaynak
Santayana'nın kitabının tam metni Gutenberg'de, Hegel'in Sibree çevirisinin on dokuzuncu ve yirminci yüzyıl baskıları ise İnternet Arşivi'nin tarama koleksiyonunda bulunuyor. Süveyş Krizi'ne ilişkin İngiliz kabine tutanakları ve dışişleri yazışmaları, Londra yakınlarındaki Kew'de bulunan Ulusal Arşivler'de araştırmacılara açık.
Açık sorular
- Karar vericilerin tarihsel analojileri daha dikkatli kullanmasını sağlamanın kurumsal bir yolu var mı?
- Tarih eğitimi, bireylerin kamusal tartışmalardaki kolay benzetmelere karşı daha dirençli olmasını sağlıyor mu?
- Bir toplumun geçmişten çıkardığı «dersler», o toplumun kolektif belleğinin mi, yoksa tarihçilerin araştırmasının mı ürünüdür?
Mini sınav
- (Hedef 1) Hegel'e göre deneyimin ve tarihin öğrettiği şey nedir? A) Halkların ve hükümetlerin tarihten hiçbir şey öğrenmediği B) Tarihin her zaman tekerrür ettiği C) Geçmişin geleceği kesin olarak belirlediği D) Büyük adamların tarihi yaptığı
- (Hedef 1) Santayana'nın ünlü cümlesi, özgün bağlamında neyle ilgilidir? A) Savaşların nedenleriyle B) İlerlemenin deneyimi hafızada tutabilmeye dayanmasıyla C) Ekonomik krizlerle D) Tarih eğitiminin müfredatıyla
- (Hedef 2) Anthony Eden, 1956 Süveyş Krizi'nde hangi tarihsel analojiyi kullandı? A) Kore Savaşı'nı B) Vietnam Savaşı'nı C) 1930'larda diktatörlere verilen tavizleri ve Münih'i D) Kırım Savaşı'nı
- (Hedef 2) Yuen Foong Khong'un Vietnam kararları üzerine yaptığı çalışma neyi gösterdi? A) Analojilerin hiç kullanılmadığını B) Kararların yalnızca ekonomik nedenlere dayandığını C) Analojilerin her zaman doğru sonuç verdiğini D) Kore ve Münih analojilerinin karar vericilerin seçeneklerini daralttığını
- (Hedef 3) Neustadt ve May'in tarihsel analojileri sınamak için önerdiği yöntem nedir? A) Benzerlikleri ve farkları yan yana yazıp karşılaştırmak B) En eski analojiyi seçmek C) Analojileri tamamen reddetmek D) Yalnızca benzerliklere odaklanmak
Açık uçlu soru
(Hedef 3) Güncel bir tartışmada ya da tarihte kullanılmış bir tarihsel analojiyi seç. Neustadt ve May'in yöntemini uygulayarak iki durum arasındaki benzerlikleri ve farkları sırala. Bu analojinin ne ölçüde yerinde olduğunu ve ondan hangi tür bir ders çıkarılabileceğini ya da çıkarılamayacağını gerekçeleriyle tartış.
Cevaplar
- A — Hegel, halkların ve hükümetlerin tarihten hiçbir şey öğrenmediğini söyler.
- B — Santayana'nın cümlesi, ilerlemenin deneyimi hafızada tutabilmeye dayandığı fikriyle ilgilidir.
- C — Eden, Nasır'ı 1930'ların diktatörlerine benzetti ve Münih'te verilen tavizi örnek aldı.
- D — Khong, Kore ve Münih analojilerinin seçenekleri daralttığını gösterdi.
- A — Neustadt ve May, benzerlikleri ve farkları yan yana yazmayı önerdi.
Güçlü bir cevap, analojiyi kuran kişinin amacını ve bağlamını belirler; benzerlikleri ve farkları dengeli biçimde sıralar; farkların analojinin önerdiği sonucu nasıl değiştirdiğini gösterir ve tarihin doğrudan bir reçete değil, bir düşünme aracı olarak nasıl kullanılabileceğini tartışır.
Serinin sonu
Bu bölümle «Tarihçi Gibi Düşünmek» kursu sona eriyor. Kurs, bir olayın tek nedeni olup olmadığı sorusuyla açıldı; süreklilik ile değişimi, anakronizmi, belgelerin güvenilirliğini, bakış açısını, bireylerin ve büyük güçlerin rolünü, karşı-olgusal düşünceyi, şansı ve rakamları sırayla ele aldı; burada da tarihin reçete değil, daha iyi sorular sormanın bir yolu olduğu sonucuyla kapanıyor. Programda sırada «Tarihin Yardımcı Bilimleri» kursu var; onun ilk bölümü, yazılı belgelerin sustuğu yerde tarihçinin başvurduğu en eski kaynağa, toprağa bakıyor: arkeologlar toprağı nasıl okur?