Öğrenme hedefleri
- Tarihsel düşünmede süreklilik ve değişim kavramlarını tanımlayabilecek, bir dönemin hangi yönlerinin değişip hangilerinin sürdüğünü ayırt edebileceksin.
- Büyük kopuş olarak görülen olayların arkasındaki süreklilikleri ve eski görünen geleneklerin arkasındaki yenilikleri örneklerle açıklayabileceksin.
- Bir dönüm noktası iddiasını, farklı alanlarda ve farklı hızlarda gerçekleşen değişimleri hesaba katarak değerlendirebileceksin.
Okuma metni
Kanca — devrimin miras aldığı şey
1856'da Fransız düşünür Alexis de Tocqueville, Fransız Devrimi üzerine yazdığı bir kitapta okurlarını şaşırtan bir iddiada bulundu. Döneminin bir hatibi, Fransa'nın merkeziyetçi yönetim düzenini «Avrupa'nın bize imrendiği, Devrim'in hayranlık verici eseri» olarak övmüştü. Tocqueville, merkeziyetçiliğin gerçekten hayranlık verici bir eser olabileceğini kabul etti; ama bunun Devrim'in eseri olduğunu reddetti. Ona göre merkezî yönetim, Eski Rejim'in, yani devrimden önceki monarşinin bir ürünüydü; hatta monarşinin, Devrim'i atlatabilen tek kurumuydu.
Bu iddia, Fransız Devrimi'ni geçmişle tam ve kesin bir kopuş olarak gören, o dönemde çok yaygın olan anlatıyı sarsıyordu. Devrim, kralı devirmiş, soyluların ayrıcalıklarını kaldırmış, yeni bir takvim, yeni bir bayrak ve yeni bir yurttaşlık kurmuştu. Ama devletin taşrayı yönetme biçimi, yani kararların başkentte alınıp memurlar aracılığıyla ülkenin dört bir yanına ulaştırılması, eskisinin devamıydı. Bu bölüm, tarihçinin her dönemde sorması gereken ikiz soruyu soruyor: ne değişti ve ne aynı kaldı?
Bağlam — iki kavram, bir mercek
Tarih kitapları çoğu zaman değişimi anlatır: savaşlar, devrimler, icatlar, fetihler, hükümdarların tahta çıkışları ve düşüşleri. Değişim göze çarpar, belgelere geçer, anılır. Süreklilik ise çoğu zaman sessizdir ve bu yüzden kolayca gözden kaçar. Bir köylünün tarlasını sürme biçimi, bir ailenin evlenme âdetleri ya da bir kentin çarşısındaki alışverişin düzeni, yüzyıllar boyunca pek az değişmiş olabilir; ama bu değişmeyen şeyler, kronikçilerin dikkatini nadiren çekti.
Bu yüzden tarihçinin önemli görevlerinden biri, gürültülü değişimlerin arkasındaki sessiz süreklilikleri görmektir. Aynı şekilde, eski ve değişmez görünen şeylerin aslında yakın zamanda ortaya çıkmış olabileceğini de fark etmek gerekir. İki yönlü bir dikkat: değişim sanılanın içindeki sürekliliği, süreklilik sanılanın içindeki değişimi görmek.
Gelişme — değişmeyen aile, yeni gelenek
Bu iki yönlü dikkatin iyi bir örneği, İngiliz tarihçi Peter Laslett'in çalışmalarıdır. 1950'lere gelinceye dek hem araştırmacıların hem de sıradan okurların çoğu, sanayi öncesi toplumlarda insanların büyük, çok kuşaklı ailelerde yaşadığını, çekirdek ailenin ise sanayileşmenin ve kentleşmenin bir ürünü olduğunu düşünüyordu. Laslett ve arkadaşları, on altıncı yüzyıldan itibaren İngiliz köylerinin kilise kayıtlarını ve nüfus listelerini inceleyerek bu varsayımı sınadı. Sonuç şaşırtıcıydı: sanayi öncesi İngiltere'de de hanelerin çoğu görece küçüktü ve çoğunlukla anne, baba ve çocuklardan oluşuyordu. Sanayileşme pek çok şeyi değiştirmişti; ama İngiliz hane yapısı, bu değişimden önce de benzer bir biçimdeydi. Bu bulgu, yalnızca aile tarihini değil, sanayileşmenin nedenleri üzerine düşünmeyi de etkiledi: bazı araştırmacılar, küçük ve hareketli çekirdek ailelerin, insanların iş bulmak için kentlere göç etmesini kolaylaştırmış olabileceğini öne sürdü.
Tersi yönde bir örnek, «icat edilmiş gelenekler»dir. İngiliz tarihçiler Eric Hobsbawm ve Terence Ranger'ın 1983'te derlediği bir kitap, çok eski olduğu sanılan pek çok geleneğin aslında 1700'lerin sonu ile 1900'lerin başı arasında ortaya çıktığını gösterdi. Kraliyet törenleri, ulusal bayramlar, milli giysiler ve marşlar, çoğu zaman yeni kurulan devletlerin ve yükselen milliyetçiliklerin ihtiyaçlarına göre yaratılmış, ama «kadim» bir geçmişe dayanıyormuş gibi sunulmuştu.
Aynı kitapta İngiliz tarihçi Hugh Trevor-Roper, İskoçya'nın kuzeyindeki Yaylalar'a özgü sayılan bazı geleneklerin, örneğin her klana ait farklı desenli ekose kumaşların, büyük ölçüde on sekizinci yüzyılın sonu ile on dokuzuncu yüzyılın başında biçimlendiğini savundu. Bu iddialar sonradan bazı araştırmacılarca ayrıntıda tartışıldı; ama genel fikir, yani süreklilik iddiasının kendisinin tarihsel bir inşa olabileceği, tarih yazımında kalıcı bir etki bıraktı.
Bu örnek, bir geleneğin «eski» görünmesinin, onun gerçekten eski olduğu anlamına gelmediğini gösteriyor. Ama tersine, bir geleneğin yeni olması, onu önemsiz kılmaz: on dokuzuncu yüzyılda biçimlenen İskoç simgeleri, bugün milyonlarca insan için gerçek bir kimlik anlamı taşıyor. Tarihçinin işi, bu simgeleri küçümsemek değil, nasıl ve neden ortaya çıktıklarını açıklamaktır.
Dönüş noktası — kopuş mu, süreklilik mi?
Süreklilik ve değişim tartışması, en çok büyük dönüm noktaları söz konusu olduğunda keskinleşir. Türkiye'nin kendi tarihinde de benzer bir tartışma var: 1923'te kurulan Cumhuriyet, Osmanlı İmparatorluğu'ndan tam bir kopuş muydu, yoksa onun son döneminde başlayan dönüşümlerin bir devamı mı?
Uzun süre yaygın olan anlatı, Cumhuriyet'i Osmanlı geçmişiyle kesin bir kopuş olarak sundu: saltanat ve hilafet kaldırıldı; başkent İstanbul'dan Ankara'ya taşındı; yeni bir hukuk, yeni bir yazı ve yeni bir kimlik kuruldu. Hollandalı tarihçi Erik Jan Zürcher ise, bu değişimlerin önemini kabul etmekle birlikte, Cumhuriyet'in kurucu kadrolarının, düşüncelerinin ve kurumlarının önemli bir kısmının Osmanlı'nın son döneminden, özellikle Jön Türkler ve İttihat ve Terakki döneminden geldiğini vurguladı. Ona göre 1908'den 1950'ye uzanan dönem, tek bir kesintisiz modernleşme süreci olarak da okunabilirdi. Örneğin Cumhuriyet'in ilk kuşak yöneticilerinin pek çoğu, Osmanlı'nın son döneminde askerî ve mülki okullarda yetişmiş, Balkan ve Birinci Dünya savaşlarında görev yapmış subaylar ve bürokratlardı. Onların modernleşme, merkezî devlet ve ulus anlayışları, bu Osmanlı deneyiminin içinde biçimlenmişti.
Bu yorum, 1923'ün önemini küçültmez. Cumhuriyet'in getirdiği siyasi ve hukuki değişimler, pek çok alanda gerçekten köklüydü. Ama değişimi ve sürekliliği birlikte görmek, bu dönemi daha zengin ve daha gerçekçi biçimde anlamamızı sağlar.
Yaygın yanlış«Büyük olaylar her şeyi bir anda değiştirir» diye düşünülür.
Bir devrim ya da bir rejim değişikliği, siyasi yapıyı hızla değiştirebilir; ama gündelik hayat, aile yapısı, dil, dinî pratikler ve yönetim alışkanlıkları çoğu zaman çok daha yavaş değişir. Aynı olay, bazı alanlarda keskin bir kopuş, bazı alanlarda ise sürekliliğin devamı olabilir.
Cevap — farklı hızlarda akan zaman
Öyleyse bir dönemden ötekine ne değişir, ne aynı kalır? Cevap, hangi alana baktığımıza bağlıdır. Siyaset hızlı değişebilir: bir yılda bir rejim yıkılıp yenisi kurulabilir. Hukuk, eğitim ve yönetim kurumları, birkaç on yıl içinde dönüşebilir. Ama dil, din, aile yapısı ve gündelik alışkanlıklar, çoğu zaman kuşaklar boyunca yavaş değişir. Alman tarihçi Reinhart Koselleck, bu farklı hızları «zaman katmanları» olarak düşünmeyi önerdi: aynı anda yaşayan insanlar, farklı hızlarda değişen katmanların içinde yaşar.
Tarihçinin işi, bu katmanları birbirinden ayırmak ve hangisinde ne kadar değişim olduğunu ölçmektir. Tocqueville'in yüz yıldan fazla önce Fransız Devrimi'nde gördüğü de buydu: siyasi katman kökten değişmiş, ama yönetim katmanı büyük ölçüde sürmüştü. Bir dönüm noktası, bütün katmanlarda aynı anda gerçekleşen bir kopuş değil, bazı katmanlarda hızlı, bazılarında yavaş bir değişimin bileşimidir.
Bugünle bağ — neyin eski, neyin yeni olduğunu sormak
Bugün bize «her zaman böyleydi» diye sunulan pek çok şey, bir gelenek, bir kural ya da bir kimlik, aslında görece yakın zamanda ortaya çıkmış olabilir. Tersine, «tamamen yeni» diye sunulan bir değişim de, eski alışkanlıkların yeni bir kılığa girmiş hâli olabilir.
Tarihçinin bu iki yönlü sorusu, yalnızca tarih kitaplarında değil, gündelik hayatta da işe yarar: bir şeyin gerçekten ne kadar eski ya da ne kadar yeni olduğunu sormak, onun hakkında verilen hükümleri daha dikkatli değerlendirmemizi sağlar. Süreklilik ve değişim, tarihi anlamanın olduğu kadar, bugünü anlamanın da bir aracıdır.
Birincil kaynak
Fransız düşünür Alexis de Tocqueville, 1856'da yayımlanan Eski Rejim ve Devrim'in ikinci kitabının ikinci bölümüne şöyle başlar:
At a period when political assemblies still existed in France, I once heard an orator, in speaking of administrative centralisation, call it, 'that admirable achievement of the Revolution which Europe envies us.' I will concede the fact that centralisation is an admirable achievement; I will admit that Europe envies us its possession, but I maintain that it is not an achievement of the Revolution. On the contrary, it is a product of the former institutions of France, and, I may add, the only portion of the political constitution of the monarchy which survived the Revolution, inasmuch as it was the only one that could be made to adapt itself to the new social condition brought about by that Revolution.
Türkçesi: Fransa'da siyasi meclislerin henüz var olduğu bir dönemde, bir hatibin idari merkeziyetçilikten söz ederken ona «Devrim'in Avrupa'nın bize imrendiği hayranlık verici eseri» dediğini duymuştum. Merkeziyetçiliğin hayranlık verici bir eser olduğunu kabul ediyorum; Avrupa'nın ona sahip olduğumuz için bize imrendiğini de kabul ediyorum; ama onun Devrim'in eseri olmadığını savunuyorum. Tersine, o Fransa'nın eski kurumlarının bir ürünüdür; hatta ekleyebilirim ki, monarşinin siyasi yapısının Devrim'i atlatan tek parçasıdır, çünkü Devrim'in getirdiği yeni toplumsal duruma uyum sağlayabilen tek parça oydu.
Kaynak: Alexis de Tocqueville, L'Ancien Régime et la Révolution (Paris, 1856), II. kitap, 2. bölüm; Henry Reeve'in İngilizce çevirisi, The State of Society in France Before the Revolution of 1789 (Londra: John Murray, 1888), Project Gutenberg. Türkçesi bizim.
- Tocqueville, merkeziyetçiliğin kökenine dair hangi yaygın görüşe itiraz ediyor?
- Ona göre merkeziyetçilik neden Devrim'i atlatabildi?
- Tocqueville'in iddiası, Devrim'i bir «kopuş» olarak görmenin sınırları hakkında ne söylüyor?
Tarihçiler Tartışıyor
- Peter Laslett (1965) — The World We Have Lost'ta sanayi öncesi İngiltere'de büyük, çok kuşaklı ailelerin yaygın olduğu varsayımını nüfus kayıtlarıyla sınadı; çekirdek ailenin sanayileşmeden önce de yaygın olduğunu göstererek, değişim sanılan bir alandaki sürekliliği ortaya koydu.
- Reinhart Koselleck (1979) — Vergangene Zukunft'ta tarihsel zamanın tek bir akış değil, farklı hızlarda değişen katmanlardan oluştuğunu savundu; aynı anda yaşayan insanların farklı «zamanlarda» yaşayabileceğini vurguladı.
- Eric Hobsbawm ve Terence Ranger (1983) — Derledikleri The Invention of Tradition'da çok eski sanılan pek çok geleneğin aslında yakın dönemde, özellikle modern devletlerin ve milliyetçiliklerin ihtiyaçlarına göre yaratıldığını gösterdiler; süreklilik iddiasının kendisini bir tarihsel inşa olarak incelediler.
- Erik Jan Zürcher (2010) — The Young Turk Legacy and Nation Building'de Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemi ile erken Cumhuriyet arasındaki kadro, düşünce ve kurum sürekliliğini vurgulayarak, 1923'ü yalnızca bir kopuş olarak gören anlatıyı sorguladı.
Bu yazarların hiçbiri değişimi ya da sürekliliği tek başına savunmuyor; her biri, ikisinin ilişkisini farklı bir alanda inceliyor. Laslett değişim sanılanın içindeki sürekliliği, Hobsbawm ve Ranger süreklilik sanılanın içindeki yeniliği, Koselleck bu ikisini birleştiren katmanlı zaman anlayışını, Zürcher ise bir dönüm noktasının iki yüzünü öne çıkarıyor. Tartışma, tarihçinin bir dönemi anlatırken kopuşları mı yoksa süreklilikleri mi vurgulaması gerektiği sorusunu, ikisinin birlikte görülmesi gerektiğini göstererek cevaplıyor.
Derine İn
Süreklilik ve değişim tartışmasının ilk güçlüğü, tarihçinin hangi mesafeden baktığını belirleyen ölçeğin seçimidir. Aynı dönem, yakın plandan bakıldığında büyük değişimlerle dolu, uzak plandan bakıldığında ise şaşırtıcı biçimde durağan görünebilir. Bir tarihçi bir yılın, bir on yılın ya da bir yüzyılın olaylarına baktığında, seçtiği ölçek, gördüğü değişimin büyüklüğünü belirler. Bu yüzden «bu dönemde çok şey değişti» ya da «hiçbir şey değişmedi» gibi yargılar, hangi ölçekte ve hangi alanda yapıldıkları belirtilmedikçe anlamsızdır. Bir köylü için yüzyıl boyunca pek az şey değişmiş olabilir; aynı yüzyılda bir sarayda yaşayan biri için ise dünya birkaç kez altüst olmuş olabilir. Aynı dönem, farklı insanlar için farklı hızlarda akar.
İkinci bir güçlük, tarihçinin elindeki kaynakların doğasıdır. Değişim, belgelere daha kolay geçer: bir yasa, bir ferman, bir anlaşma, bir kuruluş kaydı. Süreklilik ise çoğu zaman belgesizdir; bir şey değişmediği için onu kaydetmeye gerek duyulmaz. Bu yüzden tarihçiler, sürekliliği görmek için dolaylı kaynaklara, yani uzun dönemli nüfus kayıtlarına, vergi defterlerine, arkeolojik buluntulara ve sözlü geleneklere başvurmak zorunda kalır. Laslett'in çalışması, tam da bu tür dolaylı kaynakların gücünü gösteriyor.
Üçüncü olarak, süreklilik ve değişim anlatıları, akademinin dışında, siyasi bir işlev de görebilir. Yeni kurulan bir rejim, kendisini geçmişle kesin bir kopuş olarak sunarak meşruiyet kazanmaya çalışabilir: eski düzenin kötülüklerinden kurtulduğunu, yeni bir başlangıç yaptığını vurgular. Başka bir rejim ise kendisini köklü bir geçmişin devamı olarak sunarak meşruiyet arayabilir. Tarihçi, bu anlatıların arkasındaki siyasi ihtiyaçları görmeli ve kanıtlara dayanarak kopuş ile sürekliliğin gerçek ölçüsünü aramalıdır. Bu, kopuşu ya da sürekliliği vurgulayan her yorumun siyasi olduğu anlamına gelmez; ama her yorumun hangi kanıtlara dayandığını ve hangi kanıtları dışarıda bıraktığını sormayı gerektirir.
Bir de dilin kendisi var. Tarihçiler bir dönemi anlatırken «yeniden doğuş», «devrim», «çöküş», «uyanış» gibi sözcükler kullandığında, farkında olmadan kopuşu vurgular; «dönüşüm», «geçiş», «evrim» gibi sözcükler ise sürekliliği öne çıkarır. Aynı olaylar, seçilen sözcüklere göre çok farklı hikâyelere dönüşebilir. Bu yüzden dikkatli bir okur, bir tarih kitabında hangi sözcüklerin seçildiğine de dikkat eder.
Son olarak, «icat edilmiş gelenek» kavramı da, yayımlandığından beri, eleştirildi. Bazı araştırmacılar, her geleneğin bir ölçüde icat edildiğini, ama bunun onu «sahte» yapmadığını vurguladı. Bir gelenek yeni olsa bile, onu yaşayan insanlar için gerçek bir anlam taşıyabilir; ve pek çok yeni gelenek, eski unsurları yeni biçimlerde birleştirir. Hobsbawm'ın kendisi de, bir geleneğin icat edilmiş olmasının onun gücünü azaltmadığını, tersine, icat edilmiş geleneklerin modern toplumlarda çok etkili olabildiğini vurgulamıştı. Bu yüzden «icat» kavramı, bir geleneği küçümsemek için değil, onun hangi ihtiyaçlara cevap verdiğini ve kimler tarafından biçimlendirildiğini anlamak için kullanılmalıdır.
Uzman Notu
Temel literatür
- Alexis de Tocqueville, The State of Society in France Before the Revolution of 1789, çev. Henry Reeve (Londra: John Murray, 1888).
- Peter Laslett, The World We Have Lost (Londra: Methuen, 1965).
- Peter Laslett ve Richard Wall (ed.), Household and Family in Past Time (Cambridge: Cambridge University Press, 1972).
- Reinhart Koselleck, Vergangene Zukunft: Zur Semantik geschichtlicher Zeiten (Frankfurt: Suhrkamp, 1979).
- Eric Hobsbawm ve Terence Ranger (ed.), The Invention of Tradition (Cambridge: Cambridge University Press, 1983).
- Erik Jan Zürcher, The Young Turk Legacy and Nation Building: From the Ottoman Empire to Atatürk's Turkey (Londra: I. B. Tauris, 2010).
Arşiv ve kaynak
Reeve'in 1888 tarihli Tocqueville çevirisi Gutenberg arşivinden ücretsiz okunabilir. Uzun dönemli nüfus ve hane kayıtları, Cambridge Nüfus Tarihi Grubu gibi araştırma merkezlerinin yayınlarında incelenebilir. Osmanlı'nın son dönemi ile erken Cumhuriyet arasındaki sürekliliği incelemek isteyenler için Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri'nin hem Osmanlı hem Cumhuriyet bölümleri başlıca kaynaklardır.
Açık sorular
- Bir dönüm noktasının «kopuş» mu, «süreklilik» mi olduğuna hangi ölçütlerle karar verilmelidir?
- Değişmeyen şeylerin tarihini, belgelere pek az geçtikleri hâlde, nasıl yazabiliriz?
- Bir geleneğin «icat edilmiş» olması, onun anlamını ve değerini nasıl etkiler?
Mini sınav
- (Hedef 1) Tocqueville'e göre Fransa'nın idari merkeziyetçiliği neyin ürünüydü? A) Fransız Devrimi'nin B) Eski Rejim'in, yani devrimden önceki monarşinin kurumlarının C) Napolyon'un fetihlerinin D) İngiltere'nin etkisinin
- (Hedef 1) Peter Laslett'in araştırması sanayi öncesi İngiltere'deki aile yapısı hakkında ne gösterdi? A) Hanelerin hepsinin çok büyük olduğunu B) Hiç aile olmadığını C) Hanelerin görece küçük olduğunu ve çekirdek ailenin sanayileşmeden önce de yaygın olduğunu D) Ailelerin yalnızca kentlerde yaşadığını
- (Hedef 2) «İcat edilmiş gelenek» kavramı neyi anlatır? A) Yakın zamanda ortaya çıktığı hâlde eski bir geçmişle süreklilik iddia eden uygulamaları B) Hiç değişmeyen çok eski gelenekleri C) Yalnızca dinî törenleri D) Yalnızca İngiltere'ye özgü âdetleri
- (Hedef 2) Erik Jan Zürcher, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş hakkında neyi vurguladı? A) Hiçbir şeyin değişmediğini B) Cumhuriyet'in kurucu kadrolarının, düşüncelerinin ve kurumlarının önemli bir kısmının Osmanlı'nın son döneminden geldiğini C) Cumhuriyet'in hiçbir Osmanlı mirası taşımadığını D) Osmanlı'nın hiç modernleşmediğini
- (Hedef 3) Reinhart Koselleck'in «zaman katmanları» kavramı neyi vurgular? A) Tarihin tek bir hızda aktığını B) Zamanın ölçülemeyeceğini C) Yalnızca siyasetin değiştiğini D) Farklı alanların, yani siyasetin, kurumların ve gündelik hayatın farklı hızlarda değiştiğini
Açık uçlu soru
(Hedef 3) Bir dönüm noktası seç (örneğin Fransız Devrimi ya da Cumhuriyet'in ilanı) ve bu olayın siyaset, kurumlar ve gündelik hayat katmanlarında neyi değiştirdiğini, neyi değiştirmediğini açıkla. Olayı bir «kopuş» mu yoksa bir «süreklilik» mi olarak görmenin kanıtlarla daha iyi desteklendiğini tartış.
Cevaplar
- B — Tocqueville'e göre merkeziyetçilik Eski Rejim'in kurumlarının ürünüydü.
- C — Laslett, hanelerin görece küçük olduğunu ve çekirdek ailenin sanayileşmeden önce de yaygın olduğunu gösterdi.
- A — İcat edilmiş gelenek, yakın zamanda ortaya çıktığı hâlde eski bir geçmişle süreklilik iddia eden uygulamalardır.
- B — Zürcher, Cumhuriyet'in kadrolarının, düşüncelerinin ve kurumlarının önemli bir kısmının Osmanlı'nın son döneminden geldiğini vurguladı.
- D — Koselleck, farklı alanların farklı hızlarda değiştiğini vurguladı.
Güçlü bir cevap, seçilen olayın siyasi katmanda hızlı ve köklü bir değişim yarattığını, ama kurumların ve gündelik hayatın bazı yönlerinde sürekliliklerin bulunduğunu somut örneklerle gösterir. Olayı ne tam bir kopuş ne de salt bir süreklilik olarak görür; farklı katmanlardaki farklı hızları birlikte değerlendirir.
Sonraki bölüme köprü
Değişimi görebilmek için, geçmişin bizden farklı olduğunu kabul etmek gerekir: geçmişteki insanlar farklı değerlere, farklı korkulara ve farklı umutlara sahipti. Ama bu farkı kabul ettiğimizde yeni bir soru doğar. Sıradaki bölüm bu soruyu soruyor: geçmişteki insanları bugünün ölçüleriyle yargılayabilir miyiz?