Öğrenme hedefleri
- Yirminci yüzyılın büyük savaşlarını ve kitlesel şiddet olaylarını ana hatlarıyla ve doğru kronolojiyle anlatabileceksin.
- Bu şiddeti açıklayan başlıca etkenleri, yani sanayileşmiş savaşı, topyekûn seferberliği, kitle ideolojilerini ve devletlerin artan kapasitesini örneklerle açıklayabileceksin.
- «Yirminci yüzyıl tarihin en kanlı yüzyılıydı» iddiasını, mutlak sayılar ile nüfusa oranlar arasındaki farkı ve yüzyılın ikinci yarısındaki değişimi hesaba katarak değerlendirebileceksin.
Okuma metni
Kanca — eski yalan
Batı Cephesi'nde savaşan İngiliz subay ve şair Wilfred Owen, 1917'de, yaralanıp İskoçya'daki bir askerî hastanede tedavi görürken, cephede tanık olduğu bir gaz saldırısını anlatan bir şiir yazdı. Şiirde yorgunluktan çökmüş askerler, arkalarında sessizce düşen gaz mermileriyle çamurun içinde ilerliyor; biri maskesini zamanında takamıyor ve gözlerinin önünde, yeşil bir sisin içinde boğularak ölüyor. Şiirin sonunda Owen, çocuklara savaşın yüceliğini anlatanlara seslenir: vatan için ölmenin tatlı ve onurlu olduğunu söyleyen Latince söz, ona göre «eski yalan»dır.
Owen, 4 Kasım 1918'de, savaşı sona erdiren ateşkesten bir hafta önce, cephede öldü. Şiirleri, arkadaşı şair Siegfried Sassoon'un derlemesiyle 1920'de yayımlandı. Onun anlattığı savaş, Napolyon'un ya da Kırım'ın savaşlarından, yani önceki yüzyılların savaşlarından çok farklıydı: makineler, fabrikalar ve kimyasallar, öldürmeyi daha önce görülmemiş bir ölçeğe taşımıştı. Bu bölüm, yirminci yüzyılın neden bu kadar kanlı olduğunu soruyor.
Bağlam — bir yüzyılın bilançosu
Yirminci yüzyılda iki dünya savaşı yaşandı. 1914–1918 arasındaki Birinci Dünya Savaşı'nda milyonlarca asker cephelerde öldü; 1939–1945 arasındaki İkinci Dünya Savaşı'nda ise ölenlerin sayısı on milyonlarcaydı ve bunların büyük kısmı sivillerdi. Bu savaşların yanında, yüzyıl boyunca, devletlerin kendi vatandaşlarına ya da denetimleri altındaki halklara yönelik, çoğu zaman savaşın gölgesinde gerçekleşen kitlesel şiddeti de yaşandı.
Nazi Almanyası, İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa Yahudilerini sistemli biçimde yok etmeye yöneldi; Holokost olarak anılan bu soykırımda yaklaşık altı milyon Yahudi öldürüldü. İşgal altındaki Polonya'da kurulan Auschwitz gibi ölüm kampları, insanları sanayi yöntemleriyle öldürmek için tasarlanmıştı; demiryolları, bürokratik kayıtlar ve fabrika düzeni, bu kez yok etmenin hizmetine sokulmuştu. Sovyetler Birliği'nde 1930'ların başında zorla kolektifleştirme ve tahıl el koyma politikaları, özellikle Ukrayna'da ve Kazakistan'da milyonlarca insanın ölümüne yol açan kıtlıklar yarattı. Çin'de 1959–1961 yıllarında «Büyük İleri Atılım» politikalarının yol açtığı kıtlıkta da milyonlarca insan öldü; tahminler çok farklıdır. 1994'te Ruanda'da, yüz gün kadar süren bir şiddet dalgasında yüz binlerce Tutsi ve onları korumaya çalışan Hutu öldürüldü.
Gelişme — dört açıklama
Bu şiddeti açıklayan birinci etken, sanayileşmiş savaştı. On dokuzuncu yüzyılın sanayileşmesi, devletlere daha önce görülmemiş bir üretim gücü kazandırmıştı. Fabrikalar milyonlarca top mermisi, tüfek ve makineli tüfek üretebiliyor, demiryolları milyonlarca askeri cepheye taşıyabiliyordu. Makineli tüfek ve ağır topçu, Birinci Dünya Savaşı'nda cepheleri siperlere gömdü; saldıran askerler, dikenli tellerin ve makineli tüfeklerin önünde binlercesi bir anda ölüyordu. Kimya sanayisi, zehirli gazları; havacılık, şehirleri bombalayan uçakları; fizik, atom bombasını üretti. Ağustos 1945'te Amerika Birleşik Devletleri'nin Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine attığı atom bombaları, tek bir silahın bir kenti bir anda yok edebileceğini gösterdi ve savaşın doğasını kalıcı olarak değiştirdi.
İkinci etken, topyekûn seferberlikti. Yirminci yüzyılın devletleri, vatandaşlarını kaydedebiliyor, askere alabiliyor, vergilendirebiliyor ve fabrikalarda çalıştırabiliyordu. Bu kapasite, savaşı yalnızca ordular arasındaki bir çatışma olmaktan çıkarıp bütün toplumların birbirine karşı yürüttüğü bir mücadeleye dönüştürdü. Düşmanın fabrikaları, demiryolları ve şehirleri meşru hedefler hâline geldi. İkinci Dünya Savaşı'nda Londra, Rotterdam, Hamburg, Dresden, Tokyo ve pek çok başka şehir havadan bombalandı; yüz binlerce sivil hayatını kaybetti. Cephe ile ev arasındaki ayrım, neredeyse tamamen ortadan kalktı.
Üçüncü etken, kitle ideolojileriydi. Aşırı milliyetçilik, faşizm ve Stalin dönemi komünizmi gibi ideolojiler, toplumu kusursuz bir biçimde yeniden kurma iddiasındaydı. Tarihçiler, Nazi Almanyası ve Stalin dönemi Sovyetler Birliği gibi, devletin toplumun her alanını denetlemeye çalıştığı, tek partinin bütün muhalefeti bastırdığı rejimlere «totaliter rejim» adını verir. Bu ideolojiler, belirli insan gruplarını, yani başka ırklardan, dinlerden, sınıflardan ya da siyasi görüşlerden olanları, bu kusursuz toplumun önünde bir engel olarak tanımladı. Bir grubun insanlıktan çıkarılması, ona karşı şiddetin önünü açtı. Bu süreç çoğu zaman adım adım ilerledi: önce propaganda ve aşağılayıcı bir dil, sonra ayrımcı yasalar ve mülklere el koyma, sonra sürgün ve kamplar. Nazi Almanyası'nda 1935 Nürnberg Yasaları, Yahudileri vatandaşlık haklarından yoksun bırakarak bu yolun ilk büyük adımlarından biri oldu.
Dördüncü etken, imparatorlukların çöküşü ve yeni devletlerin kuruluşuydu. Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Osmanlı, Avusturya-Macaristan, Rus ve Alman imparatorlukları dağıldı; İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra da Avrupa'nın sömürge imparatorlukları çözüldü. Yeni sınırların çizildiği ve yeni ulus devletlerin kurulduğu bu dönemler, çoğu zaman göçler, sürgünler ve iç savaşlarla birlikte geldi. 1947'de Hindistan'ın bölünmesi, milyonlarca insanın yerinden edildiği ve yüz binlerce insanın öldüğü bir şiddete yol açtı.
Dönüş noktası — en kanlı yüzyıl mı?
Yirminci yüzyıl, mutlak sayılarla bakıldığında, insanlık tarihinin en fazla insanın savaşlarda ve kitlesel şiddette öldüğü yüzyılıdır. Ama bu yargı, bir soruyu gündeme getiriyor: yirminci yüzyılda dünya nüfusu da daha önceki bütün dönemlerden çok daha kalabalıktı. Nüfusa oranla bakıldığında, bazı eski savaşlar ve fetihler, yirminci yüzyılın savaşları kadar, hatta daha yıkıcı olmuş olabilir.
Kanadalı psikolog Steven Pinker, 2011'de yayımladığı bir kitapta, uzun vadede şiddetin nüfusa oranla azaldığını ve yirminci yüzyılın ikinci yarısının, büyük güçler arasında savaşın görülmediği bir «uzun barış» dönemi olduğunu savundu. Bu kavramı daha önce, 1986'da, Amerikalı tarihçi John Lewis Gaddis Soğuk Savaş dönemi için kullanmıştı. Pinker'ın tezi yoğun biçimde eleştirildi: bazı istatistikçiler, büyük savaşların nadir ama çok yıkıcı olaylar olduğunu, birkaç on yıllık barışın, şiddetin kalıcı olarak azaldığını kanıtlamaya yetmeyeceğini savundu.
Yaygın yanlış«Yirminci yüzyılın şiddeti, insanların birdenbire daha vahşi hâle gelmesinin sonucuydu» diye düşünülebilir.
Tarihçilerin çoğu, bu şiddetin insan doğasındaki bir değişimden değil, sanayileşmiş savaşın, devletlerin artan örgütlenme gücünün ve belirli grupları insanlıktan çıkaran ideolojilerin bir araya gelmesinden kaynaklandığını vurgular. Aynı yüzyıl, uluslararası hukukun ve insan hakları kurumlarının da geliştiği yüzyıldır.
Cevap — kapasite ile niyetin buluşması
Öyleyse yirminci yüzyıl neden bu kadar kanlıydı? Çünkü tarihte ilk kez, öldürmenin kapasitesi ile öldürmeye yönelik niyet bu kadar büyük bir ölçekte buluştu. Sanayileşme ve modern devlet, milyonlarca insanı seferber etmenin, silahlandırmanın ve yönetmenin araçlarını sağladı. Kitle ideolojileri ve aşırı milliyetçilik ise, bu araçları belirli grupların yok edilmesine yöneltecek gerekçeleri ve düşmanları üretti.
Ama yirminci yüzyıl yalnızca şiddetin değil, ona karşı tepkinin de yüzyılıydı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan Birleşmiş Milletler, 1948'de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, savaş suçlarını yargılayan uluslararası mahkemeler ve 1949 Cenevre Sözleşmeleri, bu şiddetin tekrarlanmasını önlemeye yönelik girişimlerdi. Bu girişimlerin başarısı sınırlı kaldı; ama onlar da yüzyılın mirasının bir parçasıdır. Nürnberg ve Tokyo mahkemelerinde, ilk kez devlet liderleri, savaş sırasında işledikleri suçlar nedeniyle uluslararası bir mahkeme önünde yargılandı. «Emirleri yerine getiriyordum» savunmasının kişisel sorumluluğu ortadan kaldırmadığı ilkesi, bu mahkemelerde yerleşti.
Bugünle bağ — tanıklığın mirası
Owen'ın şiiri, yüz yılı aşkın bir süre sonra bile, bir savaşın gerçek yüzünü, onu yaşayan birinin gözünden gösterdiği için bugün hâlâ okunuyor. Yirminci yüzyılın şiddetine dair bilgimizin önemli bir kısmı, hayatta kalanların tanıklıklarından, günlüklerden, mektuplardan ve sonradan kurulan müzelerden geliyor.
Pek çok ülkede, hayatta kalanların tanıklıkları sesli ve görüntülü olarak kaydedilerek arşivlendi; son tanıklar da aramızdan ayrılırken, bu kayıtlar gelecek kuşaklar için giderek daha değerli hâle geliyor. Bu tanıklıklar, bugünün savaşlarına ve çatışmalarına bakarken de önemli bir soru soruyor: bir toplum, belirli bir insan grubunu insanlıktan çıkaran bir dilin yayılmasına nasıl tepki verir? Yirminci yüzyılın dersi, kitlesel şiddetin çoğu zaman ani bir patlamayla değil, sözcüklerle, yasalarla ve küçük tavizlerle, basamak basamak hazırlandığıdır.
Birincil kaynak
İngiliz subay ve şair Wilfred Owen, 1917'de, Batı Cephesi'ndeki bir gaz saldırısını anlatan Dulce et Decorum Est şiirinde şöyle yazar:
Gas! GAS! Quick, boys!—An ecstasy of fumbling
Fitting the clumsy helmets just in time,
But someone still was yelling out and stumbling
And flound'ring like a man in fire or lime.—
Dim through the misty panes and thick green light,
As under a green sea, I saw him drowning. […]
My friend, you would not tell with such high zest
To children ardent for some desperate glory,
The old Lie: Dulce et decorum est
Pro patria mori.
Türkçesi: Gaz! GAZ! Çabuk, çocuklar! Telaşla bir el yordamı, hantal maskeleri tam zamanında takmak için; ama biri hâlâ bağırıyor, sendeliyor, ateşin ya da kirecin içindeki bir adam gibi çırpınıyordu. Buğulu camların ve koyu yeşil ışığın ardından, yeşil bir denizin altındaymış gibi, onun boğulduğunu gördüm. […] Dostum, umutsuz bir şan peşindeki hevesli çocuklara, o eski yalanı bu kadar coşkuyla anlatmazdın: vatan için ölmek tatlı ve onurludur.
Kaynak: Wilfred Owen, «Dulce et Decorum Est», Poems, yay. Siegfried Sassoon (Londra: Chatto & Windus, 1920), Project Gutenberg. «Dulce et decorum est pro patria mori», Romalı şair Horatius'a ait bir dizedir. Türkçesi bizim.
- Owen, gaz saldırısını hangi imgelerle anlatıyor?
- Owen'a göre «eski yalan» nedir ve neden yalandır?
- Bir şair cepheden dönüp yazdığında, tarihçi onun dizelerinden neyi öğrenebilir, neyi öğrenemez?
Tarihçiler Tartışıyor
- Eric Hobsbawm (1994) — The Age of Extremes'te 1914–1991 arasını «kısa yirminci yüzyıl» olarak tanımladı ve bu dönemin ilk yarısını, iki dünya savaşı ve büyük ekonomik bunalımla bir «felaket çağı» olarak nitelendirdi.
- Mark Mazower (1998) — Dark Continent'te Avrupa'nın yirminci yüzyıldaki şiddetinin, demokrasinin doğal bir yükselişinin istisnası değil, liberalizm, faşizm ve komünizm arasındaki gerçek bir rekabetin sonucu olduğunu savundu.
- Timothy Snyder (2010) — Bloodlands'de 1933–1945 arasında Polonya'dan Ukrayna'ya ve Belarus'a uzanan bölgede Nazi ve Sovyet rejimlerinin politikalarının milyonlarca sivilin ölümüne yol açtığını inceledi; kitlesel şiddetin coğrafi olarak yoğunlaştığı bu bölgeye «kan toprakları» adını verdi.
- Steven Pinker (2011) — The Better Angels of Our Nature'da, yirminci yüzyılın büyük savaşlarına rağmen, uzun vadede ve nüfusa oranla şiddetin azaldığını savundu; bu tez, özellikle istatistiksel yöntemi ve büyük savaşların öngörülemezliği konusunda yoğun eleştiri aldı.
Dört yazarın çalışmaları, farklı ölçeklerde duruyor: Hobsbawm ve Pinker bütün bir yüzyıla ya da daha uzun bir döneme, Mazower bir kıtaya, Snyder ise tek bir bölgeye bakıyor. Hobsbawm felaketi bir çağın karakteri olarak, Mazower ideolojik rekabetin sonucu olarak, Snyder belirli bir coğrafyada yoğunlaşan bir süreç olarak ele alıyor; Pinker ise uzun vadeli bir düşüş tezinin içinde yorumluyor. Tartışma, yirminci yüzyılın şiddetinin bir istisna mı, yoksa uzun bir eğilimin parçası mı olduğu sorusu etrafında dönüyor.
Derine İn
Yirminci yüzyılın şiddetini incelemenin en büyük güçlüklerinden biri, ilk bakışta en somut görünen şey, yani sayıların kendisidir. Savaşlarda ve kitlesel şiddette ölenlerin sayısı, çoğu zaman kesin olarak bilinemez. Kayıtlar yok edilmiş, ölüler kaydedilmemiş, sınırlar değişmiş, nüfus sayımları yapılamamıştır. Bu yüzden tarihçiler, farklı kaynaklardan ve yöntemlerden yola çıkarak geniş aralıklarla tahminler yapar: nüfus sayımlarını karşılaştırır, kayıp listelerini birleştirir, demografik modeller kurar. Bir olayın büyüklüğünü anlamak için bu tahminler önemlidir; ama sayıların kendisi, siyasi tartışmaların da konusu olabilir. Bir hükümet kayıpları küçültmek, bir başkası büyütmek isteyebilir; tarihçinin görevi, bu baskılardan bağımsız olarak kanıtların izin verdiği en dürüst aralığı vermektir. Tahminlerin yanında yöntemin açıkça belirtilmesi, okurun sayıyı değerlendirebilmesi için gereklidir.
İkinci bir güçlük, tarihçilerin sıkça başvurduğu ama dikkatle kullanılması gereken bir araç olan karşılaştırmadır. Farklı olayları, yani savaşları, kıtlıkları ve soykırımları, aynı ölçekte karşılaştırmak, onların farklı nedenlerini ve niteliklerini gözden kaçırma tehlikesi taşır. Bir savaşta ölen askerler, bir kıtlıkta açlıktan ölen köylüler ve bir soykırımda öldürülen siviller, farklı süreçlerin kurbanlarıdır. Tarihçi, her olayı kendi bağlamında anlamaya çalışırken, onları birbirine bağlayan ortak etkenleri de görmeye çalışır. Karşılaştırma, bir olayı başka bir olayla «yarıştırmak» ya da birini ötekinin gölgesinde bırakmak için değil, her ikisini de daha iyi anlamak için yapılmalıdır.
Üçüncü olarak, «neden» sorusunun kendisi, tarihçileri farklı ölçeklere yöneltir. Bazı tarihçiler, kitlesel şiddeti yukarıdan, yani liderlerin ve ideolojilerin kararlarıyla açıklar. Başkaları ise aşağıdan, yani sıradan insanların bu şiddete neden ve nasıl katıldığı sorusuna bakar. Amerikalı tarihçi Christopher Browning, 1992'de, Polonya'da Yahudilerin öldürülmesine katılan bir Alman polis taburunun üyelerini inceleyerek, bu insanların çoğunun fanatik ideologlar değil, «sıradan insanlar» olduğunu gösterdi. Onları şiddete katılmaya iten, emirler, grup baskısı ve arkadaşlarından ayrılmama isteğiydi. Browning'in bulguları, sonradan başka bir tarihçinin, bu insanları derin bir düşmanlık kültürüyle açıklayan görüşüyle tartışmaya girdi; ama iki yaklaşım da, kitlesel şiddetin yalnızca birkaç liderin eseri olmadığını, binlerce sıradan insanın katılımına dayandığını gösteriyor.
Son olarak, ders kitaplarının çoğu zaman gözden kaçırdığı bir nokta: yirminci yüzyılın şiddeti, yalnızca Avrupa'nın bir hikâyesi değildir. Asya'da, Afrika'da ve Latin Amerika'da da sömürgecilikten kurtuluş savaşları, iç savaşlar, askerî darbeler ve kitlesel şiddet olayları yaşandı. Bu olayların pek çoğu, Avrupa merkezli anlatılarda daha az yer buldu. Yirminci yüzyılın şiddetini anlamak, onun küresel boyutunu görmeyi gerektirir. Örneğin 1965–1966'da Endonezya'da komünist olduğundan şüphelenilen yüz binlerce insanın öldürülmesi ya da 1970'lerin sonunda Kamboçya'da Kızıl Kmerlerin yönetiminde ülke nüfusunun büyük bir kısmının hayatını kaybetmesi, bu küresel tablonun parçalarıdır. Bu olayların pek çoğu, Soğuk Savaş'ın büyük güç rekabeti içinde yaşandı ve uzun süre uluslararası kamuoyunun ilgisinin dışında kaldı.
Uzman Notu
Temel literatür
- John Lewis Gaddis, «The Long Peace: Elements of Stability in the Postwar International System», International Security 10 (1986), s. 99–142.
- Christopher R. Browning, Ordinary Men: Reserve Police Battalion 101 and the Final Solution in Poland (New York: HarperCollins, 1992).
- Eric Hobsbawm, The Age of Extremes: The Short Twentieth Century, 1914–1991 (Londra: Michael Joseph, 1994).
- Mark Mazower, Dark Continent: Europe's Twentieth Century (Londra: Allen Lane, 1998).
- Hew Strachan, The First World War (Londra: Simon & Schuster, 2003).
- Timothy Snyder, Bloodlands: Europe Between Hitler and Stalin (New York: Basic Books, 2010).
- Steven Pinker, The Better Angels of Our Nature: Why Violence Has Declined (New York: Viking, 2011).
Arşiv ve kaynak
Sassoon'un 1920'de derlediği Owen şiirleri, önsözüyle birlikte Gutenberg arşivinden okunabilir. Birinci Dünya Savaşı'na ait asker mektupları ve günlükleri, pek çok ülkenin savaş müzelerinde ve dijital arşivlerinde incelenebilir. Holokost'a dair belgeler ve tanıklıklar, Yad Vashem ve Birleşik Devletler Holokost Anıt Müzesi gibi kurumların arşivlerinde korunuyor.
Açık sorular
- Yirminci yüzyıl, nüfusa oranla da tarihin en kanlı yüzyılı mıydı?
- Kitlesel şiddette liderlerin kararları ile sıradan insanların katılımının payları nasıl değerlendirilmeli?
- 1945'ten sonraki «uzun barış», kalıcı bir değişim mi, yoksa geçici bir dönem miydi?
Mini sınav
- (Hedef 1) Wilfred Owen'ın şiirinde anlattığı saldırıda kullanılan silah hangisidir? A) Atom bombası B) Zehirli gaz C) Uçak bombası D) Tank
- (Hedef 1) İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası'nın Avrupa Yahudilerine yönelik sistemli yok etme politikası hangi adla anılır? A) Büyük İleri Atılım B) Uzun Barış C) Holokost D) Kolektifleştirme
- (Hedef 2) «Topyekûn savaş» kavramı neyi anlatır? A) Yalnızca orduların katıldığı savaşı B) Bir devletin bütün nüfusunu, ekonomisini ve kaynaklarını savaş için seferber ettiği savaşı C) Çok kısa süren savaşı D) Denizde yapılan savaşı
- (Hedef 2) Christopher Browning'in Alman polis taburu üzerine araştırması neyi gösterdi? A) Şiddete katılanların tamamının fanatik ideologlar olduğunu B) Şiddetin hiç yaşanmadığını C) Taburun savaşa hiç katılmadığını D) Şiddete katılanların çoğunun, emirler ve grup baskısıyla hareket eden sıradan insanlar olduğunu
- (Hedef 3) Steven Pinker'ın tezine yöneltilen eleştirilerden biri nedir? A) Büyük savaşların nadir ama çok yıkıcı olduğu ve birkaç on yıllık barışın kalıcı bir düşüşü kanıtlamaya yetmeyeceği B) Pinker'ın hiç veri kullanmadığı C) Yirminci yüzyılda hiç savaş olmadığı D) Pinker'ın yalnızca antik çağı incelediği
Açık uçlu soru
(Hedef 3) «Yirminci yüzyıl tarihin en kanlı yüzyılıydı» cümlesini, sanayileşmiş savaş, kitle ideolojileri ve devletlerin kapasitesi açısından değerlendir. Mutlak sayılar ile nüfusa oranlar arasındaki farkı ve yüzyılın ikinci yarısındaki «uzun barış» tartışmasını da hesaba katarak kendi gerekçeli cevabını kur.
Cevaplar
- B — Owen'ın şiiri bir zehirli gaz saldırısını anlatır.
- C — Nazi Almanyası'nın Avrupa Yahudilerine yönelik sistemli yok etme politikası Holokost olarak anılır.
- B — Topyekûn savaş, bütün nüfusun, ekonominin ve kaynakların seferber edildiği savaştır.
- D — Browning, şiddete katılanların çoğunun emirler ve grup baskısıyla hareket eden sıradan insanlar olduğunu gösterdi.
- A — Eleştirmenler, büyük savaşların nadir ama çok yıkıcı olduğunu ve kısa bir barışın kalıcı bir düşüşü kanıtlamaya yetmeyeceğini savundu.
Güçlü bir cevap, mutlak sayılarla yirminci yüzyılın en kanlı yüzyıl olduğunu, ama nüfusa oranla bu yargının tartışmalı olduğunu belirtir. Şiddetin nedenlerini, sanayileşmiş savaşın ve modern devletin kapasitesi ile belirli grupları insanlıktan çıkaran ideolojilerin buluşmasında arar; 1945 sonrası barışın hem gerçek hem kırılgan olduğunu kabul eder.
Sonraki bölüme köprü
Yirminci yüzyılın savaşları ve ardından kurulan uluslararası kurumlar, bugün içinde yaşadığımız dünyanın biçimlenmesinde belirleyici oldu. Ama bu dünya da değişiyor: nüfus, iklim, teknoloji ve güç dengeleri hızla dönüşüyor. Bu kursun son bölümü, üç yüz bin yıllık hikâyeye geriye dönüp bakarak bir soru soruyor: bugün tarihin neresindeyiz?