Öğrenme hedefleri
- Yazının dünyada birkaç kez, birbirinden bağımsız olarak icat edildiğini ve alfabenin bu icatlardan nasıl ayrıldığını ana örneklerle anlatabileceksin.
- Yazının hukuk, yönetim, bellek ve bilgi üzerindeki etkilerini somut kanıtlarla açıklayabileceksin.
- «Yazı insanlığı dönüştürdü» iddiasını, okuryazarlığın uzun süre küçük bir azınlığa ait olduğunu ve yazının bir güç aracı da olduğunu hesaba katarak değerlendirebileceksin.
Okuma metni
Kanca — bir tanrının armağanı
MÖ dördüncü yüzyılda Atina'da yazan filozof Platon, Phaidros adlı diyaloğunda hocası Sokrates'e tuhaf bir hikâye anlattırır. Mısırlı tanrı Theuth, hesap, geometri ve astronomi gibi birçok sanatı icat etmiştir; ama en büyük buluşu harflerdir. Theuth, buluşlarını Mısır'ın kralı Thamus'a gösterir ve yazının Mısırlıları daha bilge yapacağını, belleklerini güçlendireceğini söyler. Kral itiraz eder: yazı belleği güçlendirmeyecek, zayıflatacaktır. İnsanlar hatırlamak yerine dışarıdaki işaretlere güvenecek, çok şey duymuş ama hiçbir şey öğrenmemiş olacaklardır.
İşin ironik yanı, bu itirazı bize ulaştıran şeyin yazının kendisi olması. Sokrates hiçbir şey yazmadı; onun düşüncelerini, öğrencisi Platon'un yazdığı diyaloglardan biliyoruz. Yazıya karşı en ünlü uyarı, iki bin dört yüz yıl boyunca kopyalanan bir metinde yaşadı. Bu bölüm, bu ironinin arkasındaki soruyu soruyor: yazı gerçekten her şeyi değiştirdi mi, değiştirdiyse neyi, kimin için?
Bağlam — dört ayrı başlangıç
Yazı, insanlık tarihinin çok geç bir buluşu. Modern insanın yaklaşık üç yüz bin yıllık geçmişinin yalnızca son beş bin yılı kadarı yazılı. Üstelik yazı tek bir yerde icat edilip dünyaya yayılmadı. Uzmanların çoğu, en az dört merkezde birbirinden bağımsız olarak ortaya çıktığını kabul ediyor.
Güney Mezopotamya'da, MÖ dördüncü binyılın sonlarında, tapınak ve saray yönetimlerinin kayıtlarından çiviyazısı doğdu. Aşağı yukarı aynı dönemde Mısır'da, kraliyet mallarına iliştirilen etiketlerde ve törensel nesnelerde hiyeroglifler görünmeye başladı. Çin'de bilinen en eski yazı, MÖ ikinci binyılın sonlarına ait kehanet kemikleridir: Şang hanedanının başkenti Anyang çevresinde bulunan bu kemik ve kaplumbağa kabuklarının üzerine, kralın tanrılara ve atalara sorduğu sorular kazınmıştı. Mezoamerika'da ise MÖ birinci binyılda, bugünkü Meksika ve Guatemala'da, takvim ve hükümdar adları kaydeden yazı sistemleri gelişti; bunların en ünlüsü, çok daha sonra olgunlaşan Maya yazısıdır.
Dört merkezin ilk yazıları farklı işler görüyordu. Mezopotamya'da ambar hesapları, Mısır'da kraliyet malları ve törenler, Çin'de kralın geleceği sorduğu kehanetler, Mezoamerika'da takvim ve hükümdarların anısı öne çıkıyordu. Yani yazı, her yerde aynı ihtiyaca cevap vermedi; her toplum onu kendi önceliklerine göre biçimlendirdi.
Bu sistemlerin hiçbiri bugünkü anlamda bir alfabe değildi. Her biri yüzlerce, hatta binlerce işaret kullanıyordu: bazı işaretler bir sözcüğü, bazıları bir heceyi ya da bir sesi, bazıları ise yalnızca okunuşu yönlendiren bir ipucunu gösteriyordu. Bu işaretleri öğrenmek yıllar süren bir eğitim istiyordu. Yazı, bu yüzden, uzun süre küçük bir uzman grubunun, yani kâtiplerin elinde kaldı. Mezopotamya'da kâtip adayları, «tablet evi» denen okullarda yıllarca işaret listelerini kopyalayarak yetişti; Mısır'da kâtiplik, oğuldan oğula geçen ve saygı gören bir meslekti. Bu uzmanların dışında kalan geniş halk için dünya, büyük ölçüde bir sözlü kültür olarak kaldı: bilgi, hikâye ve hukuk, konuşarak, dinleyerek ve ezberleyerek aktarılıyordu.
Gelişme — taşa kazınan hukuk
Yazının ilk ve en açık etkisi, yönetim üzerinde oldu. Yazı, bir kurumun kimin ne kadar ürettiğini, kime ne kadar borçlu olduğunu, hangi toprağın kime ait olduğunu, onu tutan kişinin ölümünden sonra da hatırlamasını sağladı. Bellek, bir insanın kafasından çıkıp bir arşive taşındı. Bu, devletlerin büyümesini, uzak eyaletlerin merkezden yönetilmesini ve vergilerin düzenli toplanmasını kolaylaştırdı.
Hukuk da değişti. Babil kralı Hammurabi, MÖ on sekizinci yüzyılda, yaklaşık iki yüz seksen hükümden oluşan yasalarını büyük bir taş dikilitaşa kazıttı. Yasalar, Hammurabi'den önce de vardı ve Mezopotamya'da daha eski yazılı yasa derlemeleri de biliniyor. Ama taşa kazınan bir hüküm, ne söylediği tartışılabilen ama değiştirilemeyen bir metin hâline gelir. Hammurabi, metnin sonunda, haksızlığa uğramış bir kişinin gelip dikilitaşının önünde durmasını ve yazının kendisine okunmasını istediğini söyler.
Bu küçük ayrıntı, yazının ilk dönemdeki yerini çok iyi gösteriyor: hükümler yazılıydı, ama onları okuyacak olan, haksızlığa uğrayan kişi değil, ona okuyan biriydi. Yazılı hukuk, okuma bilmeyen çoğunluk için bile önemliydi; çünkü ne söylediği, bir kralın o günkü keyfine değil, taşa kazınmış bir metne bağlanmıştı.
Yazı ayrıca uzak mesafeleri kısalttı. Bir kral, aylarca yol gidecek bir habercinin belleğine güvenmek yerine, mührünü taşıyan bir tableti gönderebiliyordu. Tüccarlar, ortaklarıyla yazışarak mal, fiyat ve borç bilgisini kentten kente aktarabiliyordu. Yazılı bir sözleşme, taraflardan biri öldükten sonra da geçerliliğini koruyordu. Toplumun hafızası, artık yaşlıların anlattıklarıyla sınırlı değildi.
Dönüş noktası — yirmi iki işaret
Yazının dünyayı gerçekten değiştirmeye başlaması, işaret sayısının büyük ölçüde azalmasıyla oldu. MÖ ikinci binyılda, Sina ve Levant çevresinde, Mısır hiyerogliflerinden esinlenen ama yalnızca ünsüz sesleri gösteren az sayıda işaretten oluşan bir yazı gelişti. Bu fikir, MÖ birinci binyılın başlarında Fenikeliler tarafından yirmi iki harflik bir alfabeye dönüştürüldü. Fenikeli tüccarlar Akdeniz boyunca yayıldıkça alfabe de yayıldı. Yunanlılar, MÖ sekizinci yüzyıl civarında bu alfabeyi alıp ünlü sesler için de harfler ekledi.
Yirmi, otuz işaretle yazılabilen bir dil, yıllarca kâtip okulunda okumayı gerektirmiyordu. Okuryazarlık hâlâ bir azınlığın ayrıcalığıydı, ama bu azınlık genişleyebilirdi: tüccarlar, zanaatkârlar, askerler de yazmayı öğrenebildi. Klasik Atina'da vatandaşlar, istenmeyen bir siyasetçinin adını çanak çömlek parçalarına kazıyarak oy verdi; bu uygulama, en azından bir kısım vatandaşın adını yazabildiğini gösteriyor.
Ama alfabe, yazının tek yolu değildi. Çin yazısı, binlerce işaretiyle, üç bin yılı aşkın bir süredir kullanılmaya devam ediyor ve farklı lehçeleri konuşan insanların aynı metni okuyabilmesini sağlıyor. Alfabenin kolaylığı gerçek, ama «alfabe ilerleme, öbür sistemler geri kalmışlık» diye bir sıralama yapmak, bu sürekliliği açıklamaz.
Yaygın yanlış«Yazı icat edilince insanlar okuryazar oldu» diye sık düşünülür.
Tarihin büyük bölümünde, yazının kullanıldığı toplumlarda bile, nüfusun yalnızca küçük bir kısmı okuyup yazabiliyordu. Kitlesel okuryazarlık, dünyanın çoğu yerinde son iki yüz yılın bir olgusudur.
Cevap — neyi değiştirdi, neyi değiştirmedi?
Öyleyse yazı her şeyi değiştirdi mi? Bazı şeyleri köklü biçimde değiştirdi. Bilginin insan belleğinden bağımsız saklanmasını, uzak mesafelere taşınmasını ve yüzyıllar sonra yeniden okunmasını sağladı. Devletlerin, vergilerin, yazılı hukukun ve büyük dinlerin kutsal metinlerinin temelini oluşturdu. Tarihçilerin geleneksel olarak «tarih» ile «tarih öncesi»ni ayırdığı çizgi de yazıdır.
Ama bu değişim yavaş, eşitsiz ve çoğu zaman bir azınlığın elinde gerçekleşti. Yazı, yüzyıllar boyunca kâtiplerin, rahiplerin ve yöneticilerin aracıydı; çoğunluk, yazının sonuçlarını, vergi listelerinde, mahkeme kararlarında ve yasalarda, okumadan yaşadı. Bu yüzden «yazı insanlığı değiştirdi» cümlesi, «yazı, onu kullananların başkaları üzerindeki gücünü değiştirdi» cümlesiyle birlikte okunmalı.
Bugünle bağ — kim hatırlıyor?
Platon'un Thamus'u, yazının belleği zayıflatacağından endişe ediyordu. Bugün aynı kaygı, telefonlar ve arama motorları için dile getiriliyor: her şeyi bir cihazda saklayabiliyorsak, bir şeyi hatırlamaya neden ihtiyaç duyalım? Bu tartışma yeni değil; bilgiyi insanın dışına taşıyan her teknoloji, benzer bir soruyu gündeme getirdi.
Yazının bir başka mirası da hâlâ yanımızda: kayıtta görünen, görünmeyenden daha kolay hatırlanır. Tarihçiler, yazılı belge bırakan kurumları ve kişileri çok daha iyi tanır; yazı bilmeyen çoğunluğun sesi, çoğu zaman ancak başkalarının kayıtlarında duyulur. Bir geçmişi okurken, onu kimin yazdığını sormak, yazının bize bıraktığı en önemli derstir. Bir vergi defterinde adı geçen köylü, kendi hayatını anlatmadı; onu sayan, adını yazan ve borcunu hesaplayan başkasıydı. Tarihçi bu satırları okurken, satırın arkasındaki sessiz insanı da görmeye çalışır.
Birincil kaynak
Platon, MÖ dördüncü yüzyılda yazdığı Phaidros diyaloğunda, Sokrates'in ağzından, yazının mucidi Theuth ile kral Thamus arasındaki konuşmayı anlatır:
This, said Theuth, will make the Egyptians wiser and give them better memories; it is a specific both for the memory and for the wit. Thamus replied: O most ingenious Theuth, the parent or inventor of an art is not always the best judge of the utility or inutility of his own inventions to the users of them. […] this discovery of yours will create forgetfulness in the learners' souls, because they will not use their memories; they will trust to the external written characters and not remember of themselves. The specific which you have discovered is an aid not to memory, but to reminiscence.
Türkçesi: Theuth, «Bu, Mısırlıları daha bilge yapacak ve belleklerini güçlendirecek; hem bellek hem zekâ için bir ilaçtır» dedi. Thamus cevap verdi: «Ey hünerli Theuth, bir sanatın babası ya da mucidi, buluşunun onu kullananlara yararlı mı zararlı mı olduğunu her zaman en iyi yargılayan kişi değildir. […] Bu buluşun, öğrenenlerin ruhunda unutkanlık yaratacak, çünkü belleklerini kullanmayacaklar; dışarıdaki yazılı işaretlere güvenecek, kendi içlerinden hatırlamayacaklar. Bulduğun ilaç belleğe değil, anımsatmaya yarar.»
Kaynak: Platon, Phaidros, 274e–275a; Benjamin Jowett'in İngilizce çevirisi, The Dialogues of Plato (Oxford: Clarendon Press, 1871), Project Gutenberg. Türkçesi bizim.
- Theuth ile Thamus, yazının belleğe etkisi konusunda neden birbirinin tam tersini düşünüyor?
- «Belleğe değil, anımsatmaya yarar» ayrımı ne anlama geliyor?
- Yazıya karşı bu uyarının bize bir yazılı metin aracılığıyla ulaşması, bu uyarıyı nasıl okumamızı gerektirir?
Tarihçiler Tartışıyor
- Claude Lévi-Strauss (1955) — Hüzünlü Dönenceler'de (Tristes Tropiques), Brezilya'daki Nambikwara topluluğunun şefinin, yazıyı bilmediği hâlde yazıyormuş gibi davranarak otoritesini güçlendirmeye çalıştığını anlattı; yazının asıl işlevinin bilgi aktarmaktan çok insanlar üzerinde denetim kurmak olduğunu savundu.
- Jack Goody ve Ian Watt (1963) — «The Consequences of Literacy» makalesinde alfabetik okuryazarlığın, özellikle antik Yunan'da, mantıksal düşünceyi, tarih yazımını ve bilgiye eleştirel yaklaşımı mümkün kıldığını öne sürdüler; yazının zihni dönüştüren bir teknoloji olduğunu vurguladılar.
- Walter Ong (1982) — Orality and Literacy'de sözlü ve yazılı kültürlerin farklı düşünme biçimleri taşıdığını, yazının bilgiyi söyleyenden ayırarak bilinci yeniden yapılandırdığını savundu; sözlü kültürlerin kalıplaşmış sözlere, tekrara ve ezbere dayanan kendine özgü bir düşünme düzeni olduğunu vurguladı.
- Brian Street (1984) — Literacy in Theory and Practice'te bu yaklaşımları «özerk model» olarak eleştirdi; okuryazarlığın etkilerinin yazının kendisinden değil, onun hangi toplumsal ve siyasi bağlamda kullanıldığından kaynaklandığını savundu.
Goody, Watt ve Ong yazının bilişsel etkilerini, yani insanların düşünme biçimini nasıl değiştirdiğini, Lévi-Strauss ve Street ise onun toplumsal ve siyasi bağlamını öne çıkarıyor. Tartışma, yazının kendi başına bir güç olup olmadığı, yoksa onu kullananların elinde bir araç mı olduğu sorusu etrafında dönüyor. Bugün araştırmacıların çoğu iki yaklaşımı birleştirir: yazının bazı olanakları gerçekten açtığını kabul eder, ama bu olanakların kimin tarafından ve nasıl kullanıldığının her toplumda farklı sonuçlar doğurduğunu vurgular.
Derine İn
Yazının etkisini değerlendirmenin en büyük güçlüğü, kanıtın kendisinin yazıya bağlı olmasıdır. Yazılı toplumları, bıraktıkları metinler sayesinde tanırız; sözlü toplumları ise çoğu zaman ancak arkeoloji ya da onları gözlemleyen yabancıların yazıları aracılığıyla. Bu yüzden «yazılı toplumlar daha karmaşıktı» gibi bir yargı, kısmen kanıtın dağılımından kaynaklanan bir yanılsama olabilir. Yazısız birçok toplum, uzun şecereleri, destanları ve hukuk kurallarını kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktardı; bu aktarım, yazılı metinler kadar dikkatli ve disiplinli olabiliyordu.
İkinci bir güçlük, okuryazarlığın kendisini ölçmektir. Bir toplumda kaç kişinin okuyup yazabildiğini, modern nüfus sayımlarından önceki dönemler için doğrudan bilmek çok zordur. Tarihçiler, imzalar, mektuplar, duvar yazıları, okul kalıntıları gibi dolaylı kanıtlara dayanır. Bir kişinin adını yazabilmesi, bir mektup okuyabilmesi ve bir kitap yazabilmesi farklı düzeylerde okuryazarlıklardır; bu yüzden «okuryazarlık oranı» tek bir sayıya indirgendiğinde yanıltıcı olabilir.
Yazının kaybolması da bir tarih sorunudur. Çiviyazısı, üç bin yılı aşkın bir süre kullanıldıktan sonra, milattan sonraki ilk yüzyıllarda tamamen unutuldu; on dokuzuncu yüzyılda yeniden çözülene kadar kimse onu okuyamadı. Maya yazısı ise İspanyol fethinden sonra kullanımdan düştü ve uzun süre yalnızca takvim işaretleri olarak anlaşıldı. Rus dilbilimci Yuri Knorozov'un 1950'lerde, işaretlerin bir kısmının hece değeri taşıdığını göstermesi, çözümün kapısını araladı; sonraki onyıllarda başka araştırmacıların çalışmalarıyla Maya yazıtlarının hükümdarların doğumlarını, tahta çıkışlarını ve savaşlarını anlattığı ortaya çıktı. Bir yazı okunamadığında, onu kullanan toplumun tarihi de yarı yarıya susar.
Yazının etkisi, hangi malzemeye yazıldığına da bağlıydı. Kil tabletler, bir yangında pişerek binlerce yıl dayanabildi; Mezopotamya arşivlerinin bu kadar zengin olması kısmen bu yüzdendir. Mısır'daki papirüs, kuru iklimde korunabildi ama nemli bölgelerde çürüdü. Mezoamerika'daki ağaç kabuğu kâğıdından yapılmış kitapların neredeyse tamamı, fetih sırasında ve sonrasında yok edildi ya da çürüdü; bugün yalnızca bir avuç Maya kitabı ayakta. Yani elimizdeki yazılı kanıtın dağılımı, yalnızca kimin yazdığını değil, neyin üzerine yazdığını ve hangi iklimde yaşadığını da yansıtır. Bir toplumun «az yazılı kaynak bırakması», onun az yazdığı anlamına gelmeyebilir.
Bir başka ayrım, yazıyı kimin okuduğu ile kimin yazdırdığı arasındadır. Mezopotamya'da ya da Mısır'da bir hükümdar okuma bilmeyebilirdi; onun adına yazan ve okuyan kâtipler vardı. Güç, çoğu zaman yazıyı bilende değil, yazıyı bilenleri çalıştırabilende toplanıyordu. Bu yüzden «okuryazar toplum» ile «yazıyı kullanan devlet» aynı şey değildir; bir devlet, halkının neredeyse tamamı okuma bilmeden, yazıyla yönetilebilir.
Bu örnekler, yazının bir teknoloji olarak kırılganlığını gösteriyor. Yazının bilgiyi koruması, ancak o yazıyı okuyabilen birilerinin varlığına bağlıdır. Bugün dijital belgelerin okunabilirliği için dile getirilen kaygılar, bu eski sorunun yeni bir biçimidir: bir dosya biçimi unutulduğunda, içindeki bilgi de erişilemez hâle gelir. Kil tablet, beş bin yıl sonra bile gözle okunabiliyor; eski bir disketin içeriğine ulaşmak ise bugün çoğu zaman özel bir çaba istiyor.
Uzman Notu
Temel literatür
- Claude Lévi-Strauss, Tristes Tropiques (Paris: Plon, 1955).
- Jack Goody ve Ian Watt, «The Consequences of Literacy», Comparative Studies in Society and History 5, no. 3 (1963), s. 304–345.
- Eric A. Havelock, Preface to Plato (Cambridge, MA: Harvard University Press, 1963).
- Walter J. Ong, Orality and Literacy: The Technologizing of the Word (Londra: Methuen, 1982).
- Brian V. Street, Literacy in Theory and Practice (Cambridge: Cambridge University Press, 1984).
- Martha T. Roth, Law Collections from Mesopotamia and Asia Minor (Atlanta: Scholars Press, 1995).
- Michael D. Coe, Breaking the Maya Code (Londra: Thames and Hudson, 1992).
- Peter T. Daniels ve William Bright (ed.), The World's Writing Systems (New York: Oxford University Press, 1996).
Arşiv ve kaynak
Jowett'in Platon çevirisinin tam metni Project Gutenberg arşivinde ücretsiz okunabilir. Hammurabi dikilitaşının yüksek çözünürlüklü görüntüleri Louvre'un koleksiyon veri tabanında yer alır. Çin kehanet kemikleri ve Maya yazıtları, ilgili müzelerin ve araştırma projelerinin çevrim içi kataloglarında incelenebilir.
Açık sorular
- Mısır hiyeroglifleri Mezopotamya'dan bağımsız mı ortaya çıktı, yoksa bir fikir aktarımıyla mı?
- Alfabetik yazı, onu kullanan toplumlarda düşünce biçimlerini gerçekten değiştirdi mi, yoksa bu değişim başka etkenlerle mi açıklanmalı?
- Yazısız toplumların tarihini yazmak için hangi kanıtlar ve yöntemler en güvenilir sonucu verir?
Mini sınav
- (Hedef 1) Aşağıdakilerden hangisi yazının kendi içinden, dışarıdan almadan geliştirildiği yerlerden biri sayılır? A) Çin B) Antarktika C) Avustralya D) İzlanda
- (Hedef 1) Alfabeyi daha önceki yazı sistemlerinden ayıran temel özellik nedir? A) Yalnızca taşa kazınması B) Az sayıda işaretle, her işaretin bir sesi temsil etmesi C) Yalnızca rahipler tarafından kullanılması D) Resimlerden oluşması
- (Hedef 2) Hammurabi dikilitaşının sonundaki, haksızlığa uğrayan kişiye yazının okunması isteği neyi gösterir? A) Herkesin okuryazar olduğunu B) Yazının hiç önemli olmadığını C) Yazılı hukukun, okuma bilmeyenler için de önemli olduğunu ama okumanın başkalarınca yapıldığını D) Yasaların sözlü olarak aktarıldığını
- (Hedef 3) Brian Street, okuryazarlığın etkileri konusunda neyi savundu? A) Yazının her toplumda aynı etkiyi yarattığını B) Okuryazarlığın etkilerinin, onun kullanıldığı toplumsal ve siyasi bağlamdan kaynaklandığını C) Yazının hiçbir etkisi olmadığını D) Alfabenin her zaman üstün olduğunu
- (Hedef 3) «Yazı icat edilince insanlar okuryazar oldu» cümlesindeki yanlış nedir? A) Yazı hiç icat edilmedi B) Tarihin büyük bölümünde nüfusun yalnızca küçük bir kısmı okuyup yazabiliyordu C) Yazıyı yalnızca çocuklar kullanıyordu D) Okuryazarlık yazıdan önce vardı
Açık uçlu soru
(Hedef 3) Platon'un Thamus'u yazının belleği zayıflatacağını, Goody ve Watt ise yazının eleştirel düşünceyi mümkün kıldığını savunuyor. Bu iki görüşü, okuryazarlığın tarihte kimlerin elinde olduğunu da hesaba katarak karşılaştır ve yazının etkisini değerlendiren kendi cümleni kur.
Cevaplar
- A — Çin, yazının bağımsız olarak icat edildiği merkezlerden biridir; öbür seçenekler bu merkezler arasında yer almaz.
- B — Alfabe, az sayıda işaretle ve her işaretin tek bir sesi göstermesiyle öğrenmeyi kolaylaştırır.
- C — Hükümler yazılıydı, ama haksızlığa uğrayan kişi onları başka birinin okumasıyla öğreniyordu.
- B — Street, okuryazarlığın etkilerinin bağlamdan kaynaklandığını savunan «ideolojik model»i önerdi.
- B — Kitlesel okuryazarlık, dünyanın çoğu yerinde son iki yüz yılın olgusudur.
Güçlü bir cevap, iki görüşün de yazının etkisinin bir kısmını yakaladığını kabul eder, ama bu etkinin uzun süre yalnızca okuryazar azınlık için geçerli olduğunu hatırlatır. Kendi cümlesinde, yazının etkisinin onu kimin, hangi amaçla kullandığına bağlı olduğunu açıkça belirtir.
Sonraki bölüme köprü
Yazı, uzak eyaletlerdeki vergi kayıtlarını, emirleri ve yasaları başkente bağlayarak geniş toprakları yönetmeyi mümkün kıldı. Ama tek başına yetmedi: birbirinin dilini konuşmayan, farklı tanrılara tapan milyonlarca insanı yüzyıllarca aynı çatı altında tutmak için yollar, ortak ölçüler, yerel seçkinlerle anlaşmalar ve inandırıcı fikirler de gerekiyordu. Sıradaki bölüm bu araçlara bakıyor: büyük imparatorlukları bir arada ne tuttu?