Öğrenme hedefleri
- Bir yerleşimi köyden ayırıp kent yapan özellikleri ve ilk kentlerin dünyanın hangi bölgelerinde, ne zaman ortaya çıktığını anlatabileceksin.
- İlk kentlerin kuruluşunu açıklayan başlıca kuramları, yani artı ürün, sulama, ticaret ve toplanma kuramlarını, kanıtlarıyla karşılaştırabileceksin.
- Kentlerin mutlaka bir kral, bir saray ve katı bir hiyerarşiyle doğduğu varsayımını, yeni arkeolojik bulguların ışığında değerlendirebileceksin.
Okuma metni
Kanca — surların üstünde bir yürüyüş
Dünyanın bilinen en eski destanlarından biri, bir kentin surlarıyla açılır ve biter. Gılgamış Destanı'nın kahramanı, Mezopotamya'nın güneyindeki Uruk kentinin kralıdır. Destanın sonunda, ölümsüzlüğü aradığı uzun ve başarısız yolculuktan dönen Gılgamış, yanındaki kayıkçıya bir tanrı ya da bir ölümsüzlük otu göstermez; ona kentini gösterir. Surların üstüne çıkmasını, temellerine bakmasını, tuğlalarının fırında pişirilip pişirilmediğini incelemesini, kentin, bahçelerin ve tapınağın kapladığı alanı ölçmesini ister.
Bu kısa sahne, bir kral için kentinin ne anlama geldiğini açıkça gösteriyor: ölümsüzlüğe ulaşamayan bir insanın geride bırakabileceği en kalıcı eser. Uruk, MÖ dördüncü binyılın sonunda, elimizdeki kanıtlara göre yeryüzünün en kalabalık yerleşim yeriydi. Ama neden? İnsanlar binlerce yıl boyunca küçük köylerde yaşamışken, neden birden on binlerce kişinin bir arada yaşadığı kentler kurdu? Bu bölümün sorusu tam olarak bu.
Bağlam — köyden kente
Tarımın yayılmasından sonraki binlerce yıl boyunca insanların çoğu köylerde yaşadı. Anadolu'daki Çatalhöyük gibi bazı Neolitik yerleşimler binlerce kişiyi barındıracak kadar büyüktü; ama çoğu arkeolog onları kent değil, büyük köyler olarak görür. Çünkü orada yaşayanların neredeyse tamamı aynı işi, yani tarımı ve hayvancılığı yapıyordu; yerleşim çevresindeki köyleri yöneten bir merkez değildi.
Kentler, dünyanın birkaç bölgesinde, birbirinden bağımsız olarak ortaya çıktı. Dicle ile Fırat'ın aşağı havzasında, dördüncü binyılın son yüzyıllarında Uruk gibi kentler yükseldi. Mısır'da Nil boyunca, İndus vadisinde MÖ üçüncü binyılın ortasında Mohenjo-daro ve Harappa gibi planlı kentler, Peru'nun kıyı vadilerinde Caral gibi anıtsal merkezler, Çin'de Sarı Irmak havzasında MÖ ikinci binyılın başlarında ilk büyük saray kentleri kuruldu.
Uruk'un büyüklüğü şaşırtıcıdır. MÖ üçüncü binyılın başında kent, dokuz kilometre kadar uzunluğunda bir surla çevriliydi ve bu surların içinde, farklı tahminlere göre, on binlerce insan yaşıyordu. Kentin merkezinde büyük tapınak kompleksleri yükseliyordu; bu kompleksler, çevredeki tarlaların ürününü topluyor, işçilere tayın dağıtıyor ve zanaatkârları çalıştırıyordu.
Uruk yalnız değildi. MÖ üçüncü binyılda Güney Mezopotamya, Ur, Lagaş, Kiş, Umma ve Nippur gibi birbirine yakın, her biri kendi tanrısına, tapınağına ve yöneticisine sahip kentlerle doluydu. Tarihçiler bu yapıya «kent devleti» der: bir kent ve onun çevresindeki köyler ile tarlalar, bağımsız bir siyasi birim oluşturuyordu. Bu kent devletleri, su hakları ve sınır tarlaları için sık sık birbiriyle savaştı; aynı zamanda ticaret yaptı, ortak bir dini ve ortak bir yazıyı paylaştı. Uruk'un surları, bu rekabetin de bir sonucuydu: bir kent, yalnızca zenginliğini göstermek için değil, komşularından korunmak için de sur yaptırıyordu.
Gelişme — dört açıklama
İlk kentlerin neden kurulduğuna dair birbirinden farklı açıklamalar önerildi. En etkili ilk açıklama, Avustralyalı arkeolog V. Gordon Childe'dan geldi. Childe, 1950'de yayımladığı bir makalede «kent devrimi» kavramını ortaya attı. Ona göre tarım, bir artı ürün yaratmıştı; bu artı ürün, bir kısım insanın tarım dışı işlerde, yani zanaat, ticaret, din ve yönetim gibi alanlarda uzmanlaşmasını mümkün kıldı. Uzmanlar, yöneticiler ve rahipler bir araya toplandıkça kentler doğdu.
İkinci bir açıklama, sulamaya dayanıyordu. Alman kökenli Amerikalı tarihçi Karl Wittfogel, 1957'de, büyük nehir vadilerinde tarımın geniş sulama kanallarına bağlı olduğunu, bu kanalları kurmak ve yönetmek için güçlü, merkezî bir yönetimin gerektiğini, kentlerin ve devletlerin de bu ihtiyaçtan doğduğunu savundu. Ama sonraki araştırmalar, özellikle Robert McC. Adams'ın Mezopotamya'daki yüzey araştırmaları, büyük sulama sistemlerinin çoğunlukla kentlerden önce değil, sonra geliştiğini gösterdi.
Üçüncü bir açıklama, ticarete ve coğrafyaya bakar. Amerikalı arkeolog Guillermo Algaze, Güney Mezopotamya'nın, Dicle ve Fırat'ın sağladığı ucuz su yolu taşımacılığı sayesinde, mal ve insan hareketinde komşularına göre büyük bir üstünlüğe sahip olduğunu savundu. Bu üstünlük, ticareti, uzmanlaşmayı ve nüfusun belirli merkezlerde toplanmasını teşvik etti.
Dördüncü bir açıklama ise, kentlerin yalnızca ekonomik değil, dinî ve toplumsal toplanma yerleri olarak doğduğunu vurgular. Pek çok erken kentin merkezinde bir tapınak ya da tören alanı vardı; insanlar ortak törenler, bayramlar ve pazarlar için bir araya geliyor, bu buluşma yerleri zamanla kalıcı yerleşimlere dönüşüyordu. Mezopotamya'da her kentin bir koruyucu tanrısı vardı ve kent, bir anlamda o tanrının evi sayılıyordu; Uruk'ta İnanna'nın, yani sonraki adıyla İştar'ın tapınağı, kentin kalbiydi.
Bu dört açıklama birbirini dışlamıyor. Bir kent, hem artı ürüne ihtiyaç duyar, hem ticaretten beslenir, hem de insanları bir arada tutacak ortak bir inanca ve kuruma dayanır. Tartışma, bu etkenlerden hangisinin ilk adımı attığı, hangisinin sonradan eklendiği üzerinedir.
Dönüş noktası — kralsız kentler mi?
Uzun süre, ilk kentlerin bir kral, bir saray ve katı bir toplumsal hiyerarşiyle birlikte doğduğu düşünüldü. Gılgamış gibi bir kral, surlarını, tapınaklarını ve ordusunu yönetiyordu. Ama bazı yeni bulgular bu varsayımı sorguluyor.
Bugünkü Ukrayna'da, MÖ dördüncü binyılın ilk yarısına tarihlenen ve Talianki gibi adlarla anılan bazı yerleşimler, yüzlerce hektarlık alanlara yayılmıştı; bu yerleşimlerde binlerce ev, halkalar hâlinde dizilmişti. Ama bu yerleşimlerde bir saray, anıtsal bir tapınak, zengin mezarlar ya da açık bir yönetici sınıf izine rastlanmadı. İndus kentlerinde de, Mohenjo-daro'nun düzenli sokaklarına, kanalizasyon sistemine ve ortak yapılarına rağmen, Mezopotamya'daki gibi görkemli saraylar ve kral mezarları bulunmadı.
Bu bulgular, kentlerin tek bir kalıba uymadığını gösteriyor. Bazı kentler, Uruk gibi, güçlü tapınak ve saray kurumlarının çevresinde büyüdü; bazıları ise, belki de, ortak kararların ve yerel toplulukların bir araya gelmesiyle yönetildi. Bu ikinci yorum hâlâ tartışmalıdır; ama «kent eşittir kral» denklemini sarsmıştır. Eleştirmenler, hiyerarşinin her zaman saray ya da zengin mezar biçiminde iz bırakmadığını, bazı toplumlarda gücün daha az görünür yollarla, örneğin akrabalık ağları ya da dinî kurumlar aracılığıyla işlediğini hatırlatıyor. Yani bir sarayın yokluğu, bir yönetici sınıfın yokluğunu kesin olarak kanıtlamıyor; ama kentlerin tek bir siyasi kalıba uymadığını açıkça gösteriyor.
Yaygın yanlış«İlk kentler her yerde aynı nedenle ve aynı biçimde kuruldu» diye düşünülür.
Kentler dünyanın birkaç bölgesinde bağımsız olarak ortaya çıktı ve farklı biçimler aldı: tapınak merkezli Mezopotamya kentleri, planlı İndus kentleri, anıtsal Andes merkezleri birbirinden çok farklıydı.
Cevap — birden çok yol
Öyleyse ilk şehirler neden kuruldu? Tek bir neden yok, tek bir kalıp da yok. Tarımın ürettiği artı ürün, kentlerin var olabilmesinin ön koşuluydu; ama tek başına bir kent yaratmadı. Su yollarının sağladığı ticaret, ortak törenlerin topladığı kalabalıklar, savunma ihtiyacı ve tapınak ile sarayların örgütlediği emek, farklı yerlerde farklı ağırlıklarla bir araya geldi.
Kent, bir kez ortaya çıktıktan sonra, kendi kendini besleyen bir mekanizmaya dönüştü: daha çok insan, daha çok uzmanlaşma, daha çok ticaret ve daha çok yenilik demekti. Bu yüzden kentler, insanlık tarihinin sonraki bütün dönemlerinde yeniliğin, iktidarın ve kültürün merkezleri oldu. Yazı, para, hukuk, bilim ve sanatın pek çok yeni biçimi, bu kalabalık ve çeşitli ortamlarda gelişti; çünkü farklı işler yapan, farklı yerlerden gelen insanlar, fikirlerini burada birbirleriyle karşılaştırabiliyordu.
Bugünle bağ — kentli bir tür
Bugün dünya nüfusunun yarısından fazlası kentlerde yaşıyor. Bu oran, insanlık tarihinin büyük bölümünde çok küçüktü; kentli bir tür olmamız, görece yeni bir durum. İlk kentlerin kuruluşu, bu uzun dönüşümün başlangıcıdır.
İlk kentlerin sorunları da, aradan geçen binlerce yıla rağmen, bugünkülere benziyor: su ve yiyecek sağlamak, atıkları uzaklaştırmak, kalabalık bir nüfusu yönetmek, salgınlarla başa çıkmak. Mohenjo-daro'nun kanalizasyonu ya da Uruk'un tayın listeleri, bugünkü kent yöneticilerinin uğraştığı soruların beş bin yıllık öncülleridir.
Birincil kaynak
Gılgamış Destanı'nın on birinci tabletinin sonunda, ölümsüzlüğü arayan yolculuğundan eli boş dönen Gılgamış, yanındaki kayıkçı Urşanabi'ye kentini gösterir. Destanın açılışı da aynı surları anar:
Of Erech, the high-wall'd, He (it was) built up the ramparts; (and) he (it was) clamp'd the foundation […] "Do thou, Ur-Shanabi, go up and walk on the ramparts of Erech, Look on its base, and take heed of its bricks, if its bricks be not kiln-burnt, (Aye), and its ground-work be not bitumen, e'en seven courses, One shar the city, (and) one shar the gardens […] the Temple of Ishtar."
Türkçesi: Yüksek surlu Uruk'un surlarını o yükseltti; temelini o sağlamlaştırdı. […] «Ey Urşanabi, çık da Uruk'un surlarının üstünde yürü; temeline bak, tuğlalarına dikkat et, tuğlaları fırında pişirilmiş değil mi, temeli yedi sıra ziftten değil mi? Bir ölçü kent, bir ölçü bahçeler […] İştar'ın tapınağı.»
Kaynak: Gılgamış Destanı, I. tabletin açılışı ve XI. tabletin sonu; R. Campbell Thompson'ın İngilizce çevirisi, The Epic of Gilgamish (Londra: Luzac, 1928), archive.org. «Erech», Uruk'un İncil'deki adıdır; «shar», bir alan ölçüsüdür. Türkçesi bizim.
- Gılgamış, ölümsüzlüğe ulaşamadıktan sonra kayıkçıya neden kentini gösteriyor olabilir?
- Destan, kenti hangi unsurlarıyla tanımlıyor: surlar, tuğlalar, bahçeler, tapınak?
- Bir destan, ilk kentlerin nasıl göründüğü hakkında ne ölçüde kanıt olabilir?
Tarihçiler Tartışıyor
- V. Gordon Childe (1950) — «The Urban Revolution» makalesinde tarımın yarattığı artı ürünün uzmanlaşmayı, yöneticiler ve rahipler sınıfını ve yazıyı mümkün kıldığını, kentlerin bu toplumsal dönüşümün sonucu olarak doğduğunu savundu; bir kenti tanımlamak için on ölçüt önerdi.
- Karl Wittfogel (1957) — Oriental Despotism'de büyük sulama sistemlerini yönetme ihtiyacının merkezî ve baskıcı devletleri ve onların kentlerini doğurduğunu öne sürdü; bu «hidrolik» kuram, sulamanın çoğu zaman kentlerden sonra geliştiğini gösteren araştırmalarla eleştirildi.
- Guillermo Algaze (2008) — Ancient Mesopotamia at the Dawn of Civilization'da Güney Mezopotamya'nın su yolu taşımacılığı ve çevre çeşitliliği sayesinde ticarette elde ettiği üstünlüğün, kentleşmenin itici gücü olduğunu savundu.
- David Graeber ve David Wengrow (2021) — The Dawn of Everything'de bazı erken büyük yerleşimlerin açık bir hiyerarşi izi taşımadığını vurgulayarak kentleşmenin mutlaka krallar ve saraylarla gelmediğini öne sürdüler; bu yorum, bazı arkeologlarca kanıtları fazla ileri götürmekle eleştirildi.
Bu dört yaklaşım, farklı kanıt türlerine dayanıyor: Childe arkeolojik buluntuların genel sentezine, Wittfogel tarihsel karşılaştırmalara, Algaze bölgesel ekonomik coğrafyaya, Graeber ve Wengrow ise yeni kazı sonuçlarına. Childe toplumsal dönüşümü, Wittfogel sulamayı, Algaze ticareti, Graeber ve Wengrow ise kentleşmenin farklı siyasi biçimlerini öne çıkarıyor; bu son yorum, tartışmayı ekonomiden siyasete taşıdı. Tartışma, kentlerin tek bir nedenle mi, yoksa farklı yerlerde farklı yollarla mı ortaya çıktığı sorusu etrafında dönüyor.
Derine İn
İlk kentleri incelemenin temel güçlüğü, «kent» kavramının kendisini tanımlamaktır. Childe'ın on ölçütü, yani büyüklük, uzmanlaşma, artı ürün, anıtsal yapılar, yönetici sınıf, yazı, bilim, sanat, uzak ticaret ve devlet örgütü, Mezopotamya örneğine dayanıyordu. Ama bu ölçütler başka bölgelere uygulandığında sorunlar ortaya çıkar: Peru'daki Caral'ın yazısı yoktu; İndus kentlerinin yazısı hâlâ çözülemedi; Ukrayna'daki mega yerleşimlerde yönetici sınıf izi bulunmadı. Bu yerleri kent saymak ya da saymamak, hangi ölçütlerin seçildiğine bağlıdır. Bu yüzden bugün birçok arkeolog, tek bir tanım yerine, yerleşimlerin «ne kadar kentsel» olduğunu farklı ölçütlerle derecelendirmeyi tercih ediyor: nüfus yoğunluğu, işlev çeşitliliği, çevre üzerindeki etki ve kamusal yapılar gibi. Böylece köy ile kent arasındaki sınır keskin bir çizgi değil, geniş bir geçiş alanı olarak görülüyor.
Bir başka güçlük, nüfus tahminleridir. Arkeologlar, bir yerleşimin kapladığı alandan, ev sayısından ve ev başına düşen kişi sayısına dair varsayımlardan yola çıkarak nüfus tahmin eder. Bu varsayımlar küçük görünen farklarla büyük değişikliklere yol açar: bir hektar başına yüz kişi mi, iki yüz kişi mi yaşadığı, bir kentin nüfusunu iki katına çıkarabilir. Bu yüzden Uruk ya da Mohenjo-daro için verilen nüfus sayıları, her zaman geniş bir aralık olarak okunmalıdır. Kazıların genellikle kentin küçük bir bölümünü açığa çıkarması da tahmini zorlaştırır: kazılan bir mahalle, bütün kentin tipik bir örneği olmayabilir. Zengin tapınak bölgeleri, yoksul mahallelerden daha çok ilgi gördüğü için, arkeolojik kanıt da bu yönde çarpık olabilir.
Sulama kuramına yöneltilen eleştiri, arkeolojik yüzey araştırmalarının önemini gösteriyor. Robert McC. Adams, 1960'lardan itibaren Güney Mezopotamya'da binlerce eski yerleşim yerini haritalayarak, kanalların ve yerleşimlerin zaman içindeki değişimini izledi. Adams'ın yöntemi, tek bir kazı yerine geniş bir bölgenin yüzeyinde dağılmış çanak çömlek parçalarını toplayıp tarihleyerek yerleşimlerin yaşını belirlemeye dayanıyordu. Bu çalışmalar, büyük ve merkezî yönetilen sulama sistemlerinin çoğunlukla kentlerin ve devletlerin kurulmasından sonra geliştiğini, yani kentlerin nedeni değil, sonucu olduğunu düşündürdü.
Son olarak, kentlerin karanlık yüzü de var. Kalabalık yerleşimler, bulaşıcı hastalıkların yayılmasını kolaylaştırdı; kentlerin yiyecek ihtiyacı, çevredeki köylülerden vergi ve emek talebini artırdı. İlk kentlerin çevresindeki köylülerin, kentin varlığından ne kadar yararlandığı, ne kadar zarar gördüğü, arkeolojinin yanıtlamaya çalıştığı açık sorulardan biridir. Kent, bir fırsatlar merkezi olduğu kadar, bir denetim merkeziydi.
İlk kentlerin çöküşü de bir o kadar öğreticidir. İndus kentleri, MÖ ikinci binyılın ilk yarısında yavaş yavaş küçüldü ve terk edildi; bunun nedenleri, iklim değişikliği, nehirlerin yatak değiştirmesi, ticaret yollarının kopması gibi etkenlerle açıklanmaya çalışılıyor. Ukrayna'daki mega yerleşimler de birkaç yüzyıl sonra dağıldı. Bu örnekler, kentin insanlık için geri dönüşü olmayan bir adım olmadığını, bazı toplulukların kentleşmeyi deneyip sonra bıraktığını gösteriyor.
Uzman Notu
Temel literatür
- V. Gordon Childe, «The Urban Revolution», Town Planning Review 21 (1950), s. 3–17.
- Karl A. Wittfogel, Oriental Despotism: A Comparative Study of Total Power (New Haven: Yale University Press, 1957).
- Robert McC. Adams, Heartland of Cities: Surveys of Ancient Settlement and Land Use on the Central Floodplain of the Euphrates (Chicago: University of Chicago Press, 1981).
- Guillermo Algaze, Ancient Mesopotamia at the Dawn of Civilization: The Evolution of an Urban Landscape (Chicago: University of Chicago Press, 2008).
- David Graeber ve David Wengrow, The Dawn of Everything: A New History of Humanity (New York: Farrar, Straus and Giroux, 2021).
- R. Campbell Thompson, The Epic of Gilgamish (Londra: Luzac, 1928).
Arşiv ve kaynak
Campbell Thompson'ın Gılgamış çevirisi archive.org'da taranmış olarak bulunur. Uruk kazılarının raporları, Alman Arkeoloji Enstitüsü'nün yayın dizilerinde; Mohenjo-daro ve Harappa kazılarının raporları ise Hindistan ve Pakistan arkeoloji kurumlarının yayınlarında yer alır.
Açık sorular
- Ukrayna'daki mega yerleşimler ve İndus kentleri gerçekten hiyerarşisiz miydi, yoksa hiyerarşinin izleri başka biçimlerde mi saklı?
- Uruk'un en büyük olduğu dönemde gerçek nüfusu ne kadardı?
- İlk kentlerin çevresindeki köylüler kentleşmeden kazançlı mı, zararlı mı çıktı?
Mini sınav
- (Hedef 1) Çoğu arkeolog Çatalhöyük'ü neden bir kent değil, büyük bir köy olarak görür? A) Çok küçük olduğu için B) Sakinlerinin neredeyse tamamı tarım ve hayvancılık yaptığı ve çevresini yöneten bir merkez olmadığı için C) Surları olduğu için D) Yazısı olduğu için
- (Hedef 1) Aşağıdakilerden hangisi ilk kentlerin bağımsız olarak ortaya çıktığı bölgelerden biridir? A) İzlanda B) Antarktika C) Avustralya'nın iç bölgeleri D) İndus vadisi
- (Hedef 2) V. Gordon Childe'a göre kentlerin ortaya çıkmasını ne mümkün kıldı? A) Tarımın yarattığı artı ürün ve buna bağlı uzmanlaşma B) Yalnızca savaşlar C) Yalnızca iklim değişikliği D) Yazının icadı
- (Hedef 2) Wittfogel'in sulama kuramı neden eleştirildi? A) Mezopotamya'da hiç sulama olmadığı için B) Büyük sulama sistemlerinin çoğunlukla kentlerden sonra geliştiğinin gösterilmesi nedeniyle C) Kuramın çok yeni olması nedeniyle D) Mısır'da nehir olmadığı için
- (Hedef 3) Ukrayna'daki mega yerleşimler ve İndus kentleri hangi varsayımı sorgulatıyor? A) Kentlerin mutlaka bir kral, saray ve katı hiyerarşiyle doğduğu varsayımını B) Kentlerin nehir kenarında kurulduğu varsayımını C) Tarımın kentlerden önce geldiği varsayımını D) Kentlerin büyük olduğu varsayımını
Açık uçlu soru
(Hedef 3) Childe, Wittfogel, Algaze ile Graeber ve Wengrow'un ilk kentlerin kuruluşuna dair açıklamalarını karşılaştır. Uruk, Mohenjo-daro ve Ukrayna'daki mega yerleşimleri örnek vererek, ilk kentlerin tek bir nedenle mi, yoksa farklı yollarla mı ortaya çıktığı sorusuna kendi gerekçeli cevabını kur.
Cevaplar
- B — Çatalhöyük'te sakinlerin neredeyse tamamı tarımla uğraşıyordu ve yerleşim çevresini yöneten bir merkez değildi.
- D — İndus vadisi, ilk kentlerin bağımsız olarak ortaya çıktığı bölgelerden biridir.
- A — Childe, artı ürünün uzmanlaşmayı ve kentleri mümkün kıldığını savundu.
- B — Büyük sulama sistemlerinin çoğunlukla kentlerden sonra geliştiği gösterildi.
- A — Bu yerleşimler, kentlerin mutlaka krallar ve saraylarla doğduğu varsayımını sorgulatıyor.
Güçlü bir cevap, artı ürünün bir ön koşul olduğunu, ama kentlerin ticaret, tören, savunma ve yönetim gibi farklı etkenlerin farklı bileşimleriyle ortaya çıktığını belirtir. Uruk'un tapınak ve saray merkezli yapısını, İndus'un planlı ama saraysız kentleriyle ve Ukrayna'nın mega yerleşimleriyle karşılaştırarak tek bir modelin yetmediğini savunur.
Sonraki bölüme köprü
Uruk'un tapınakları binlerce işçiye tayın dağıtıyor, tarlaların ürününü topluyor, zanaatkârlara iş veriyordu; bu kadar büyük bir düzeni kimsenin belleği tek başına taşıyamazdı. Kentlerle birlikte, bilgiyi insan belleğinin dışına taşıyan bir buluş da yayıldı. Sıradaki bölüm bu buluşun sonuçlarına bakıyor: yazı her şeyi nasıl değiştirdi?