Öğrenme hedefleri
- 1879'dan 1914'e kadar Avrupa'nın büyük güçleri arasında kurulan ittifakları, deniz ve kara silahlanma yarışını ve savaşa yaklaştıran krizleri sıralayabileceksin.
- Bülow'un 1897 konuşmasını, Crowe'un 1907 muhtırasını ve Angell'in savaşın boşunalığı üzerine tezini karşılaştırarak, dönemin karar vericilerinin ve aydınlarının birbirlerini nasıl algıladığını değerlendirebileceksin.
- Birinci Dünya Savaşı'nın uzun vadeli nedenlerine ilişkin farklı açıklamaları ve savaşın kaçınılmaz olup olmadığı sorusunu tartışabileceksin.
Okuma metni
Kanca — güneşte bir yer
6 Aralık 1897'de, Berlin'deki Alman İmparatorluk Meclisi'nde, yeni Dışişleri Bakanı Bernhard von Bülow kürsüye çıktı. Birkaç hafta önce Alman savaş gemileri, Çin kıyısındaki bir koya asker çıkarmıştı; meclisteki sosyalist bir milletvekili, hükümetin tehlikeli maceralara atılmasından korktuğunu söylemişti. Bülow milletvekillerini yatıştırmaya çalıştı: Almanya kimseyle gereksiz yere kavga aramıyordu. Ama sonra, salonu alkışlarla dolduran bir cümle kurdu: Almanya kimseyi gölgede bırakmak istemiyordu, ama kendisi için de güneşte bir yer istiyordu. Bu cümle, Almanya'nın bir kıta gücünden bir dünya gücüne dönüşme isteğinin simgesi oldu. On yedi yıl sonra, Avrupa'nın büyük güçleri, Almanya'nın bu isteği ile öteki güçlerin buna verdiği karşılıkların örüldüğü bir ittifaklar ağının içinde, tarihin en yıkıcı savaşlarından birine girdi. Bu ders, Bülow'un konuşmasından Saraybosna'ya uzanan on yedi yılda Avrupa'nın neden, tek bir kıvılcımın bütün kıtayı tutuşturabileceği bir barut fıçısına dönüştüğünü soruyor.
Bağlam — Bismarck'ın dengesi ve bozulması
1871'de birliğini tamamlayan Almanya, Avrupa'nın en güçlü kara devleti olmuştu. Bismarck, bu yeni gücün öteki devletleri korkutmaması için karmaşık bir ittifaklar sistemi kurdu. 1879'da Avusturya-Macaristan ile bir savunma ittifakı yaptı; 1882'de İtalya'nın da katılmasıyla bu ittifak Üçlü İttifak'a dönüştü. Bismarck, Fransa'yı yalnız bırakmaya ve Rusya ile de iyi ilişkiler sürdürmeye özen gösterdi.
Ama 1890'da genç imparator II. Wilhelm, Bismarck'ı görevden aldı ve Rusya ile yapılmış gizli antlaşmayı yenilemedi. Yalnız kalan Rusya, birkaç yıl içinde Fransa ile bir ittifak kurdu. Almanya artık, bir savaş durumunda hem doğudan hem batıdan saldırıya uğrama tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
Wilhelm ve çevresindekiler, Almanya'nın yalnızca bir Avrupa gücü olarak kalmasını yeterli bulmuyordu. Yeni politikanın adı, dünya siyasetiydi: Almanya da İngiltere ve Fransa gibi sömürgelere, üslere, dünya ticaretinde bir paya ve bunları koruyacak büyük bir donanmaya sahip olmalıydı.
Gelişme — denizde bir yarış, karada iki cephe
Dünya siyasetinin en önemli aracı, donanmaydı. Donanma Bakanı Alfred von Tirpitz'in hazırladığı 1898 ve 1900 donanma yasaları, Almanya'ya İngiltere'ninkiyle rekabet edebilecek bir savaş filosu kurmayı hedefliyordu. İngiltere için donanma, bir ada ülkesinin ve dünyaya yayılmış bir imparatorluğun varlık koşuluydu. Alman donanmasının büyümesi, Londra'da doğrudan bir tehdit olarak algılandı.
İngiltere, yüzyıllık «görkemli yalnızlık» politikasından vazgeçti. 1904'te Fransa ile sömürge anlaşmazlıklarını çözen bir anlaşma imzaladı; 1907'de Rusya ile de benzer bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmalar resmî askerî ittifaklar değildi; ama Avrupa'yı giderek iki bloğa ayırdı. 1906'da İngiltere, önceki bütün savaş gemilerini eskiten, büyük toplarla donatılmış ve buhar türbinleriyle çalışan yeni bir zırhlı indirdi. Bu gemi, adını bütün bir gemi sınıfına verdi ve iki ülke arasındaki deniz yarışını yeniden başlattı.
Karada da silahlanma yarışı sürüyordu. Bütün büyük güçler zorunlu askerliği yaygınlaştırdı, orduların barış zamanındaki mevcudunu artırdı ve demiryollarıyla hızlı seferberlik planları hazırladı. Alman genelkurmay başkanı Alfred von Schlieffen'in adıyla anılan plan, iki cepheli bir savaşta Almanya'nın önce Fransa'yı, tarafsız Belçika üzerinden hızla yenmesini, sonra ordusunu doğuya, Rusya'ya çevirmesini öngörüyordu. Bu plan, bir savaş çıktığında diplomasinin hareket alanını çok daraltıyordu: Almanya için zaman, her şeydi.
Dönüş noktası — krizler zinciri
1905'ten sonra büyük güçler arasında birbiri ardına krizler patladı. 1905'te Wilhelm, Fas'ın Tanca limanına yaptığı bir ziyaretle, Fransa'nın Fas'taki nüfuzuna meydan okudu; ertesi yıl toplanan konferansta İngiltere Fransa'yı destekledi ve Almanya yalnız kaldı. 1908'de Avusturya-Macaristan, otuz yıldır yönettiği Bosna-Hersek'i ilhak etti; bu, Sırbistan'ı ve Rusya'yı derinden öfkelendirdi, ama Almanya'nın desteğini arkasına alan Viyana'ya karşı Rusya geri adım atmak zorunda kaldı. 1911'de bir Alman savaş gemisinin Fas'ın Agadir limanına gönderilmesi, ikinci bir Fas krizine yol açtı; İngiliz hükümeti, Almanya'yı açıkça uyardı. Her kriz, sonunda savaşsız çözüldü; ama her biri, tarafları birbirine daha kuşkulu gözlerle baktırdı ve bir sonraki krizde geri adım atmayı daha zor hâle getirdi.
Yaygın yanlış«Norman Angell, 1910'da yazdığı ünlü kitabında modern bir savaşın imkânsız olduğunu söylemişti; 1914, onu yalanladı.»
Bu yaygın bir yanlış anlamadır. Angell'in tezi, savaşın imkânsız olduğu değil, boşuna olduğuydu: ekonomileri birbirine bağlanmış modern toplumlar için, zaferle sonuçlansa bile savaş, ekonomik bir kazanç sağlayamazdı. Angell, savaşın çıkabileceğini biliyordu; asıl korkusu, insanların savaştan kazanç sağlayacaklarına inanmaya devam etmeleriydi. Birinci Dünya Savaşı'nın bütün taraflar için yol açtığı büyük ekonomik yıkım, onun tezini yalanlamaktan çok doğruladı.
Cevap — bir fıçı, birçok barut
1914'ten önceki Avrupa, tek bir nedenle değil, birbirini besleyen birçok gerilimle bir barut fıçısına dönüştü. Almanya'nın dünya gücü olma isteği ve donanma programı, İngiltere'yi Fransa ve Rusya ile yakınlaşmaya itti; kıta, iki karşıt bloğa ayrıldı. Kara ve deniz silahlanma yarışları, hızlı seferberlik planları ve sömürge rekabeti, her krizi daha tehlikeli hâle getirdi. Milliyetçilik, hem büyük güçlerin kamuoylarında hem de Balkanlar'daki küçük halklar arasında, uzlaşmayı zorlaştırdı. Karar vericiler, karşı tarafın niyetini en kötü biçimde yorumlamaya ve kendi güvenliklerini artırmak için attıkları adımların, karşı tarafta nasıl bir tehdit olarak algılandığını görmezden gelmeye eğilimliydi. Bu koşullarda, küçük bir kıvılcımın bütün kıtayı tutuşturması için gereken her şey hazırdı.
Bugünle bağ — İstanbul'da bir Alman generali
Osmanlı Devleti, 1914'ten önceki gerilimlerin tam ortasındaydı. 1911–1912'de İtalya'ya Trablusgarp'ı, 1912–1913'teki Balkan Savaşları'nda ise Rumeli'deki topraklarının neredeyse tamamını kaybetti; yalnızca Edirne ve çevresi geri alınabildi. Balkan Savaşları, büyük güçler arasındaki gerginliği de artırdı: Sırbistan'ın güçlenmesi, Avusturya-Macaristan'ı derinden kaygılandırdı. Aynı yıllarda Almanya, Bağdat Demiryolu projesiyle Osmanlı topraklarındaki ekonomik etkisini büyütüyordu. Aralık 1913'te Alman generali Liman von Sanders, Osmanlı ordusunu yeniden düzenlemek için İstanbul'a geldi ve Boğazlar'ı savunan kolordunun komutanlığına atandı. Rusya bu atamayı Boğazlar'ın Alman denetimine girmesi olarak gördü ve sert tepki gösterdi; kriz, Liman von Sanders'in görevinin değiştirilmesiyle yatıştırıldı. Bu olay, Osmanlı Devleti'nin, 1914'te savaşa girmeden önce de büyük güçlerin rekabetinin bir parçası olduğunu gösterir.
Birincil kaynak
Crowe'un 1 Ocak 1907 tarihli muhtırasından:
Either Germany is definitely aiming at a general political hegemony and maritime ascendency, threatening the independence of her neighbours and ultimately the existence of England; Or Germany, free from any such clear-cut ambition, […] is seeking to promote her foreign commerce, spread the benefits of German culture, extend the scope of her national energies […]. In either case Germany would clearly be wise to build as powerful a navy as she can afford. […] there is no actual necessity for a British Government to determine definitely which of the two theories of German policy it will accept.
Türkçesi: Ya Almanya kesin olarak genel bir siyasal üstünlük ve denizlerde egemenlik kurmayı amaçlıyor, komşularının bağımsızlığını ve sonunda İngiltere'nin varlığını tehdit ediyordur; ya da Almanya, böyle açık bir hırstan uzak olarak, […] dış ticaretini geliştirmeye, Alman kültürünün yararlarını yaymaya, ulusal enerjisinin alanını genişletmeye çalışıyordur […]. Her iki durumda da Almanya'nın gücünün yettiği kadar güçlü bir donanma kurması açıkça akıllıca olacaktır. […] Bir İngiliz hükümetinin, Alman politikasına ilişkin bu iki kuramdan hangisini kabul edeceğine kesin olarak karar vermesi için gerçek bir zorunluluk yoktur.
Kaynak: Eyre Crowe, Memorandum on the Present State of British Relations with France and Germany, 1 Ocak 1907; G. P. Gooch ve Harold Temperley (ed.), British Documents on the Origins of the War, 1898–1914, cilt III (Londra, 1928), Ek A; Vikikaynak (İngilizce). Türkçesi, İngilizcesinden bizim.
- Crowe, Almanya'nın niyeti hakkında hangi iki hipotezi ileri sürer?
- Crowe neden İngiltere'nin bu iki hipotezden birini seçmesine gerek olmadığını düşünür? Bu mantık, karşılıklı güvensizliği nasıl besleyebilir?
- Bülow'un 1897 konuşması, Crowe'un iki hipotezinden hangisine daha yakın okunabilir?
Tarihçiler Tartışıyor
- Paul Kennedy (1980) — The Rise of the Anglo-German Antagonism adlı kitabında, İngiltere ile Almanya arasındaki düşmanlığın kökenlerini, iki ülkenin ekonomik güç dengesindeki değişimde, Almanya'nın hızlı sanayileşmesinde ve bu değişimin iki ülkenin siyasal elitleri ve kamuoyları üzerindeki etkisinde aradı.
- James Joll (1984) — The Origins of the First World War adlı kitabında, savaşın nedenlerini tek bir etkene indirgemeyi reddetti; ittifakları, silahlanmayı, emperyalizmi ve iç siyaseti incelerken, karar vericilerin ve toplumların paylaştığı «dile getirilmemiş varsayımlara», savaşın kaçınılmaz, hatta arındırıcı olduğu inancına özellikle dikkat çekti.
- David Stevenson (1996) — Armaments and the Coming of War adlı kitabında, 1904'ten sonraki kara silahlanma yarışını ayrıntılı olarak inceledi; özellikle 1912–1914 arasında hızlanan ordu genişlemelerinin, Alman askerî liderlerinde «zaman aleyhimize işliyor» duygusunu güçlendirerek savaş riskini artırdığını savundu.
- Margaret MacMillan (2013) — The War That Ended Peace adlı kitabında, 1914'e giden yolu önceki krizlerin birikimi olarak anlattı; savaşın kaçınılmaz olmadığını, her krizde alınan kararların farklı olabileceğini ve barış için var olan fırsatların kaçırıldığını vurguladı.
Bu tarihçiler, savaşın uzun vadeli nedenlerini farklı yerlerde arar. Kennedy ekonomik güç dengesini, Stevenson silahlanmayı öne çıkarır; Joll dönemin zihniyetine, MacMillan ise karar vericilerin tercihlerine bakar. Tartışma, 1914'e gelindiğinde Avrupa'nın yapısal olarak savaşa sürüklenip sürüklenmediği, yoksa savaşın son ana kadar önlenebilir olup olmadığı sorusunda düğümlenir.
Derine İn
1914'ten önceki Avrupa, yalnızca bir silahlanma ve rekabet dönemi değildi; aynı zamanda barış ve uluslararası işbirliği için güçlü girişimlerin de yaşandığı bir dönemdi. Rus çarının çağrısıyla 1899'da ve 1907'de Lahey'de toplanan barış konferansları, silahlanmayı sınırlamayı başaramadı; ama uluslararası anlaşmazlıkların hakemlikle çözülmesi için bir mahkeme kurdu ve savaş hukukuna ilişkin kurallar koydu. İşçi hareketleri de uluslararası dayanışmayı savunuyordu: Avrupa'nın sosyalist partileri, bir savaş çıkması durumunda işçilerin buna karşı çıkacağını defalarca ilan etti. Ama 1914'te, sosyalist partilerin büyük bölümü kendi hükümetlerinin savaş kredilerine oy verdi.
Siyaset bilimciler, Crowe'un muhtırasındaki mantığı sonradan «güvenlik ikilemi» adıyla kavramlaştırdı. Bir devlet kendi güvenliğini artırmak için ordusunu ya da donanmasını büyüttüğünde, komşusu bunu kendisine yönelik bir tehdit olarak algılar ve o da silahlanır; sonuçta iki taraf da daha güçlü, ama kendini daha güvensiz hisseder. Tirpitz'in donanma programı, bu ikilemin açık bir örneğiydi. Tirpitz, güçlü bir Alman donanmasının İngiltere'yi Almanya'ya karşı daha dikkatli ve uzlaşmacı olmaya zorlayacağını düşünüyordu; oysa sonuç, İngiltere'nin daha çok gemi yapması ve Fransa ile Rusya'ya yakınlaşması oldu. 1912'de İngiliz bakan Lord Haldane'in Berlin'e yaptığı ziyarette donanma yarışını sınırlamak için yapılan görüşmeler de, iki tarafın birbirine güvenmemesi yüzünden sonuçsuz kaldı.
Balkan Savaşları da büyük güçlerin hesaplarını değiştirdi. Osmanlı Devleti'nin Avrupa'daki topraklarını kaybetmesiyle, bölgede bir güç boşluğu doğdu. Sırbistan, iki savaş sonunda topraklarını neredeyse iki katına çıkardı ve Avusturya-Macaristan'daki Güney Slavlar için bir çekim merkezi hâline geldi. Viyana'daki pek çok yönetici, Sırbistan'ı imparatorluğun varlığına yönelik bir tehdit olarak görmeye başladı; Petersburg ise Sırbistan'ı, Balkanlar'daki son güvenilir müttefiki olarak koruma kararlılığındaydı. Londra'da toplanan büyükelçiler konferansı, 1913'te Balkan sorunlarını büyük güçlerin işbirliğiyle çözmeyi başardı; bu, Avrupa Uyumu'nun son başarılı örneklerinden biri oldu. Ama bu başarı, bir sonraki krizde kimsenin geri adım atmak istemediği bir havada gerçekleşti.
Savaş öncesi dönemin bir başka önemli özelliği, kamuoyunun artan etkisiydi. Okuryazarlığın yayılması ve ucuz gazetelerin çoğalması, dış politikayı geniş kitlelerin ilgi alanına soktu. Milliyetçi gazeteler, donanma dernekleri ve ordu dernekleri, hükümetleri daha sert politikalar izlemeye zorladı. Almanya'da donanma derneğinin yüz binlerce üyesi vardı; İngiltere'de gazeteler, «Alman tehlikesi» üzerine romanlar ve dizi yazılar yayımlıyordu. Karar vericiler, bir krizde geri adım atmanın kamuoyunun gözünde bir aşağılanma olarak görüleceğinden korkuyordu. Bu durum, diplomasinin esnekliğini azalttı.
Savaştan hemen önceki yıllarda ise bütün büyük güçler, bir sonraki krizin kaçınılmaz olarak bir savaşa dönüşeceği varsayımıyla ordularını büyüttü. 1913'te Almanya ve Fransa, ordularını büyük ölçüde genişleten yasalar çıkardı; Rusya, birkaç yıl içinde ordusunu ve demiryollarını büyük ölçüde güçlendirecek bir program başlattı. Alman askerî liderleri, Rusya'nın bu programı tamamlamasından sonra bir savaşı kazanma şansının azalacağını düşünüyordu. Tarihçi Stevenson'un vurguladığı gibi, «zaman aleyhimize işliyor» duygusu, 1914 yazında Berlin'deki kararları doğrudan etkiledi.
Uzman Notu
Temel literatür
- Paul M. Kennedy, The Rise of the Anglo-German Antagonism, 1860–1914 (Londra: Allen & Unwin, 1980).
- James Joll, The Origins of the First World War (Londra: Longman, 1984).
- David Stevenson, Armaments and the Coming of War: Europe, 1904–1914 (Oxford: Clarendon Press, 1996).
- Hew Strachan, The First World War, cilt I: To Arms (Oxford: Oxford University Press, 2001).
- Mustafa Aksakal, The Ottoman Road to War in 1914: The Ottoman Empire and the First World War (Cambridge: Cambridge University Press, 2008).
- Margaret MacMillan, The War That Ended Peace: The Road to 1914 (Londra: Profile Books, 2013).
Arşiv ve kaynak
Birinci Dünya Savaşı'nın kökenlerine ilişkin kaynaklar, savaştan sonra büyük ölçüde yayımlandı. Savaşın sorumluluğu tartışması yüzünden Almanya, İngiltere, Fransa, Avusturya ve Rusya, 1920'lerde ve 1930'larda dışişleri bakanlıklarının belgelerini çok ciltlik derlemeler hâlinde bastı. Bu derlemeler çok değerlidir; ama her hükümet, kendi ülkesinin sorumluluğunu azaltacak belgeleri öne çıkarmaya ve bazı belgeleri dışarıda bırakmaya eğilimliydi. Bülow'un konuşması Almanca Vikikaynak'ta, Crowe'un muhtırası İngilizce Vikikaynak'ta, Angell'in 1913 baskısı ise Gutenberg arşivindeki taramalar arasında bulunur.
Açık sorular
- 1914'ten önce Avrupa yapısal olarak savaşa mı sürükleniyordu, yoksa savaş son ana kadar önlenebilir miydi?
- Almanya'nın dünya siyaseti ve donanma programı, İngiltere'nin tepkisi olmadan da savaşa yol açar mıydı?
- İttifaklar, savaşı önleyen bir caydırıcılık mı sağladı, yoksa yerel bir çatışmayı bir kıta savaşına dönüştüren bir mekanizma mı oldu?
Mini sınav
- (Hedef 1) 1882'de Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya arasında kurulan ittifak hangisidir? A) Üçlü İtilaf B) Kutsal İttifak C) Üçlü İttifak D) Üç İmparator Birliği
- (Hedef 1) 1906'da İngiltere'nin denize indirdiği ve deniz silahlanma yarışını hızlandıran gemi sınıfı hangisidir? A) Kruvazör B) Dretnot C) Denizaltı D) Fırkateyn
- (Hedef 2) Bülow'un 1897 konuşmasında Almanya için istediği şey nedir? A) Güneşte bir yer B) Avrupa'nın egemenliği C) İngiltere'nin donanmasının küçültülmesi D) Fransa'nın yenilmesi
- (Hedef 2) Angell'in Büyük Yanılsama adlı kitabının temel tezi nedir? A) Savaşın imkânsız olduğu B) Savaşın zaferle sonuçlansa bile ekonomik olarak boşuna olduğu C) Almanya'nın savaşı kazanacağı D) Silahlanmanın barışı koruduğu
- (Hedef 3) Savaş öncesindeki kara silahlanma yarışının Alman liderlerinde «zaman aleyhimize işliyor» duygusunu güçlendirdiğini savunan tarihçi kimdir? A) Paul Kennedy B) James Joll C) Margaret MacMillan D) David Stevenson
Açık uçlu soru
(Hedef 3) 1914'ten önce Avrupa yapısal olarak savaşa mı sürükleniyordu, yoksa savaş önlenebilir miydi? Cevabında Bülow'un konuşmasını, Crowe'un muhtırasını ve Angell'in tezini kullan; Stevenson ile MacMillan'ın yaklaşımlarını karşılaştır.
Cevaplar
- C — Bu ittifak Üçlü İttifak'tır.
- B — İngiltere 1906'da ilk dretnotu denize indirdi.
- A — Bülow, Almanya için «güneşte bir yer» istedi.
- B — Angell, savaşın boşuna olduğunu savundu.
- D — Bu görüşü David Stevenson savundu.
Kapsamlı bir cevap, 1914'ten önceki Avrupa'da ittifak bloklarının oluşmasını, deniz ve kara silahlanma yarışlarını, hızlı seferberlik planlarını, sömürge rekabetini ve milliyetçiliği birbirini besleyen gerilimler olarak açıklar. Bülow'un konuşmasını, Almanya'nın dünya gücü olma isteğinin ölçülü ama iddialı bir ilanı olarak; Crowe'un muhtırasını, karşı tarafın niyetini bilmeden en kötüsünü varsayan ve karşılıklı güvensizliği besleyen bir mantığın örneği olarak; Angell'in kitabını ise savaşın ekonomik boşunalığını gösteren ama karar vericileri ikna edemeyen bir uyarı olarak kullanır. Güçlü bir yanıt, Stevenson'ın silahlanma yarışının savaş riskini yapısal olarak artırdığını vurgulayan yaklaşımını, MacMillan'ın her krizde alınan kararların farklı olabileceğini gösteren yaklaşımıyla karşılaştırır.
Sonraki bölüme köprü
Bu derste, yüzyıl dönümünden itibaren Avrupa'nın birbirini besleyen gerilimlerle nasıl bir barut fıçısına dönüştüğünü gördük. Fıçıyı ateşleyen kıvılcım, Haziran 1914'ün son pazar gününde, 1908'de ilhak edilmiş bir eyaletin başkentinde çaktı. Resmî bir ziyaret için kente gelen Avusturya-Macaristan tahtının varisi, milliyetçi bir gençlik örgütünün üyesi olan bir öğrenci tarafından öldürüldü. Sonraki beş hafta boyunca Viyana, Berlin, Petersburg, Paris ve Londra'da alınan kararlar, bir suikastı bir dünya savaşına dönüştürdü. Sonraki bölüm bunu soruyor: Saraybosna, bir suikast dünya savaşını nasıl başlattı?