Öğrenme hedefleri
- 1721–1778 arasında Voltaire'in, Montesquieu'nün ve Rousseau'nun başlıca fikirlerini, yaşadıkları toplumsal ve siyasal ortamla birlikte açıklayabileceksin.
- Voltaire'in Calas davası anlatısını, Montesquieu'nün güçler ayrılığı pasajını ve Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi'nin açılışını karşılaştırarak, üç yazarın özgürlüğü nasıl farklı tanımladığını değerlendirebileceksin.
- «Aydınlanma düşünürleri tek bir ortak programı savunan bir gruptu» yargısını, onların arasındaki derin anlaşmazlıkları ve dışarıda bıraktıkları insanları hesaba katarak tartışabileceksin.
Okuma metni
Kanca — Toulouse'da bir mahkeme kararı
Mart 1762'de, Güney Fransa'daki Toulouse kentinde, altmışlı yaşlarındaki Protestan kumaş tüccarı Jean Calas, oğlunu öldürmekle suçlanarak idam edildi. Oğlu bir akşam evde ölü bulunmuştu. Kentte, babanın, Katolikliğe geçmek isteyen oğlunu buna engel olmak için öldürdüğü söylentisi yayıldı; bu söylenti, delil olmadan, mahkemenin kararına dönüştü. Calas, son nefesine kadar suçsuz olduğunu söyledi. Birkaç ay sonra, Cenevre yakınındaki malikânesinde yaşayan yaşlı yazar Voltaire, bu davayı duydu ve ailenin masumiyetine inandı. Mektuplar yazdı, avukatlar buldu, Paris'teki nüfuzlu dostlarını harekete geçirdi ve olayı bütün Avrupa'nın konuştuğu bir skandala dönüştürdü. 1765'te Paris'teki bir yüksek kurul, Calas'ın masum olduğuna karar verdi. Bir yazar, kamuoyunun gücüyle bir mahkeme kararını tersine çevirtmişti. Bu ders, on sekizinci yüzyılın en ünlü üç Fransızca yazarının, Voltaire'in, Montesquieu'nün ve Rousseau'nun, özgürlüğü, adaleti ve yönetimi nasıl düşündüklerini ve birbirleriyle neden bu kadar çok anlaşamadıklarını soruyor.
Bağlam — bir krallığın içinde yazmak
On sekizinci yüzyılın Fransası, önceki kursta gördüğümüz XIV. Louis'nin kurduğu düzenin mirasçısıydı; 1715'ten 1774'e kadar tahtta onun torununun oğlu XV. Louis oturdu. Kral, kuramda mutlak bir otoriteye sahipti; Katolik Kilisesi resmî dindi; Protestanlar 1685'ten beri yasal olarak tanınmıyordu. Kitaplar, basılmadan önce kraliyet sansürcülerinin iznini almak zorundaydı; izin almayan ya da kiliseyi, kralı ve ahlakı eleştiren kitaplar yakılabiliyor, yazarları hapse atılabiliyordu. Bu yüzden pek çok eser, adı verilmeden ya da sahte bir basım yeriyle, Hollanda'da, İsviçre'de ya da İngiltere'de basılıp Fransa'ya gizlice sokuluyordu.
Ama aynı Fransa, Avrupa'nın en canlı kültürel hayatına da sahipti. Paris'in salonları, kafeleri, akademileri ve kitapçıları, yeni fikirlerin tartışıldığı mekânlardı. Fransızca, Rusya'dan Prusya'ya kadar Avrupa'nın seçkinlerinin ortak diliydi. Bu ortamda, kendilerine «filozof» diyen bir yazarlar kuşağı ortaya çıktı. Bu yazarlar, bir önceki yüzyılın bilim devriminden ve Locke'un felsefesinden etkilenmişti; aklın, deneyin ve eleştirinin, doğayı olduğu gibi toplumu da anlamanın ve düzeltmenin yolu olduğuna inanıyorlardı.
Gelişme — hoşgörü ve güçlerin dengesi
Üç yazardan en yaşlısı olan Montesquieu, 1689'da Bordeaux yakınlarında soylu bir ailede doğdu ve kentin yüksek mahkemesinde yargıç olarak çalıştı. Onu ilk olarak ünlü yapan, bir önceki derste okuduğumuz İran Mektupları oldu. Ama asıl eseri, yirmi yıllık bir çalışmanın ürünü olan ve 1748'de Cenevre'de adı verilmeden yayımlanan Kanunların Ruhu'ydu. Montesquieu bu eserde, dünyanın farklı toplumlarının yasalarını, iklimleri, dinleri, ticaretleri ve gelenekleriyle ilişkilendirerek karşılaştırdı. İngiltere'de iki yıl kalmıştı ve bu ülkenin yönetiminden etkilenmişti.
Voltaire, 1694'te Paris'te, orta sınıf bir ailede doğdu. Genç yaşında, soyluları ve sarayı hedef alan hicivleri yüzünden Bastille hapishanesine atıldı; sonra İngiltere'ye gitti ve oradan dönünce İngiliz toplumunu öven mektuplarını yayımladı. Bu kitap Paris'te yasaklandı ve yakıldı. Voltaire, uzun yaşamı boyunca, Fransız sınırının hemen yakınındaki Ferney'de, gerektiğinde İsviçre'ye kaçabileceği bir malikânede yaşadı. Onun en büyük düşmanı, dinsel bağnazlık ve hoşgörüsüzlüktü. Calas davası, bu mücadelenin en ünlü örneği oldu.
Dönüş noktası — Cenevreli bir yurttaş
Üçüncü yazar, Jean-Jacques Rousseau, ötekilerden çok farklı bir yoldan geldi. 1712'de Cenevre Cumhuriyeti'nde, bir saatçinin oğlu olarak doğdu; annesini doğumunda kaybetti ve on altı yaşında kentinden kaçtı. Yıllarca yoksulluk içinde yaşadı, müzik kopyalayarak geçimini sağladı. Paris'te filozoflarla dost oldu; ama zamanla onlardan koptu. Rousseau'ya göre bilimlerin ve sanatların ilerlemesi, insanları daha erdemli değil, daha kibirli, daha eşitsiz ve daha bağımlı yapmıştı. 1762'de Amsterdam'da yayımlanan Toplum Sözleşmesi'nde, meşru bir siyasal düzenin nasıl kurulabileceğini sordu; kitabın ünlü açılış satırları, aşağıda birincil kaynak olarak verilmiştir.
Rousseau'ya göre özgürlük, Locke'un düşündüğü gibi yalnızca bireyin haklarının korunması değil, yurttaşların birlikte kendi yasalarını yapmasıydı. Her yurttaş, kendini bütünüyle topluluğa verir ve karşılığında, topluluğun ortak iradesinin, yani genel iradenin eşit bir parçası olur. Genel iradeye itaat eden kişi, aslında kendi iradesine itaat etmiş olur. Kitap, yayımlandığı yıl Paris'te yasaklandı, Rousseau'nun kendi kenti Cenevre'de ise yakıldı; Rousseau, tutuklanmamak için yıllarca bir ülkeden öbürüne kaçtı.
Üç yazar, birbirleriyle derin anlaşmazlıklar içindeydi. Voltaire, Rousseau'nun uygarlık eleştirisini alaya aldı; Rousseau, Voltaire'in Cenevre'de tiyatro kurulmasını savunmasına karşı çıktı ve ona, kendisini kentten uzaklaştırmakla suçlayan sert bir mektup yazdı. Montesquieu'nün ılımlı, soylulara ve yargıçlara yer veren monarşi anlayışı, Rousseau'nun eşit yurttaşlardan oluşan cumhuriyet idealinden çok uzaktı. «Aydınlanma» adı altında toplanan düşünürler, tek bir parti değil, birbirleriyle tartışan bir kalabalıktı.
Yaygın yanlış«Voltaire, "Söylediklerinize katılmıyorum, ama söyleme hakkınızı ölümüne savunacağım" dedi.»
Bu söz, Voltaire'in en ünlü sözü olarak dünyanın her yerinde aktarılır; ama Voltaire'in hiçbir yazısında ya da mektubunda geçmez. Söz, 1906'da, İngiliz yazar Evelyn Beatrice Hall'un takma adla yayımladığı bir kitapta, Voltaire'in bir çağdaşının kitabının yakılmasına tepkisini özetlemek için yazdığı bir cümledir. Sonradan tırnak içinde Voltaire'e mal edildi. Söz, Voltaire'in tutumunu iyi özetleyebilir; ama onun sözü değildir.
Cevap — üç farklı özgürlük
Voltaire, Montesquieu ve Rousseau, mutlak bir monarşinin ve resmî bir kilisenin egemen olduğu bir ülkede, aklı ve eleştiriyi toplumsal sorunlara uygulayarak özgürlüğü yeniden düşündüler. Ama özgürlüğü farklı biçimlerde tanımladılar. Voltaire için özgürlük, her şeyden önce düşünce ve inanç özgürlüğüydü; bağnazlığa ve keyfî yargılamaya karşı, kamuoyunun gücüyle savunulmalıydı. Montesquieu için özgürlük, güçlerin birbirini dengelediği ılımlı bir yönetimde yurttaşın kendini güvende hissetmesiydi. Rousseau için ise özgürlük, eşit yurttaşların genel iradeyle kendi yasalarını yapmasıydı. Bu üç anlayış, sonraki yüzyılların siyasal tartışmalarında farklı yönlere doğru gelişti.
Bugünle bağ — anayasalardaki izler
Bugün pek çok ülkenin anayasası, yasama, yürütme ve yargı güçlerini ayrı kurumlara verir; bu ilkenin kaynağı, büyük ölçüde Montesquieu'nün İngiltere yorumudur. Din ve vicdan özgürlüğü, Voltaire'in savunduğu hoşgörünün mirası olarak anayasal haklar arasında yer alır. Halk egemenliği ve yurttaşların ortak iradesi düşüncesi ise, Rousseau'dan beri demokrasilerin temel ilkeleri arasındadır. Ama bu üç ilke arasındaki gerilim, yani çoğunluğun iradesi ile bireyin hakları ve kurumların dengesi arasındaki gerilim, bugün de siyasal tartışmaların merkezindedir.
Birincil kaynak
Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi'nin birinci kitabının birinci bölümü, 1762 Amsterdam baskısından:
L'homme est né libre, & par-tout il est dans les fers. Tel se croit le maître des autres, qui ne laisse pas d'être plus esclave qu'eux. Comment ce changement s'est-il fait ? Je l'ignore. Qu'est-ce qui peut le rendre légitime ? Je crois pouvoir résoudre cette question. [...] Mais l'ordre social est un droit sacré, qui sert de base à tous les autres. Cependant ce droit ne vient point de la nature ; il est donc fondé sur des conventions.
Türkçesi: İnsan özgür doğar ve her yerde zincire vurulmuştur. Kendini başkalarının efendisi sanan, onlardan daha köle olmaktan kurtulamaz. Bu değişim nasıl oldu? Bilmiyorum. Onu meşru kılabilecek nedir? Bu soruyu çözebileceğimi sanıyorum. [...] Ama toplumsal düzen, bütün öteki hakların temeli olan kutsal bir haktır. Yine de bu hak doğadan gelmez; öyleyse sözleşmelere dayanır.
Kaynak: Jean-Jacques Rousseau, Du contrat social, ou principes du droit politique (Amsterdam: Marc Michel Rey, 1762), I. kitap, 1. bölüm, s. 1–4; Vikikaynak. Türkçesi, Fransızcasından bizim.
- Rousseau, insanın zincirlere nasıl vurulduğunu bildiğini söylüyor mu? Kendine hangi soruyu soruyor?
- «Kendini başkalarının efendisi sanan, onlardan daha köle olmaktan kurtulamaz» cümlesi, efendilerin de özgür olmadığı düşüncesini nasıl anlatıyor?
- Rousseau, toplumsal düzenin doğadan gelmediğini, sözleşmelere dayandığını söylüyor. Bu görüşü, bir önceki derste okuduğun iki İngiliz düşünürün sözleşme fikriyle karşılaştır.
Tarihçiler Tartışıyor
- Ernst Cassirer (1932) — Die Philosophie der Aufklärung adlı kitabında, Aydınlanma'yı, aklın doğayı, dini, tarihi ve toplumu eleştirel olarak inceleme gücüne duyulan ortak bir güvenle birleşen bir düşünce hareketi olarak yorumladı; onu Avrupa düşüncesinin en yüksek noktalarından biri olarak savundu.
- Peter Gay (1966) — The Enlightenment: An Interpretation adlı kitabının ilk cildinde, filozofları, antik çağın düşünce mirasına ve bilime dayanarak Hristiyanlığın otoritesine karşı çıkan, farklılıklarına rağmen bir «aile» oluşturan yazarlar olarak anlattı; Aydınlanma'yı modern pagancılığın yükselişi olarak nitelendirdi.
- Dena Goodman (1994) — The Republic of Letters adlı kitabında, Paris salonlarını ve onları yöneten kadınları inceledi; Aydınlanma'nın fikirlerinin, kadınların düzenlediği ve yönettiği bir tartışma kültürü içinde biçimlendiğini, filozofların bu kültüre bağımlı olduğunu gösterdi.
- Jonathan Israel (2001) — Radical Enlightenment adlı kitabında, Aydınlanma'yı iki kola ayırdı: kralları ve kiliseyi reformla uzlaştırmaya çalışan ılımlı bir Aydınlanma ile tam eşitlik, demokrasi ve din karşıtlığını savunan radikal bir Aydınlanma; radikal kolun kökenlerini Hollanda'da ve Spinoza'nın düşüncesinde aradı.
Bu tartışmada araştırmacılar, Aydınlanma'yı farklı biçimlerde tanımlar. Cassirer, onu akla duyulan ortak güvenle birleşen bir felsefi hareket olarak görür. Gay, filozofları ortak düşmanları olan bir aile olarak anlatır. Goodman, salonların ve kadınların rolünü öne çıkarır. Israel ise, Aydınlanma'yı ılımlı ve radikal olarak iki karşıt kola ayırır. Tartışma, Aydınlanma'nın ortak ilkelere dayanan tek bir hareket mi, yoksa birbirleriyle çatışan farklı eğilimlerin geniş bir alanı mı olduğu sorusunda düğümlenir.
Derine İn
Montesquieu'nün Türkler hakkındaki yargısı, Aydınlanma'nın dünyaya nasıl baktığına dair önemli bir soruyu gündeme getirir. Montesquieu, Kanunların Ruhu'nda yönetimleri üç türe ayırmıştı: cumhuriyet, monarşi ve despotizm. Despotizmin örneklerini ise çoğunlukla Asya'dan, özellikle Osmanlı, İran ve Babür imparatorluklarından verdi. Bu yönetimlerde, ona göre, hükümdarın iradesi dışında hiçbir yasa yoktu ve herkes korkuyla yönetiliyordu. Montesquieu bu tasviri, çoğunlukla Avrupalı gezginlerin anlatılarından ve kendi kuramının ihtiyaçlarından türetti; Osmanlı yönetiminin gerçekte kadılar, fetvalar, vakıflar ve yerel kurumlar aracılığıyla nasıl işlediğini pek bilmiyordu. Tarihçiler, bu «Doğu despotizmi» imgesinin, Avrupalıların kendi monarşilerini eleştirirken onları Doğu'yla karşılaştırarak bir ayna gibi kullandığını gösterdi. Bu imge, sonraki yüzyıllarda Avrupa'nın Asya'ya ve Osmanlı'ya bakışını derinden etkiledi.
Aydınlanma'nın özgürlük ve eşitlik söylemi, pek çok insanı dışarıda bırakıyordu. Rousseau, Emile adlı eğitim kitabında, kadınların eğitiminin erkekleri memnun etmeye ve onlara hizmet etmeye yönelmesi gerektiğini yazdı. Pek çok filozof, köleliği eleştirse de, sömürge ticaretinden yararlanan bir toplumun içinde yaşıyordu. Montesquieu, köleliği alaycı bir dille eleştirdi; ama onun iklim kuramı, bazı yazarlarca farklı halkların doğal olarak farklı yönetimlere ve farklı konumlara uygun olduğu fikrini desteklemek için kullanıldı. Aydınlanma'nın evrensel ilkeleri, sonraki kuşaklarca, onların dışarıda bıraktığı insanlar tarafından, kendi haklarını talep etmek için de kullanıldı.
Rousseau'nun genel irade kavramı, yirminci yüzyılda sert bir tartışmanın konusu oldu. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bazı düşünürler, bireyin topluluğun iradesine bütünüyle bağlanmasını öngören bu kavramın, halk adına konuşan tek parti yönetimlerine zemin hazırladığını ileri sürdü; İsrailli tarihçi Jacob Talmon, 1952'de Rousseau'yu «totaliter demokrasi»nin öncüleri arasında saydı. Siyaset kuramcısı Judith Shklar ise, 1969'da yayımladığı kitabında, Rousseau'yu bir totaliter olarak değil, eşitsizliğin ve bağımlılığın insanları nasıl yozlaştırdığını derinden gören bir toplum eleştirmeni olarak okudu. Ona göre Rousseau, insanın ya bütünüyle bir yurttaş ya da bütünüyle kendi hâlinde bir birey olabileceğini, modern toplumun ise insanları ikisi arasında bölünmüş bıraktığını gösteriyordu. Aynı metin, farklı kuşaklarca birbirine taban tabana zıt biçimlerde okunabiliyordu.
Üç yazarın yaşamları, sansürle ve baskıyla sürekli bir mücadeleyi de gösterir. Voltaire'in kitapları defalarca yakıldı; o, pek çok eserini takma adlarla yayımladı ve onları yazdığını inkâr etti. Montesquieu'nün Kanunların Ruhu, 1751'de Katolik Kilisesi'nin yasak kitaplar listesine alındı. Rousseau'nun Emile'i 1762'de Paris'te yakıldı ve yazarı hakkında tutuklama kararı çıkarıldı; Cenevre'de ise hem Emile hem de Toplum Sözleşmesi yakıldı. Ama bu yasaklar, kitapların okunmasını engellemedi; tersine, onlara bir tür şöhret kazandırdı. Yasak kitaplar, Amsterdam'daki ve Neuchâtel'deki matbaalarda basılıp kaçak yollarla dolaştı.
Son olarak, üç yazarın ölümü, Fransız Devrimi'nden hemen önceki yıllara denk geldi. Voltaire ve Rousseau, 1778'de, birkaç hafta arayla öldüler. Voltaire, ölümünden kısa süre önce Paris'e döndüğünde, bir kahraman gibi karşılandı. On üç yıl sonra, 1791'de, devrimci meclis, Voltaire'in kalıntılarını Paris'teki Panthéon'a taşıttı; 1794'te Rousseau'nunkiler de oraya konuldu. Birbirleriyle yaşamları boyunca tartışmış iki yazar, devrimin kurucu babaları olarak aynı yapıda yan yana gömüldü.
Uzman Notu
Temel literatür
- Ernst Cassirer, Die Philosophie der Aufklärung (Tübingen: J. C. B. Mohr, 1932).
- Peter Gay, The Enlightenment: An Interpretation, 2 cilt (New York: Knopf, 1966–1969).
- Judith N. Shklar, Men and Citizens: A Study of Rousseau's Social Theory (Cambridge: Cambridge University Press, 1969).
- Dena Goodman, The Republic of Letters: A Cultural History of the French Enlightenment (Ithaca: Cornell University Press, 1994).
- Jonathan I. Israel, Radical Enlightenment: Philosophy and the Making of Modernity, 1650–1750 (Oxford: Oxford University Press, 2001).
- Anthony Pagden, The Enlightenment and Why It Still Matters (Oxford: Oxford University Press, 2013).
Arşiv ve kaynak
Üç yazara ilişkin kaynaklar arasında eserlerinin ilk baskıları ve el yazmaları, Voltaire'in on binlerce mektubunu içeren yazışmaları, Rousseau'nun İtiraflar'ı ve öteki özyaşam yazıları, Montesquieu'nün defterleri, sansür kayıtları, kitapların yakılmasına ilişkin mahkeme kararları ve Calas davasının belgeleri vardır. Üç yazarın başlıca eserlerinin Fransızca metinleri Vikikaynak'ta okunabilir.
Açık sorular
- Aydınlanma, ortak ilkelere dayanan tek bir hareket miydi, yoksa birbiriyle çatışan farklı düşünce eğilimlerinin bir alanı mı?
- Montesquieu'nün «Doğu despotizmi» tasviri, onun güçler ayrılığı kuramının vazgeçilmez bir parçası mıydı, yoksa bir karşılaştırma aracı mı?
- Rousseau'nun genel irade kavramı, demokrasiyi mi güçlendirdi, yoksa çoğunluğun bireyler üzerindeki baskısına mı zemin hazırladı?
Mini sınav
- (Hedef 1) Montesquieu'nün güçler ayrılığı ilkesini ortaya koyduğu eser hangisidir? A) İran Mektupları B) Toplum Sözleşmesi C) Kanunların Ruhu D) Hoşgörü Üzerine İnceleme
- (Hedef 1) Voltaire'in masumiyetini savunduğu ve 1762'de Toulouse'da idam edilen Protestan tüccar kimdir? A) Jean Calas B) Denis Diderot C) Jean-Jacques Rousseau D) Marc-Antoine Calas
- (Hedef 2) Montesquieu'ye göre yasa yapan, yürüten ve yargılayan güçler aynı kişide birleşirse ne olur? A) Yönetim güçlenir B) Özgürlük artar C) Barış sağlanır D) Her şey kaybolur
- (Hedef 2) Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi hangi cümleyle başlar? A) «Düşünüyorum, öyleyse varım» B) «İnsan özgür doğar ve her yerde zincire vurulmuştur» C) «Bilmek güçtür» D) «Devlet benim»
- (Hedef 3) Aydınlanma'yı ılımlı ve radikal olarak iki kola ayıran Radical Enlightenment adlı kitabın yazarı kimdir? A) Peter Gay B) Ernst Cassirer C) Dena Goodman D) Jonathan Israel
Açık uçlu soru
(Hedef 3) Voltaire, Montesquieu ve Rousseau özgürlüğü nasıl farklı tanımladılar ve bu tanımlar kimleri dışarıda bıraktı? Cevabında Voltaire'in Calas anlatısını, Montesquieu'nün güçler ayrılığı pasajını ve Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi'nin açılışını kullan; Gay ile Goodman'ın yaklaşımlarını karşılaştır.
Cevaplar
- C — Bu eser Kanunların Ruhu'dur.
- A — Bu tüccar Jean Calas'tır.
- D — Montesquieu'ye göre her şey kaybolur.
- B — Kitap «İnsan özgür doğar ve her yerde zincire vurulmuştur» cümlesiyle başlar.
- D — Bu kitabın yazarı Jonathan Israel'dir.
Kapsamlı bir cevap, Voltaire'in özgürlüğü düşünce ve inanç özgürlüğü olarak, Montesquieu'nün güçlerin dengelendiği bir yönetimde yurttaşın güvenliği olarak, Rousseau'nun ise eşit yurttaşların genel iradeyle kendi yasalarını yapması olarak tanımladığını açıklar. Voltaire'in Calas anlatısını, somut bir trajediyle kamuoyunu harekete geçirme yönteminin; Montesquieu'nün pasajını, güçler ayrılığının en etkili ifadesinin, ama aynı zamanda «Doğu despotizmi» imgesinin; Rousseau'nun açılış cümlelerini ise meşru bir siyasal düzen arayışının kanıtı olarak okur. Güçlü bir yanıt, Gay'in filozofları ortak bir aile olarak gören yaklaşımını, Goodman'ın salonları ve kadınların rolünü merkeze koyan yaklaşımının karşısına yerleştirir ve bu özgürlük anlayışlarının kadınları, sömürge halklarını ve Avrupa dışındaki toplumları nasıl dışarıda bıraktığını sorgular.
Sonraki bölüme köprü
Bu derste Voltaire'in, Montesquieu'nün ve Rousseau'nun, sansür ve baskı altında özgürlüğü üç farklı biçimde düşündüğünü gördük. Bu yazarlar yalnızca kendi kitaplarını yazmadılar; aynı yıllarda Paris'te başlayan dev bir yayın girişimine de katkıda bulundular. Bu girişim, insanlığın bütün bilgisini, zanaatlardan felsefeye, tarımdan dine kadar, tek bir eserde toplamayı ve eleştirel bir gözle yeniden düzenlemeyi amaçlıyordu. Yirmi yılı aşkın bir sürede, yasaklara, baskınlara ve hapse rağmen, on yedi cilt metin ve on bir cilt resim yayımlandı. Sonraki bölüm bunu soruyor: Ansiklopedi projesi.