Öğrenme hedefleri
- Nil'in orta çağlayanlar bölgesinde, bugün Sudan sınırları içinde kalan Kuş krallığının Kerma'dan Napata'ya ve Meroe'ye uzanan tarihini ana evreleriyle açıklayabileceksin.
- Piye'nin zafer steli, Herodotos'un Sabakos anlatısı ve Strabon'un Roma savaşı anlatısı üzerinden, Kuşlu kralların Mısır'ı nasıl yönettiğini ve başkalarının onları nasıl gördüğünü karşılaştırabileceksin.
- «Siyah firavunlar» adının ve Kuş'u Mısır'ın gölgesinde gören eski yorumların, arkeolojinin ışığında nasıl değiştiğini tartışabileceksin.
Okuma metni
Kanca — bir çukurda yedi heykel
2003 kışında, İsviçreli arkeolog Charles Bonnet'nin ekibi, Sudan'ın kuzeyinde, Kerma yakınındaki Dukki Gel'de bir çukur açtı. Çukurun içinde, üst üste konmuş, kırılmış büyük taş heykeller vardı. Parçalar birleştirildiğinde, tapınak girişinde duracak boyda yedi kral heykeli ortaya çıktı. Heykellerin sahipleri, Mısır'ın tacını ve Mısır'ın unvanlarını taşıyordu; ama hiçbiri Mısır'da doğmamıştı. Aralarında, bir yüzyıla yakın süre Mısır'ı da yöneten Kuşlu kralların son büyüklerinden Taharka ile Tanutamun vardı. Heykeller büyük olasılıkla, MÖ 593'te bu topraklara bir sefer düzenleyen Mısır kralı II. Psamtik'in ordusu geçtikten sonra kırılmış, sonra da, belki tapınağın hizmetkârlarınca, özenle gömülmüştü. Bir hanedanın izi silinmek istenmiş, ama yerinde korunmuştu. Bu ders o hanedanın, Kuş krallarının, hikâyesini anlatıyor.
Bağlam — Mısır'ın güneyindeki komşu
Mısır'ın güney sınırı, Nil'in ilk çağlayanında, bugünkü Asvan'da bitiyordu. Çağlayanların ötesinde, Nil'in kayalık vadisi boyunca uzanan topraklara Mısırlılar farklı adlar verdi; biri «yayın ülkesi» anlamına geliyordu, çünkü bu bölgenin okçuları ünlüydü. Bu bölgenin halklarını bugün genellikle Nübyeliler diye anarız; Mısır belgelerinde en güçlü devletlerinin adı Kuş'tur.
Kuş'un ilk büyük merkezi, üçüncü çağlayanın güneyindeki Kerma idi. MÖ 2500 dolaylarından itibaren burada kerpiçten dev bir tapınak, geniş bir kent ve yüzlerce kişinin gömüldüğü büyük mezar tepeleri yükseldi. Kerma, orta Nil'in altınını, fildişini, abanozunu ve hayvan derilerini kuzeye ulaştıran ticaretin düğümündeydi. MÖ on altıncı yüzyılın sonunda Mısır'ın Yeni Krallık firavunları güneye yürüdü, Kerma'yı yıktı ve bölgeyi yaklaşık beş yüz yıl boyunca bir sömürge gibi yönetti. Mısır'ın «Kuş'un Kral Oğlu» unvanını taşıyan valileri, çöldeki altın madenlerinden çıkan altını düzenli olarak kuzeye gönderdi. Firavunlar dördüncü çağlayanın yakınındaki Cebel Barkal adlı düz tepeli dağın eteğine, tanrı Amon için bir tapınak kurdu. Bu dağ, Amon'un güneydeki evi sayıldı.
Yeni Krallık'ın gücü MÖ on birinci yüzyılda çözüldü ve Mısır askerleri güneyden çekildi. Sonraki iki yüzyıl hakkında bildiklerimiz azdır; ama Cebel Barkal'ın yakınındaki el-Kurru'da, giderek büyüyen bir mezar dizisi, yerel bir hanedanın güçlendiğini gösterir. Bu hanedanın merkezi Napata oldu. Napata'nın kralları, Mısır'dan kalma Amon kültünü kendi krallıklarının dayanağı yaptı. MÖ sekizinci yüzyılın ortasında Kaşta adlı bir kral Mısır'ın güney ucuna, Asvan'a kadar ilerledi. Onun ardından tahta çıkan Piye, çok daha ileri gidecekti.
Gelişme — Napata'dan Memfis'e
MÖ sekizinci yüzyılda Mısır, birbirine rakip küçük krallıklara bölünmüştü. Delta'daki Sais kentinin hükümdarı Tefnakht, bu krallıkları birer birer kendine bağlayıp güneye doğru ilerlemeye başladı. Orta Mısır'daki Hermopolis'in kralı Namlot, onun safına geçti. Teb'deki Amon rahipliği ise, uzun süredir Napata'yla yakın bağ içindeydi. Geleneksel kronolojiye göre MÖ 728 dolaylarında Piye, Tefnakht'ın ilerleyişine karşı ordusunu kuzeye gönderdi, ardından kendisi de yola çıktı.
Bu seferi, Piye'nin saltanatının yirmi birinci yılında Cebel Barkal'daki tapınağa diktirdiği büyük granit bir stelden biliyoruz. 1862'de bulunan ve bugün Kahire'deki Mısır Müzesi'nde duran bu yazıt, Mısır dilinde ve Mısır yazısıyla yazılmıştır. Anlatıya göre Piye, Teb'de Amon bayramını kutladı, Hermopolis kuşatmasını yönetti, Memfis'i aldı ve Delta'nın beylerini birer birer boyun eğmeye zorladı. Metin, kralı yalnızca bir fatih olarak değil, dinî törenlere titizlikle uyan, arınmamış olanları sarayına sokmayan bir hükümdar olarak sunar. Zaferden sonra Piye Mısır'da kalmadı; Napata'ya döndü ve yenilen beylerin çoğunu yerlerinde bıraktı.
Kuşlu kralların Mısır'daki kalıcı yönetimi, Piye'nin ardılı Şabaka ile başladı. Şabaka, MÖ sekizinci yüzyılın son çeyreğinde Delta'ya kadar tüm ülkeyi denetimine aldı ve Memfis'i merkez yaptı. Mısır tarihçiliğinde bu krallar Yirmi Beşinci Hanedan olarak sayılır. Bu hanedanın kralları, kendilerini eski Mısır'ın yenileyicileri olarak sundu: tapınaklar onardılar, Eski Krallık'ın sanat üslubunu ve unvanlarını yeniden canlandırdılar. Şabaka, kurtlar tarafından yenmiş eski bir papirüsteki dinî metnin taşa kopyalanmasını buyurdu; bu taş bugün British Museum'dadır. Yine de Kuşlu krallar, kendi taçlarını bıraktı: başlarını saran sıkı bir başlık ve alınlarında Mısır'ın tekli kobrası yerine iki kobra taşıdılar. Bu çift kobranın, Kuş ile Mısır'ın iki krallığını simgelediği düşünülür.
Hanedanın en ünlü kralı Taharka oldu. MÖ 690'dan 664'e kadar süren saltanatında, Teb'deki Karnak tapınağına büyük sütunlu bir giriş yaptırdı; Kuş'ta da Kawa'da ve Cebel Barkal'da tapınaklar kurdu. Taharka'nın adı İbranice Kutsal Kitap'ta da geçer: Kuş kralı olarak, güneyden Asur'a karşı yürüyen bir hükümdar diye anılır. Gerçekten de bu dönem, Kuş'un Mısır'daki gücünü Asur ile çatışmaya soktu. Asur kralı Asarhaddon, MÖ 671'de Memfis'i aldı. Taharka güneye çekildi, sonra geri döndü; çatışma yıllarca sürdü. Taharka'nın ardılı Tanutamun, Mısır'ı bir kez daha ele geçirmeye çalıştı, ama Asurbanipal'in ordusu MÖ 663 dolaylarında Teb'i yağmaladı. Kuşlu krallar Napata'ya çekildi. Mısır'ın kuzeyinde, Asur'un desteklediği Sais hanedanı ülkeyi yeniden birleştirdi.
Dönüş noktası — Mısır'dan sonra Kuş
Mısır'dan çekilmek, Kuş'un sonu olmadı. Taharka, el-Kurru'daki atalarının yanına değil, yakınlardaki Nuri'ye gömüldü; orada yükselen dik yüzlü piramidi, Kuş'un en büyük piramididir. Onu izleyen krallar da Nuri'de piramitler yaptırdı. Kuş krallarının piramitleri, Gize'nin devlerinden çok daha küçük ve dik yüzlüydü; ama sayıca Mısır'ın bütün piramitlerini geride bırakır. Sudan'da bugün iki yüzü aşkın piramit bulunur.
II. Psamtik'in MÖ 593'teki seferinden sonra, krallığın ağırlık merkezi zamanla güneye, beşinci ve altıncı çağlayanlar arasındaki Meroe'ye kaydı. MÖ üçüncü yüzyıldan itibaren krallar orada gömüldü. Meroe, yağmurla beslenen otlakların ve tarlaların kıyısındaydı; kentin çevresindeki büyük cüruf yığınları, burada uzun süre demir işlendiğini gösterir. Meroe döneminde Kuşlular kendi dillerini, iki ayrı yazıyla yazmaya başladı: biri Mısır hiyerogliflerinden, öteki el yazısından türeyen Meroe yazısı. Yirminci yüzyılın başında bu yazıdaki işaretlerin ses değerleri çözüldü; ama dilin kendisi bugün hâlâ büyük ölçüde anlaşılamıyor. Bu yüzden Meroe'nin binlerce yazıtını okuyabiliyor, çoğunu anlayamıyoruz.
Bu savaşın bir izi, bugün British Museum'da duran bronz bir Augustus başıdır. Baş, Mısır'daki bir heykelden koparılıp güneye götürülmüş ve Meroe'de, bir tapınağın basamaklarının altına gömülmüştü; 1910'da orada bulundu. Kapıdan girenlerin her gün imparatorun başına bastığı düşünülür.
Yaygın yanlış«Kuş, Mısır'ın taşrası ve taklitçisiydi; kendine ait bir uygarlığı yoktu.»
Bu görüş, Kuş'un Mısır'dan aldıklarını görüp kendi yaptıklarını görmez. Kerma'nın kenti, tapınağı ve mezar gelenekleri, Mısır'ın güneye inişinden yüzyıllarca önce vardı. Napata kralları Amon'u ve hiyeroglifleri benimsedi, ama çift kobralı taçlarını, kendi krallık ayinlerini ve güçlü kraliçe annelerin yerini korudu. Meroe döneminde kendi dilleriyle yazdılar, aslan başlı Apedemak gibi kendi tanrılarına tapınaklar kurdular. Kuş, Mısır'dan alırken dönüştüren bir uygarlıktı.
Cevap — bir krallık, üç başkent
Kuş krallığının tarihi, bin yılı aşan bir süreklilik gösterir: Kerma'dan Napata'ya, oradan Meroe'ye taşınan bir devlet. Bu devlet altınıyla, okçularıyla ve ticaret yollarıyla, Mısır'ın hem ortağı hem rakibi oldu. Yirmi Beşinci Hanedan döneminde, yani yaklaşık bir yüzyıl boyunca, Mısır'ın kendisini yönetti ve bunu yaparken kendini Mısır geleneğinin koruyucusu olarak sundu. Mısır'dan çekildikten sonra da güneyde, Meroe'de, MS dördüncü yüzyıla kadar yaşadı; Roma'yla savaştı ve barış yaptı. Kuş'u «Mısır'ın gölgesi» diye anlatmak, bu uzun sürekliliği kaçırır.
Bugünle bağ — adın ne anlattığı
«Siyah firavunlar» adı yirminci yüzyılın sonunda, popüler kitaplarda ve dergilerde yaygınlaştı. Bu ad, uzun süre görmezden gelinen bir Afrika krallığına dikkat çekti. Ama tarihçiler, adı dikkatle kullanır: eski Mısırlılar Kuşluları giyimleri, saç biçimleri ve kimi zaman daha koyu tenleriyle resmetti, ama onları yabancı sayarken ölçütleri bugünkü ırk kategorileri değil, dil, ülke ve siyasal bağlılıktı. Kuş'un krallarını bugün anlamanın yolu, onları kendi yazıtları, mezarları ve kentleri üzerinden okumaktır.
Birincil kaynak
Piye, Hermopolis'i kuşatıp teslim aldıktan sonra kral Namlot'un sarayını ve ahırlarını gezer. Zafer steli, kralın ahırda gördükleri karşısındaki tepkisini şöyle aktarır. J. H. Breasted'in İngilizce çevirisinden:
His majesty proceeded to the stable of the horses and the quarters of the foals. When he saw that they had suffered hunger, he said: "I swear, as Re loves me, and as my nostrils are rejuvenated with life, it is more grievous in my heart that my horses have suffered hunger, than any evil deed that thou hast done, in the prosecution of thy desire. […] Didst thou not know that the god's shadow is over me?"
Türkçesi: Majesteleri atların ahırına ve tayların barınağına gitti. Onların aç bırakıldığını görünce şöyle dedi: «Ra beni sevdiği ve burnum hayatla tazelendiği için yemin ederim ki, atlarımın aç kalması, arzunun peşinde yaptığın herhangi bir kötülükten daha çok acı veriyor yüreğime. […] Tanrının gölgesinin üzerimde olduğunu bilmiyor muydun?»
Kaynak: Piye'nin zafer steli; J. H. Breasted, Ancient Records of Egypt, cilt IV (Chicago: University of Chicago Press, 1906), § 850, s. 429–430; Internet Archive. Türkçesi, İngilizcesinden bizim.
- Piye, atların aç bırakılmasını neden Namlot'un öteki eylemlerinden daha ağır bir suç sayıyor? Bu tepki, bir Kuş kralının neye değer verdiği hakkında ne düşündürüyor?
- Kral, yeminini Mısır tanrısı Ra'nın adıyla ediyor ve tanrının gölgesinin üzerinde olduğunu söylüyor. Bu sözler, Piye'nin Mısır'daki yönetimini nasıl meşrulaştırdığını gösteriyor?
- Bu metin, kralın kendi tapınağına diktirdiği bir yazıttır. Böyle bir kaynağı okurken hangi soruları sormalıyız?
Tarihçiler Tartışıyor
- William Y. Adams (1977) — Nubia: Corridor to Africa adlı kitabında, Nübye'nin beş bin yıllık tarihini tek bir anlatıda topladı. Nübye'yi, Akdeniz dünyası ile Afrika'nın içlerini birbirine bağlayan bir geçit olarak gördü; bu geçidin halkını da yalnızca etkilenen değil, gelenleri kendi koşullarına göre biçimlendiren bir toplum olarak anlattı.
- László Török (1997) — The Kingdom of Kush adlı kitabında, Napata ve Meroe dönemlerini tek bir devletin tarihi olarak ele aldı. Kuş krallarının Mısır'dan aldıkları dinî ve siyasal biçimleri, kendi krallık anlayışlarına göre yeniden yorumladığını savundu; taç giyme törenlerini ve kraliyet ailesinin kadınlarının rolünü bu anlayışın merkezine koydu.
- Robert Morkot (2000) — The Black Pharaohs: Egypt's Nubian Rulers adlı kitabında, Kuş'un Mısır'ı ele geçirişini, bölünmüş Mısır'ın iç siyaseti içinde okudu. Kuşlu kralların Teb'in Amon rahipliğiyle kurduğu bağları öne çıkararak, onları dışarıdan gelen işgalciler olarak değil, Mısır'ın meşru hükümdarları olmak için bu ağları kullanan aktörler olarak anlattı.
- Stuart Tyson Smith (2003) — Wretched Kush adlı kitabında, Mısır belgelerindeki «sefil Kuş» kalıbının bir ideoloji olduğunu gösterdi. Mısır'ın Nübye'deki sınır kentlerinde yaptığı kazılarda, Mısırlılarla Nübyelilerin evlendiğini, birbirinin âdetlerini benimsediğini ve kimliklerin karıştığını ortaya koydu.
Bu tartışmada tarihçiler, Kuş'u Mısır'la ilişkisi içinde nasıl anlatacaklarını sorar. Adams, Nübye'yi kıtalar arasındaki bir geçit olarak görerek uzun süreyi öne çıkarır. Török, Kuş devletinin kendi iç mantığını ve sürekliliğini vurgular. Morkot, Yirmi Beşinci Hanedan'ı Mısır'ın siyasal ağlarının içine yerleştirir. Smith ise, Mısır metinlerinin çizdiği keskin «biz ve onlar» çizgisinin, günlük hayatta çok daha geçirgen olduğunu gösterir. Hepsinin ortak noktası, Kuş'un tarihinin artık yalnızca Mısır'ın gözünden yazılamayacağıdır.
Derine İn
Kuş'un tarihi, yirminci yüzyılın başında büyük ölçüde tek bir arkeoloğun yorumuyla şekillendi. Amerikalı arkeolog George Reisner, 1913–1916 arasında Kerma'da, ardından el-Kurru'da, Nuri'de, Cebel Barkal'da ve Meroe'de geniş kazılar yaptı. Kazıları, Kuş krallarının mezar dizisini ve kronolojisini ilk kez ortaya koydu; bugün de onun kayıtları temel kaynaktır. Ama Reisner, bulduklarını döneminin önyargılarıyla yorumladı. Kerma'daki büyük yapıları, oraya yerleşmiş Mısırlı valilerin eseri saydı. Napata hanedanının kurucularının da Kuş dışından, Libya kökenli olabileceğini ileri sürdü. Bu yorumlarda, büyük bir yapının ya da güçlü bir devletin ortaya çıktığı her yerde, bunun yerel halkın değil dışarıdan gelenlerin eseri olduğu varsayılıyordu. Bir önceki derste Büyük Zimbabve için gördüğümüz düşünce kalıbı, Nil'in kıyısında da işliyordu.
Bu yorum, kazıların kendisiyle sarsıldı. Kerma'da 1970'lerden başlayarak on yıllarca çalışan Charles Bonnet'nin ekibi, kentin Mısır'dan bağımsız bir gelişme çizgisi olduğunu gösterdi. Kerma'nın kerpiç tapınağı, sarayı ve mezarları, Mısır'ın bölgeye gelişinden çok önce yükselmişti; Kerma'nın çanak çömleği ve gömü gelenekleri de Mısır'dakilerden farklıydı. Reisner'in «Mısırlı vali» dediği kişiler, büyük olasılıkla Kerma'nın kendi krallarıydı. Dukki Gel'deki heykel çukuru da bu uzun çalışmanın bir ürünüydü.
Aynı yeniden değerlendirme, Meroe'nin ekonomisi için de yapıldı. Yirminci yüzyılın başında, kentin çevresindeki kara cüruf tepeleri, bazı yazarların Meroe'yi eski Afrika'nın büyük bir demir sanayi merkezi olarak anlatmasına yol açtı. Bu tablo çekiciydi, çünkü Afrika'nın teknolojik geçmişine dikkat çekiyordu. Ama son yıllarda yapılan kazılar ve cüruf yığınlarının tarihlendirilmesi, üretimin ölçeğinin ve zamanlamasının ilk tahminlerden daha karmaşık olduğunu gösterdi. Demir, Meroe için önemliydi; krallığın gücünün tek açıklaması değildi. Tarımı, hayvancılığı, ticaret yollarını ve tapınak ekonomisini birlikte hesaba katmak gerekir.
Bugün tarihçiler, Kuş ile Mısır arasındaki ilişkiyi tek yönlü bir «Mısırlılaşma» olarak değil, karşılıklı bir alışveriş olarak görüyor. Napata kralları Amon'u, hiyeroglifleri ve piramidi Mısır'dan aldı; ama bunları kendi amaçlarına göre kullandılar. Örneğin Mısır'da piramit yapımı, Kuş krallarının döneminden yaklaşık sekiz yüz yıl önce bırakılmıştı; Kuşlular bu eski biçimi yeniden canlandırıp kendi mezar geleneklerine uyarladı. Krallığın ardıllık düzeninde, kral kardeşlerinin ve kraliçe annelerin rolü, Mısır'dakinden farklıydı. Meroe döneminde ise, Apedemak gibi yerel tanrılar ön plana çıktı ve krallık kendi diliyle yazmaya başladı.
Bu tartışmada Meroe yazısının durumu özel bir yer tutar. İngiliz Mısırbilimci Francis Llewellyn Griffith, yirminci yüzyılın başında, Meroe yazısındaki işaretlerin ses değerlerini çözdü. Bu, yazıtların seslendirilebilmesini sağladı. Ama Meroe dili, bilinen hiçbir dile yakın akrabalık göstermediği için, sözcüklerin çoğunun anlamı hâlâ bilinmiyor. Dil bilimciler bugün, Meroe dilini Kuzeydoğu Sudan dil ailesine bağlayan ipuçları üzerinde çalışıyor. Bu, Afrika tarihinin kaynakları açısından çarpıcı bir durumdur: bir kraliyet arşivinin sözcükleri elimizde, ama anlamının büyük bir kısmı kayıp. Meroe dili bir gün anlaşılırsa, Kuş'un tarihini ilk kez büyük ölçüde kendi sesinden okuyabileceğiz. O güne kadar, Kuş'un hikâyesi büyük ölçüde başkalarının, Mısırlıların, Yunanlıların ve Romalıların, yazdıklarından ve arkeolojinin toprak altından çıkardıklarından kurulmaya devam edecek.
Uzman Notu
Temel literatür
- J. H. Breasted, Ancient Records of Egypt, cilt IV (Chicago: University of Chicago Press, 1906).
- William Y. Adams, Nubia: Corridor to Africa (Londra: Allen Lane; Princeton: Princeton University Press, 1977).
- Derek A. Welsby, The Kingdom of Kush: The Napatan and Meroitic Empires (Londra: British Museum Press, 1996).
- László Török, The Kingdom of Kush: Handbook of the Napatan-Meroitic Civilization (Leiden: Brill, 1997).
- Robert Morkot, The Black Pharaohs: Egypt's Nubian Rulers (Londra: Rubicon Press, 2000).
- Stuart Tyson Smith, Wretched Kush: Ethnic Identities and Boundaries in Egypt's Nubian Empire (Londra: Routledge, 2003).
Arşiv ve kaynak
Kuş tarihinin kaynakları Mısır dilindeki kraliyet yazıtları (Piye'nin zafer steli, Taharka'nın ve Napata krallarının stelleri), Meroe yazısıyla yazılmış ama büyük ölçüde anlaşılamayan yazıtlar, Asur kraliyet yıllıkları, Yunan ve Romalı yazarların anlatıları ve el-Kurru, Nuri, Cebel Barkal, Kerma ve Meroe'deki kazıların bulgularıdır. Piye'nin steli Kahire'deki Mısır Müzesi'ndedir. Breasted'in çevirisi, Macaulay'in Herodotos'u ve Bohn dizisindeki Strabon çevirisi çevrimiçi arşivlerde bulunur. Reisner'in kazı kayıtlarının büyük bölümü Boston Güzel Sanatlar Müzesi'ndedir.
Açık sorular
- Kuşlu krallar Mısır'ı, dışarıdan gelen fatihler olarak mı, yoksa Amon rahipliğinin çağırdığı meşru hükümdarlar olarak mı yönetti?
- Meroe dili anlaşılabilirse, Kuş tarihinin bugün bilinen hangi yönleri değişebilir?
- Meroe'nin demir üretimi, krallığın ekonomisinde gerçekte ne kadar büyük bir yer tutuyordu?
Mini sınav
- (Hedef 1) Kuş'un ilk büyük merkezi olan ve MÖ 2500 dolaylarından itibaren gelişen kent hangisidir? A) Meroe B) Napata C) Kerma D) Nuri
- (Hedef 2) Piye'nin zafer steline göre kral, Hermopolis'te Namlot'un ahırlarında neye öfkelenir? A) Atların aç bırakılmasına B) Ahırın yıkılmasına C) Atların satılmasına D) Tapınağın yağmalanmasına
- (Hedef 1) Kuşlu kralların Mısır'daki yönetimine son veren ve MÖ 663 dolaylarında Teb'i yağmalayan güç hangisidir? A) Pers B) Libya C) Roma D) Asur
- (Hedef 2) Strabon'un anlattığı savaşta, Kandake'nin elçileri Augustus'la nerede görüşür? A) Roma'da B) Samos'ta C) İskenderiye'de D) Napata'da
- (Hedef 3) Kerma'daki yapıları Mısırlı valilerin eseri sayan yirminci yüzyıl başı arkeoloğu kimdir? A) Charles Bonnet B) Francis Llewellyn Griffith C) J. H. Breasted D) George Reisner
Açık uçlu soru
(Hedef 3) «Kuş, Mısır'ın taklitçisi miydi, yoksa kendine özgü bir uygarlık mı?» sorusunu tartış. Cevabında Kerma'nın bağımsız gelişimini, Piye'nin stelini, Kuşlu kralların çift kobralı tacını, Meroe yazısını ve Reisner ile Bonnet'nin yorumlarını kullan; Török ile Smith'in yaklaşımlarını karşılaştır.
Cevaplar
- C — Bu kent Kerma'dır.
- A — Piye, atların aç bırakılmasına öfkelenir.
- D — Bu güç Asur'dur.
- B — Elçiler Augustus'la Samos'ta görüşür.
- D — Bu arkeolog George Reisner'dir.
Kapsamlı bir cevap, Kerma'nın Mısır'ın bölgeye gelişinden yüzyıllarca önce kendi kenti, tapınağı ve gömü gelenekleriyle geliştiğini açıklar. Piye'nin stelini, Kuşlu bir kralın Mısır'ın dilini ve tanrılarını kendi meşruiyeti için nasıl kullandığının örneği olarak okur; çift kobralı taçla Meroe yazısını, Kuş'un Mısır'dan alırken kendi kimliğini koruduğunun kanıtları olarak tartışır. Güçlü bir yanıt, Reisner'in dışarıdan gelenlere dayanan yorumunun Bonnet'nin kazılarıyla nasıl sarsıldığını gösterir; Török'ün devletin iç sürekliliğine, Smith'in ise sınır bölgesindeki kimliklerin geçirgenliğine yaptığı vurguyu karşılaştırır.
Sonraki bölüme köprü
Meroe'nin güneydoğusunda, Etiyopya ve Eritre'nin yüksek yaylalarında, MS ilk yüzyıllarda başka bir krallık güçlendi: Aksum. Kızıldeniz'deki limanları sayesinde Roma, Arabistan ve Hindistan ticaretine bağlanan Aksum, kendi adına altın, gümüş ve bakır sikkeler bastı. MS dördüncü yüzyılda Aksum kralı Ezana'nın yazıtları, Nil'e doğru düzenlenen bir seferi anlatır ve Ezana'nın sikkelerinde bir dönem sonra hilal ve yıldızın yerini haç alır. Bir sonraki durağımız Aksum: Aksum nasıl bir ticaret gücü oldu, Hıristiyanlık Etiyopya'ya nasıl geldi, ve bu karar krallığın kimliğini nasıl biçimlendirdi?