İçeriğe geç

Bölüm DT-121.01 · Seviye 1 — Dünya Tarihi OmurgasıSeviye 1

Afrika neden "tarihsiz" sayıldı? Bir önyargının tarihi

DT-121 Afrika Uygarlıkları

2.722 kelime · yaklaşık 12 dakika okuma · seslendirme 8 dk

Dönem
1830–1981
Bölge
Sahra Altı Afrika · Dünya
Tema
Tarihyazımı · Fikirler · Kaynaklar
Kişiler
G. W. F. Hegel · Hugh Trevor-Roper · İbn Battuta · W. E. B. Du Bois · Afrikalı Leo · Kenneth Dike · Cheikh Anta Diop · Joseph Ki-Zerbo · Basil Davidson · Sundiata · Henry Morton Stanley · Theodore Bent
Yerler
Timbuktu · Mali · Büyük Zimbabve · Benin · İbadan · Oxford
Sınav
YKS konusu

Yapay zekâ desteğiyle yazıldı; tarih, rakam ve alıntılar kaynağından doğrulandı. Alan uzmanı denetimi henüz yapılmadı. Bir hata görürsen metnin ilgili yerini işaretleyip bildir.

Öğrenme hedefleri

  • Avrupalı düşünürlerin ve tarihçilerin Afrika'yı neden «tarihsiz» saydığını, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıldaki örnekleriyle açıklayabileceksin.
  • Hegel'in Afrika hakkındaki yargısını, İbn Battuta'nın ve Du Bois'nın tanıklıklarıyla karşılaştırarak, bir önyargının kaynaklar karşısında nasıl sınandığını değerlendirebileceksin.
  • Afrika tarihinin yirminci yüzyılın ikinci yarısında hangi kaynaklar ve yöntemlerle yeniden yazıldığını tartışabileceksin.

Okuma metni

Kanca — bir televizyon dersindeki cümle

1963'te, Oxford Üniversitesi'nin tanınmış tarih profesörü Hugh Trevor-Roper, bir televizyon ders dizisinde, öğrencilerin artık Afrika tarihinin öğretilmesini istediğini söyledi. Ardından, belki gelecekte öğretilecek bir Afrika tarihi olacağını, ama şimdilik olmadığını ekledi: ona göre, Afrika'da yalnızca Avrupalıların Afrika'daki tarihi vardı; geri kalanı büyük ölçüde karanlıktı, ve karanlık tarihin konusu değildi. Trevor-Roper, bu sözleri iki yıl sonra yayımlanan bir kitabında da tekrarladı.

Bu cümleler söylendiğinde, Afrika'nın pek çok ülkesi bağımsızlığını yeni kazanmıştı ve Afrikalı tarihçiler kendi kıtalarının tarihini yazmaya başlamıştı. Trevor-Roper'ın sözleri, bu yüzden, büyük bir tartışma yarattı. Ama o, yüzyıllardır süren bir düşünce geleneğini tekrar ediyordu. Bu kursun ilk bölümünün sorusu şu: Avrupalı düşünürler ve tarihçiler Afrika'yı neden «tarihsiz» saydı, bu önyargı nereden geldi, ve Afrika'nın tarihi nasıl yeniden yazıldı?

Bağlam — «tarihin eşiğinde» bir kıta

On dokuzuncu yüzyılın başında Alman filozof Hegel, Berlin'de verdiği tarih felsefesi derslerinde, dünya tarihini özgürlük bilincinin gelişimi olarak anlattı. Ona göre tarih Doğu'da başlamış ve Avrupa'da tamamlanmıştı. Afrika ise bu tarihin dışındaydı: Hegel'e göre Afrika'nın kuzeyi Asya'nın ve Avrupa'nın dünyasına aitti, Mısır ise «Afrika ruhuna» ait değildi; geriye kalan «asıl Afrika», hiçbir hareket ya da gelişme göstermeyen, «tarihin eşiğinde» duran bir kıtaydı. Hegel, bu yargıya ulaşmak için Afrika'ya gitmemiş, Afrika'nın kaynaklarını da okumamıştı; bilgilerini büyük ölçüde Avrupalı gezginlerin, misyonerlerin ve tüccarların anlatılarından derlemişti.

Hegel'in yargısı, kendi döneminde yalnız değildi. On dokuzuncu yüzyılda Avrupa'da yaygınlaşan ırkçı bilim, insanları «ırklara» ayırıyor ve Afrikalıları bu hiyerarşinin en altına yerleştiriyordu. Bu düşünce, Atlantik köle ticaretini ve ardından on dokuzuncu yüzyılın sonundaki sömürgeci fetihleri meşrulaştırmak için kullanıldı. Avrupalı gezgin Henry Morton Stanley'nin 1878'de yayımlanan kitabının adı, Afrika'yı «Karanlık Kıta» olarak tanıtan bir imgeyi yaygınlaştırdı.

Gelişme — görmezden gelinen kaynaklar

Afrika'nın «tarihsiz» sayılmasının en çarpıcı yanı, Afrika'nın tarihini anlatan kaynakların yüzyıllardır var olmasıydı. Arap coğrafyacılar ve gezginler, dokuzuncu yüzyıldan itibaren Sahra'nın güneyindeki krallıkları anlattı. On dördüncü yüzyılda Faslı gezgin İbn Battuta, Mali İmparatorluğu'nu ziyaret etti ve orada yaklaşık bir yıl kaldı. On altıncı yüzyılda, Afrikalı Leo adıyla tanınan Endülüs doğumlu bir Müslüman gezginin yazdığı Afrika tasviri, Avrupa'da yayımlandı ve Timbuktu'nun zenginliğini ve bilginlerini anlattı. Timbuktu'nun ve Sahra kentlerinin kütüphanelerinde, Arapça ve Arap harfleriyle Afrika dillerinde yazılmış binlerce elyazması korunuyordu.

Arapça kaynakların yanında, Etiyopya'da Ge'ez dilinde yazılmış kral kronikleri, Doğu Afrika kıyısında Svahili kentlerinin tarihleri ve Kilva gibi liman kentlerinin kronikleri vardı. Ama Afrika tarihinin belki de en zengin kaynağı, sözlü gelenekti. Batı Afrika'da, griot denen ozanlar ve tarihçiler, kralların soy kütüklerini, savaşları ve kurucu kahramanların öykülerini kuşaktan kuşağa aktarıyordu. Mali İmparatorluğu'nun kurucusu Sundiata'nın destanı, bu geleneğin en ünlü örneklerinden biridir.

Avrupalıların önyargısı, maddi kanıtları da çarpıtmaya yöneldi. Bugünkü Zimbabve'de bulunan, dev taş duvarlarıyla ünlü Büyük Zimbabve kalıntıları, on dokuzuncu yüzyılın sonunda Avrupalı araştırmacıların dikkatini çekti. İngiliz arkeolog Theodore Bent, 1890'larda bu yapıları Fenikelilerin ya da Arapların yaptığını ileri sürdü; Afrikalıların böyle yapılar yapabileceğini kabul etmek istemiyordu. Sonraki arkeolojik araştırmalar, Büyük Zimbabve'nin on birinci ile on beşinci yüzyıllar arasında Afrikalıların, Shona halkının ataları tarafından yapıldığını kesin olarak gösterdi.

Dönüş noktası — bir kıtanın tarihini yeniden yazmak

Yirminci yüzyılın başında, Afrika'nın tarihini savunan sesler yükselmeye başladı. Afrikalı Amerikalı tarihçi ve düşünür W. E. B. Du Bois, 1915'te, Afrika'nın uygarlıklarını ve Afrikalıların dünya tarihindeki yerini anlatan bir kitap yayımladı. Ama Afrika tarihinin bir akademik disiplin olarak kurulması, ancak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, sömürgelerin bağımsızlık mücadeleleriyle birlikte oldu.

1950'lerde ve 1960'larda, Afrika'nın bağımsızlığını kazanan ülkelerinde kurulan üniversiteler, Afrika tarihinin yeni merkezleri oldu. Nijerya'daki İbadan Üniversitesi'nde, tarihçi Kenneth Dike, 1956'da, Nijer deltasının ticaret ve siyaset tarihini Afrikalıların bakış açısından ve sözlü kaynakları da kullanarak anlatan öncü bir çalışma yayımladı. Senegalli bilgin Cheikh Anta Diop, Mısır uygarlığının Afrika'ya ait olduğunu savunan tartışmalı ama etkili çalışmalar yazdı. Tarihçiler, sözlü geleneklerin, arkeolojinin, dil biliminin ve iklim verilerinin birlikte kullanılmasıyla, yazılı kaynağı az olan dönemlerin de tarihinin yazılabileceğini gösterdi.

Yaygın yanlış«Afrika'da yazı yoktu; bu yüzden Afrika'nın tarihini yazmak mümkün değildir.»
Doğrusu

Bu görüş iki bakımdan yanlıştır. Birincisi, Afrika'da yazı vardı: Mısır hiyeroglifleri, Nübye'deki Meroe yazısı, Etiyopya'nın Ge'ez yazısı, Arapça ve Arap harfleriyle yazılan Afrika dilleri, on dokuzuncu yüzyılda Batı Afrika'da yeniden icat edilen yerel alfabeler bunlar arasındadır. İkincisi, tarih yalnızca yazılı belgelerle yazılmaz; sözlü gelenekler, arkeoloji, dil bilimi ve maddi kültür de tarihçinin kaynaklarıdır. Tarihçiler bugün, bu kaynakları birlikte kullanarak, Afrika'nın binlerce yıllık geçmişini yeniden kuruyor.

Cevap — bir önyargının kökleri

Afrika'nın «tarihsiz» sayılması, Afrika'nın geçmişinden değil, onu anlatanların bakışından kaynaklanıyordu. Hegel gibi düşünürler, tarihi Avrupa'nın gelişimiyle özdeşleştirdi; ırkçı bilim ve sömürgecilik, Afrikalıları tarihin dışında bırakan bu düşünceyi güçlendirdi. Avrupalılar, Arapça yazılmış kaynakları, Afrika'nın kendi kroniklerini ve sözlü geleneklerini görmezden geldi; Büyük Zimbabve gibi kanıtları ise başka halklara atfetti. Yirminci yüzyılda, önce Du Bois gibi öncüler, ardından bağımsız Afrika'nın tarihçileri, bu önyargıyı sorguladı ve Afrika tarihini, farklı kaynakları ve yöntemleri birleştirerek yeniden yazdı.

Bugünle bağ — geri dönen eserler

Bugün Afrika'nın geçmişine ilişkin tartışmalar, müzelerde de sürüyor. 1897'de İngiliz ordusu Benin krallığının başkentini ele geçirdiğinde, binlerce bronz ve fildişi eseri yağmaladı; bu eserler Avrupa'nın ve Amerika'nın müzelerine dağıldı. Son yıllarda bazı Avrupa ülkeleri, bu eserlerin bir kısmını Nijerya'ya iade etmeye başladı. 2012–2013'te, Mali'deki çatışmalar sırasında, Timbuktu'nun kütüphanecileri ve aileleri, yüz binlerce elyazmasını gizlice kaçırarak korudu. Afrika'nın geçmişinin kime ait olduğu ve nasıl anlatılacağı sorusu, bugün de canlı bir tartışmadır.

Birincil kaynak

Alman filozof G. W. F. Hegel, 1820'lerde verdiği ve ölümünden sonra yayımlanan tarih felsefesi derslerinde, Afrika'yı ele aldıktan sonra şöyle der. J. Sibree'nin İngilizce çevirisinden:

At this point we leave Africa, not to mention it again. For it is no historical part of the World; it has no movement or development to exhibit. Historical movements in it — that is in its northern part — belong to the Asiatic or European World. […] What we properly understand by Africa, is the Unhistorical, Undeveloped Spirit, still involved in the conditions of mere nature, and which had to be presented here only as on the threshold of the World's History.

Türkçesi: Bu noktada Afrika'yı, bir daha anmamak üzere bırakıyoruz. Çünkü o, dünyanın tarihsel bir parçası değildir; gösterecek hiçbir hareketi ya da gelişmesi yoktur. Onda görülen tarihsel hareketler, yani kuzey kesimindekiler, Asya ya da Avrupa dünyasına aittir. […] Asıl Afrika diye anladığımız şey, hâlâ salt doğanın koşulları içinde kalmış, tarihsiz, gelişmemiş Ruh'tur ve burada yalnızca Dünya Tarihi'nin eşiğinde sunulması gerekiyordu.

Kaynak: G. W. F. Hegel, Vorlesungen über die Philosophie der Geschichte (Berlin, 1837); J. Sibree (çev.), The Philosophy of History (Londra: George Bell and Sons, 1881), s. 103; Internet Archive. Türkçesi, İngilizcesinden bizim.

  1. Hegel, Afrika'nın kuzeyindeki tarihsel olayları neden Afrika'ya ait saymıyor? Bu ayrım, onun «Afrika» tanımı hakkında ne söylüyor?
  2. Hegel'in «hareketi ya da gelişmesi yok» yargısını, İbn Battuta'nın Mali anlatısıyla karşılaştır. Bu iki metin arasındaki fark nereden kaynaklanıyor olabilir?
  3. Hegel, Afrika'ya hiç gitmemişti ve Afrika'nın kaynaklarını okumamıştı. Bu durum, bir düşünürün yargısını değerlendirirken neden önemlidir?

Tarihçiler Tartışıyor

  • Cheikh Anta Diop (1954) — Siyah Uluslar ve Kültür adlı kitabında, eski Mısır uygarlığının Afrikalılar tarafından yaratıldığını ve Afrika uygarlıklarının ortak bir kökene sahip olduğunu savundu. Avrupalı bilginlerin Mısır'ı Afrika'dan koparmasını, sömürgeciliğin bir aracı olarak eleştirdi; bazı görüşleri sonradan tartışılsa da, Afrika tarihinin sömürge bakışından kurtarılmasında önemli bir etki yaptı.
  • Basil Davidson (1959) — Yeniden Keşfedilen Eski Afrika adlı kitabında, Afrika'nın eski krallıklarını ve kentlerini, arkeolojik ve yazılı kanıtlar üzerinden geniş bir okur kitlesine tanıttı. Büyük Zimbabve'nin, Kilva'nın ve Batı Afrika krallıklarının Afrikalılarca kurulduğunu vurgulayarak, «karanlık kıta» imgesine karşı çıktı.
  • Hugh Trevor-Roper (1965) — Hristiyan Avrupa'nın Yükselişi adlı kitabında, Afrika'nın tarihinin, Avrupalıların Afrika'daki tarihinden ibaret olduğunu, geri kalanının «karanlık» olduğunu ileri sürdü. Bu görüş, sonraki yıllarda, Avrupa merkezci tarih anlayışının en açık ifadelerinden biri olarak yoğun biçimde eleştirildi.
  • Joseph Ki-Zerbo (1981) — UNESCO'nun hazırlattığı sekiz ciltlik Genel Afrika Tarihi'nin ilk cildinin editörü olarak, Afrika tarihinin yöntemlerini tartıştı. Sözlü geleneklerin, arkeolojinin, dil biliminin ve yazılı kaynakların birlikte kullanılmasıyla, Afrika tarihinin Afrikalıların bakış açısından ve bilimsel bir yöntemle yazılabileceğini savundu.

Bu tartışmada tarihçiler, Afrika'nın geçmişine karşıt biçimlerde yaklaşır. Trevor-Roper, Afrika'nın kendi tarihini yok sayan eski bakışı temsil eder. Diop ve Davidson, bu bakışa karşı Afrika'nın uygarlıklarını öne çıkarır: biri Mısır'ı Afrika'nın parçası olarak savunur, öteki Afrika'nın krallıklarını geniş bir okur kitlesine tanıtır. Ki-Zerbo ise, Afrika tarihinin nasıl yazılacağını, yöntem sorunları üzerinden tartışır. Bu yaklaşımlar birlikte, bir kıtanın tarihinin, onu kimin ve hangi kaynaklarla anlattığına bağlı olarak nasıl değiştiğini gösterir.

Derine İn

Sözlü geleneğin tarih kaynağı olarak kullanılması, Afrika tarihinin en önemli yöntem tartışmalarından biri oldu. Sözlü gelenekler, kuşaktan kuşağa aktarılırken değişebilir; anlatıcılar, olayları kendi dönemlerinin ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendirebilir. Bu yüzden bazı tarihçiler, sözlü geleneklerin güvenilir bir kaynak olamayacağını savundu. Ama yirminci yüzyılın ikinci yarısında, tarihçiler sözlü geleneklerin de yazılı belgeler gibi eleştirel olarak incelenebileceğini gösterdi: farklı anlatıcıların anlattıkları karşılaştırılabilir, anlatılar arkeolojik bulgularla ve komşu toplulukların gelenekleriyle sınanabilir. Önceki bir derste gördüğümüz gibi, bu yöntemler Afrika tarihinin yazılmasında önemli bir rol oynadı.

Afrika'nın tarihini yeniden yazma çabası, kendi içinde de tartışmalara yol açtı. Bazı Afrikalı ve Afrikalı Amerikalı yazarlar, Avrupa merkezciliğe karşı, Afrika'nın geçmişini yücelten ve bazen kanıtları zorlayan anlatılar geliştirdi. Diop'un Mısır uygarlığının kökenine ilişkin bazı görüşleri de bu yüzden tartışıldı. Tarihçiler bugün, Afrika'nın geçmişini ne küçümseyen ne de efsaneleştiren, kanıtlara dayanan bir anlatı kurmaya çalışıyor. Bu, Afrika tarihinin, Avrupa'yla karşılaştırılarak değil, kendi süreçleri, çeşitliliği ve iç dinamikleri içinde anlaşılması gerektiği anlamına gelir.

Timbuktu'nun elyazmaları da bu kaynakların ne kadar zengin olduğunu gösterir. On altıncı yüzyılın sonunda yaşayan Timbuktulu bilgin Ahmed Baba, hukuk ve biyografi üzerine pek çok eser yazdı; kaynaklara göre binlerce ciltlik bir kütüphaneye sahipti. 1591'de Fas ordusu Songhay'ı yenip Timbuktu'yu ele geçirdiğinde, Ahmed Baba Marakeş'e sürgün edildi ve orada da ders vermeye devam etti. Onun eserleri, Batı Afrika'nın İslam dünyasının bilgi ağlarının önemli bir parçası olduğunu gösterir.

Afrika tarihinin yeniden yazılmasında arkeoloji ve genetik de önemli bir rol oynadı. Arkeolojik kazılar, Batı Afrika'da demir işçiliğinin çok erken dönemlere uzandığını, Nijer ırmağı boyunca Jenne-Jeno gibi büyük kentlerin Arapların gelişinden çok önce var olduğunu gösterdi. Dil bilimciler, Bantu dillerinin Afrika'nın büyük bölümüne yayılmasını inceleyerek, binlerce yıl süren göçleri ve tarımın yayılmasını yeniden kurdu. Bu araştırmalar, Afrika'nın geçmişinin, dış etkilerle değil, büyük ölçüde Afrikalıların kendi yenilikleri ve hareketleriyle biçimlendiğini gösterdi.

Büyük Zimbabve'nin hikâyesi, bu önyargının yirminci yüzyılda da siyasal bir araç olarak kullanıldığını gösterir. İngiliz arkeolog Gertrude Caton-Thompson, 1929'da yaptığı kazılarla yapıların Afrikalılarca yapıldığını gösterdi. Ama Güney Rodezya'nın beyaz azınlık hükümeti, Afrikalıların bu büyük yapıları yapabileceği düşüncesini kendi yönetimini tehdit eden bir fikir olarak gördü. 1960'larda ve 1970'lerde, bu hükümet döneminde, resmî yayınlarda ve rehber kitaplarda yapıların kökeni belirsiz bırakıldı ve Afrikalı kökenini savunan bazı arkeologlar baskıyla karşılaştı. 1980'de bağımsızlığını kazanan ülke, adını bu kalıntılardan alarak Zimbabve oldu; kalıntılardaki taş kuş heykelleri, ülkenin bayrağına ve armasına yerleştirildi.

Son olarak, «tarihsiz Afrika» önyargısının kendisi de bir tarih konusudur. Bu önyargı, Afrika hakkında olduğundan çok, onu dile getirenlerin dünyası hakkında bilgi verir: on dokuzuncu yüzyılın ırkçı bilimi, sömürgeciliğin meşrulaştırma ihtiyacı ve tarihi yalnızca yazılı belgelerle ve devletlerle özdeşleştiren bir tarih anlayışı. Bu kurs boyunca, Kuş'tan Aksum'a, Mali'den Büyük Zimbabve'ye kadar Afrika'nın uygarlıklarını incelerken, bu önyargının nasıl çürütüldüğünü de izleyeceğiz.

Uzman Notu

Temel literatür

  • J. Sibree (çev.), G. W. F. Hegel, The Philosophy of History (Londra: George Bell and Sons, 1881).
  • W. E. B. Du Bois, The Negro (New York: Henry Holt, 1915).
  • Cheikh Anta Diop, Nations nègres et culture (Paris: Présence Africaine, 1954).
  • Basil Davidson, Old Africa Rediscovered (Londra: Victor Gollancz, 1959).
  • Hugh Trevor-Roper, The Rise of Christian Europe (Londra: Thames & Hudson, 1965).
  • Joseph Ki-Zerbo (ed.), General History of Africa, cilt I: Methodology and African Prehistory (Paris: UNESCO; Londra: Heinemann, 1981).

Arşiv ve kaynak

Afrika tarihinin kaynakları çok çeşitlidir: Arapça coğrafya ve tarih kitapları, Timbuktu'nun ve Sahra kentlerinin elyazması kütüphaneleri, Etiyopya'nın Ge'ez kronikleri, Svahili kıyısının kronikleri, Avrupalı gezginlerin ve tüccarların anlatıları, sözlü gelenekler, arkeolojik bulgular ve dil bilimi verileri. UNESCO'nun Genel Afrika Tarihi'nin ciltleri, bugün çevrimiçi olarak serbestçe okunabilir. Hegel'in Sibree çevirisi, Gibb'in İbn Battuta seçmeleri ve Du Bois'nın kitabı çevrimiçi arşivlerde bulunur.

Açık sorular

  • Hegel'in Afrika hakkındaki yargısı, onun tarih felsefesinin zorunlu bir sonucu muydu, yoksa döneminin önyargılarının bir yansıması mı?
  • Sözlü gelenekler, yazılı belgelerle aynı güvenilirlikte bir tarih kaynağı olarak kullanılabilir mi?
  • Avrupa merkezciliğe karşı yazılan tarihler, kendi efsanelerini yaratma tehlikesinden nasıl kaçınabilir?

Mini sınav

  1. (Hedef 1) Afrika'yı «dünyanın tarihsel bir parçası değildir» diye niteleyen on dokuzuncu yüzyıl filozofu kimdir? A) Hegel B) Kant C) Marx D) Voltaire
  2. (Hedef 2) İbn Battuta'ya göre Mali'de ölen bir yabancının malına ne olurdu? A) Sultana verilirdi B) Mirasçısı gelene kadar güvenilir birine emanet edilirdi C) Yoksullara dağıtılırdı D) Camiye bağışlanırdı
  3. (Hedef 1) Büyük Zimbabve'nin Fenikelilerce yapıldığını ileri süren on dokuzuncu yüzyıl araştırmacısı kimdir? A) Henry Morton Stanley B) Basil Davidson C) Theodore Bent D) Kenneth Dike
  4. (Hedef 3) Afrika'nın tarihinin yalnızca Avrupalıların Afrika'daki tarihinden ibaret olduğunu 1960'larda ileri süren tarihçi kimdir? A) Joseph Ki-Zerbo B) Hugh Trevor-Roper C) Cheikh Anta Diop D) W. E. B. Du Bois
  5. (Hedef 3) UNESCO'nun Genel Afrika Tarihi'nin yöntemle ilgili ilk cildinin editörü kimdir? A) Basil Davidson B) Cheikh Anta Diop C) Kenneth Dike D) Joseph Ki-Zerbo

Açık uçlu soru

(Hedef 3) «Afrika neden "tarihsiz" sayıldı ve bu önyargı nasıl çürütüldü?» sorusunu tartış. Cevabında Hegel'in yargısını, İbn Battuta'nın Mali anlatısını, Du Bois'nın eleştirisini, Büyük Zimbabve tartışmasını ve sözlü geleneğin yerini kullan; Trevor-Roper ile Ki-Zerbo'nun yaklaşımlarını karşılaştır.

Cevaplar

  1. A — Bu filozof Hegel'dir.
  2. B — Mal, mirasçısı gelene kadar güvenilir birine emanet edilirdi.
  3. C — Bu araştırmacı Theodore Bent'tir.
  4. B — Bu tarihçi Hugh Trevor-Roper'dır.
  5. D — Bu editör Joseph Ki-Zerbo'dur.

Kapsamlı bir cevap, Hegel'in Afrika'yı tarihin dışında sayan yargısının, Afrika'nın kaynaklarını okumadan ve Avrupa'yı tarihin ölçütü sayan bir felsefeyle kurulduğunu açıklar. İbn Battuta'nın Mali anlatısını ve Du Bois'nın aktardığı Timbuktu tanıklığını, Afrika'da örgütlü devletlerin, kentlerin ve bilgi merkezlerinin var olduğunun kanıtları olarak kullanır. Büyük Zimbabve'nin başka halklara atfedilmesini, önyargının maddi kanıtları nasıl çarpıttığının bir örneği olarak tartışır. Güçlü bir yanıt, Trevor-Roper'ın Avrupa merkezci yargısını, Ki-Zerbo'nun sözlü gelenek, arkeoloji ve dil bilimini birleştiren yöntem önerisiyle karşılaştırır.

Sonraki bölüme köprü

Hegel, Mısır'ı Afrika'dan ayırmıştı. Oysa Mısır'ın hemen güneyinde, Nil boyunca, binlerce yıl boyunca Mısır'la ticaret yapan, savaşan ve birbirini etkileyen bir başka Afrika uygarlığı yaşadı. Bugünkü Sudan'da kurulan Kuş krallığı, altın madenleri, okçuları ve piramitleriyle ünlüydü. Milattan önce sekizinci yüzyılın sonunda, Kuş'un kralları Mısır'ı ele geçirdi ve yaklaşık bir yüzyıl boyunca firavun olarak hüküm sürdü. Sıradaki derste bu krallığı inceleyeceğiz: Kuş nasıl bir güç oldu, «siyah firavunlar» Mısır'ı nasıl yönetti, ve Kuş, Mısır'dan çekildikten sonra Meroe'de nasıl yaşamaya devam etti?

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Görsel plan ve seslendirme notları

Animasyon ve seslendirme notları

Görsel plan

  • 0:00–1:40 Kanca: eski bir televizyon ekranında bir kürsü ve arkasındaki kitaplık silüeti; ardından bir harita üzerinde karartılan bir kıta. Hiçbir yüz çizilmez.
  • 1:40–3:20 Bağlam: bir dershanede kürsü ve yazı tahtası; tahtada doğudan batıya uzanan bir ok ve oku dışında bırakılan bir kıta.
  • 3:20–5:40 Gelişme: bir kütüphanenin raflarında dizili elyazmaları; bir çölde ilerleyen bir kervan; ardından yüksek taş duvarların ve eğri geçitlerin silüeti.
  • 5:40–7:30 Dönüş noktası: bir üniversite kampüsünde yükselen binalar; masaya yayılmış haritalar, ses kayıt cihazları ve kazı aletleri.
  • 7:30–9:00 Kapanış: bir müze salonunda boşalan bir vitrin ve yolculuğa hazırlanan sandıklar.

Kişiler yüzsüz silüet; kutsal kişiler resmedilmez; savaş ve şiddet sahneleri gösterilmez.