Öğrenme hedefleri
- Şövalyelerin on birinci ve on ikinci yüzyıllarda nasıl ayrı bir toplumsal grup hâline geldiğini ve şövalyelik idealinin hangi kaynaklardan beslendiğini açıklayabileceksin.
- Kilisenin Tanrı'nın Barışı, Tanrı'nın Ateşkesi ve turnuva yasakları gibi araçlarla şövalyelerin şiddetini nasıl sınırlamaya çalıştığını kaynaklarla gösterebileceksin.
- Şövalyeliği şiddeti yumuşatan bir ahlak olarak gören ve onu şiddetin bir parçası olarak okuyan tarihçileri birbirleriyle karşılaştırabileceksin.
Okuma metni
Kanca — ölüm döşeğinde bir sayım
1219 baharında, İngiltere'nin en güçlü adamlarından biri ölüm döşeğindeydi. Guillaume le Maréchal, yani İngilizlerin William Marshal diye andığı bu yaşlı savaşçı, üç yıldır dokuz yaşında tahta çıkmış bir çocuk kralın, III. Henry'nin, naibi olarak ülkeyi yönetiyordu. Bir önceki derste gördüğümüz Magna Carta'yı 1216'da ve 1217'de yeniden yayımlatan danışmanların başında o vardı.
Oğlunun ısmarladığı ve ölümünden birkaç yıl sonra yazılan, on dokuz bin dizeyi aşan manzum biyografisine göre, Guillaume son günlerinde, gençliğinde katıldığı turnuvaları andı. Bu anlatıya göre, hayatı boyunca turnuvalarda beş yüz şövalyeyi esir aldığını ve onların atlarına, silahlarına ve takımlarına el koyduğunu söyledi. Aynı günlerde, yıllar önce verdiği bir sözü yerine getirerek, Kudüs'te kurulmuş bir keşiş-şövalye tarikatına, Tapınak Şövalyeleri'ne katıldı ve bu tarikatın giysisiyle gömüldü.
Bu iki ayrıntı yan yana durunca tuhaf bir tablo çıkar. Bir yanda, esir aldığı rakiplerinin atlarını sayarak zenginleşmiş, ün ve para peşinde koşmuş bir savaşçı; öte yanda, ölürken dindar bir tarikata girerek ruhunu kurtarmaya çalışan bir Hıristiyan. Bu bölümün sorusu şu: şövalyeler kimdi, onlardan beklenen davranışlar nereden doğdu, ve dizelerde, vaazlarda ve törenlerde övülen bu ideal, kılıcın gerçekten çekildiği yerde neye dönüşüyordu?
Bağlam — atlı savaşçıdan bir sınıfa
Latincede «miles» sözcüğü, başlangıçta sıradan bir asker anlamına geliyordu. Ama on birinci yüzyılda, Batı Avrupa'nın pek çok yerinde bu sözcük, atlı, zırhlı ve kılıçlı bir savaşçıyı anlatmaya başladı. Fransızcadaki «chevalier» sözcüğü de, «at» anlamına gelen «cheval»dan türemişti. Bir savaş atı, bir zincir zırh, bir kalkan ve bir kılıç çok pahalıydı; bu donanımı ancak toprak geliri olan ya da bir efendinin hizmetinde yaşayan kişiler taşıyabiliyordu. Şövalyeler, feodalizm dersinde gördüğümüz efendi-vasal ilişkilerinin içinde, bir beyin maiyetinde ya da küçük bir şatonun çevresinde yaşayan savaşçılardı.
Bu dönemde kralların gücü pek çok bölgede zayıftı ve yerel beyler, anlaşmazlıklarını çoğu zaman silahla çözüyordu. Bu küçük savaşların bedelini en çok köylüler, din adamları ve tüccarlar ödüyordu: ürünleri yakılıyor, hayvanları çalınıyor, kiliseleri yağmalanıyordu. Bin yılı dersinde gördüğümüz Tanrı'nın Barışı hareketi, bu duruma karşı kilisenin geliştirdiği ilk tepkilerden biriydi.
Gelişme — törenler, destanlar ve turnuvalar
On birinci yüzyıldan sonra, kilise şövalyeleri yalnızca yasaklarla değil, törenlerle de biçimlendirmeye çalıştı. Genç bir savaşçının şövalye ilan edildiği şövalyelik töreni, başlangıçta bir kılıç kuşatmaktan ibaret olan dünyevi bir işti. Zamanla bu törene kılıcın kutsanması, dualar ve bazen bir gece boyu kilisede nöbet tutma eklendi. Kılıç, artık yalnızca efendiye değil, kiliseye, dullara ve yetimlere hizmet edecek bir araç olarak da sunuluyordu.
Aynı dönemde, saraylarda ve şato salonlarında okunan destanlar, şövalyelere başka bir ayna tuttu. On ikinci yüzyıla ait bir elyazmasında korunan Roland Destanı, kahramanını şöyle tanımlar: «Roland yiğittir, Oliver ise akıllıdır.» Destanda Roland'ın yiğitliği, onu ölüme de götürür: kurtarılmak için boru çalmayı gururu yüzünden geciktirir. On ikinci yüzyılın sonlarında Chrétien de Troyes gibi şairler, Kral Arthur'un sarayındaki şövalyeleri anlatan romanslar yazdı. Bu romanslarda şövalye, savaşta cesur olduğu kadar, bir hanımefendiye hizmet eden, görgülü ve sözünün eri bir kişi olarak çizildi.
Ama şövalyelerin gündelik hayatında en çok yer tutan etkinlik, turnuvalardı. Turnuva, iki şövalye grubunun geniş bir alanda, gerçek silahlarla birbirine saldırdığı, sahte bir savaştı. Amaç rakibi öldürmek değil, onu yenip esir almak ve fidye istemekti; esir alınan şövalye, atını ve silahlarını kaybediyordu. Guillaume le Maréchal gibi mirası olmayan küçük oğullar için turnuva, hem ün hem de gelir kaynağıydı. Kilise ise, turnuvaları uzun süre yasakladı; 1130'lardan itibaren kurullar, turnuvada ölenlerin kutsanmış toprağa gömülmesini yasaklayan kararlar aldı.
Dönüş noktası — kılıcı başka yöne çevirmek
On birinci yüzyılın sonunda kilise, şövalyelerin şiddetini yasaklamanın yanında, onu başka bir yöne yöneltmeye de girişti. 1095'te başlayan Haçlı Seferleri, şövalyelere, birbirleriyle savaşmak yerine Kudüs için savaşmayı, üstelik bunu bir tövbe yolu olarak görmeyi önerdi. Bu çağrıya bir sonraki kursta ayrıntılı olarak döneceğiz.
Bu yönelimin en keskin sonucu, keşiş-şövalye tarikatlarıydı. Kudüs'te kurulan Tapınak Şövalyeleri, hem keşiş gibi yemin eden hem de kılıç kuşanan bir topluluktu. Clairvaux'lu Bernard, 1130'larda bu tarikat için yazdığı bir övgüde, «yeni şövalyelik» dediği bu topluluğu, dünyevi şövalyelerle karşılaştırdı. Bernard'a göre, dünyevi şövalyeler ipek giysileri, süslü kalkanları ve kibirleriyle, ün ya da öfke için savaşıyordu; onların savaşı Latincede «militia», yani şövalyelik değil, «malitia», yani kötülüktü. Bu sözcük oyunu, kilise adamlarının şövalyelik idealine bakışındaki ikiliği özetler: şövalyeyi hem övüyor, hem de ondan korkuyorlardı.
Yaygın yanlış«Şövalyelik ideali, Orta Çağ savaşlarını daha insancıl yaptı; şövalyeler savaşta zayıfları korurdu.»
Şövalyelik kurallarının sağladığı koruma, büyük ölçüde şövalyelerin kendi aralarında geçerliydi. Yenilen bir şövalye çoğu zaman öldürülmez, esir alınıp fidye karşılığında bırakılırdı; çünkü diri bir soylu, ölüsünden daha değerliydi. Ama aynı savaşlarda yaya askerler çoğu zaman acımasızca öldürüldü; köylerin yakılması ve ürünlerin yağmalanması, düşmanı ekonomik olarak çökertmenin olağan bir yöntemi olarak kaldı. Silahsızları koruma ideali, uygulamadan çok bir beklentiydi.
Cevap — bir ideal, birçok ses
Şövalyeler, on birinci yüzyılda Batı Avrupa'da, pahalı bir donanımı taşıyabilen atlı savaşçılardan oluşan bir grup olarak ortaya çıktı ve zamanla soylulukla iç içe geçti. Onlardan beklenen davranışlar tek bir kaynaktan doğmadı. Kilise, barış kurullarıyla, törenlerle ve Haçlı çağrılarıyla şövalyenin kılıcını dinsel amaçlara bağlamaya çalıştı. Destanlar ve romanslar, yiğitliği, bağlılığı ve saray görgüsünü övdü. Turnuvalar ise, ünün ve fidyenin peşindeki genç savaşçıların dünyasını yansıttı. Bu sesler birbirleriyle çoğu zaman çelişiyordu: kilise turnuvayı günah sayarken, şövalyeler onu en büyük ün kaynağı olarak görüyordu. Kılıcın gerçekten çekildiği yerde ise, idealin koruması çoğunlukla şövalyelerin kendi sınıfıyla sınırlı kaldı.
Bugünle bağ — bir sözcüğün kaderi
Bugün birinin bir kapıyı açıp önce başkasını geçirmesine «şövalyece bir davranış» deriz. Bu kullanım, on dokuzuncu yüzyılda, Orta Çağ'a romantik bir hayranlıkla bakan romanlar, resimler ve okul kitaplarıyla yaygınlaştı. Bu dönemin yazarları, şövalyeyi kibar, fedakâr ve kadınlara saygılı bir beyefendi olarak çizdi. Orta Çağ'ın kendi metinleri ise, çok daha karmaşık bir tablo sunar: aynı şövalye hem dindar, hem kavgacı; hem eli açık, hem fidye peşinde olabiliyordu. Bugün de sporda «centilmenlik» diye andığımız kurallar, bir yarışmayı sınırlamanın ve rakibe saygıyı güvenceye almanın yollarını arar; ama bu kuralların neyi koruyup neyi dışarıda bıraktığını sormak, Orta Çağ şövalyeliğinde olduğu gibi, burada da yararlıdır.
Birincil kaynak
On birinci yüzyılın ortasında, Arles başpiskoposu Reginbald, Cluny başrahibi Odilo ve Güney Fransa'nın piskoposları, İtalya'daki din adamlarına bir mektup göndererek, kendi bölgelerinde kabul ettikleri Tanrı'nın Ateşkesi'ni tavsiye ettiler. Thatcher ve McNeal'ın 1905 tarihli İngilizce çevirisinden:
2. […] that all Christians, friends and enemies, neighbors and strangers, should keep true and lasting peace one with another from vespers on Wednesday to sunrise on Monday, so that during these four days and five nights, all persons may have peace, and, trusting in this peace, may go about their business without fear of their enemies.
5. If anyone has killed another on the days of the truce of God, he shall be exiled and driven from the land and shall make a pilgrimage to Jerusalem, spending his exile there.
Türkçesi: 2. […] bütün Hıristiyanlar, dostlar ve düşmanlar, komşular ve yabancılar, çarşamba akşam duasından pazartesi gün doğumuna kadar birbirleriyle gerçek ve kalıcı bir barış içinde olacaklardır; öyle ki bu dört gün ve beş gece boyunca herkes barış içinde olsun ve bu barışa güvenerek, düşmanlarından korkmadan işlerini görebilsin. 5. Tanrı'nın Ateşkesi günlerinde bir başkasını öldüren kişi sürgün edilecek, ülkeden kovulacak ve Kudüs'e hacca gidip sürgününü orada geçirecektir.
Kaynak: Arles başpiskoposluğu için Tanrı'nın Ateşkesi, 1035–1041, maddeler 2 ve 5; Oliver J. Thatcher ve Edgar H. McNeal (yay. ve çev.), A Source Book for Mediaeval History (New York: Charles Scribner's Sons, 1905), no. 242, s. 414–415; Internet Archive. Türkçesi, Thatcher ve McNeal'ın İngilizcesinden bizim.
- Ateşkes, savaşı tümüyle yasaklıyor mu, yoksa yalnızca belirli günlerle mi sınırlıyor? Bu fark, kilisenin gücü hakkında ne söylüyor?
- Metin, «dostlar ve düşmanlar» arasında barış istiyor. Bu ifade, dönemin yerel savaşlarının kimler arasında yapıldığına dair ne ima ediyor?
- Ateşkesi bozan birine verilen ceza neden bir hac yolculuğu biçimini alıyor?
Tarihçiler Tartışıyor
- Maurice Keen (1984) — Şövalyeliği, savaşçı, soylu ve Hıristiyan öğeleri birleştiren, dünyevi bir aristokrasi ahlakı olarak tanımladı. Bu ahlakın yalnızca kilisenin dayattığı bir şey olmadığını, şövalyelerin kendi destanlarından, armalarından ve turnuvalarından da beslendiğini ve Avrupa soylularının davranışlarını gerçekten etkilediğini savundu.
- Georges Duby (1984) — Guillaume le Maréchal'in manzum biyografisinden yola çıkarak, bir şövalyenin hayatını ayrıntılı biçimde yeniden kurdu. Mirası olmayan küçük oğulların turnuvalarda ün ve fidye peşinde koştuğunu, bağlılık ve eli açıklığın bu dünyanın temel değerleri olduğunu gösterdi.
- Jean Flori (1986) — On birinci ve on ikinci yüzyıllarda «miles» ve «chevalier» sözcüklerinin anlamlarının nasıl değiştiğini inceledi. Kılıç kutsama dualarını ve kilise metinlerini okuyarak, şövalyelik ideolojisinin biçimlenmesinde kilisenin payını ayrıntılı biçimde ortaya koydu.
- Richard Kaeuper (1999) — Şövalyeliğin, Orta Çağ'daki şiddet sorununun bir çözümü değil, bir parçası olduğunu savundu. Şövalyelik metinlerinin yiğitliği ve savaşçı ünü yücelttiğini, kilisenin ve kralların bu şiddeti ancak sınırlı ölçüde denetleyebildiğini gösterdi.
Bu tartışmada, şövalyeliğin kaynağı ve etkisi iki farklı açıdan değerlendiriliyor. Keen ve Flori, idealin nasıl oluştuğunu soruyor: Keen, onu şövalyelerin kendi dünyasından doğan bir ahlak olarak görürken, Flori kilisenin biçimlendirici rolünü öne çıkarır. Duby ve Kaeuper ise, idealin gündelik hayatta neye dönüştüğüne bakar: Duby bir şövalyenin hayatındaki değerleri ve çıkarları iç içe gösterir; Kaeuper ise şövalyelik ahlakının şiddeti sınırlamaktan çok, onu soylu ve onurlu bir etkinlik olarak meşrulaştırdığını vurgular.
Derine İn
Şövalyelik üzerine yazılan öğüt kitapları, idealin nasıl öğretildiğini gösterir. On üçüncü yüzyılın ikinci yarısında, Mayorka'lı düşünür Ramon Llull, Şövalyelik Tarikatının Kitabı adlı kısa bir eser yazdı. Llull'a göre şövalyenin görevi, Hıristiyan inancını, efendisini, dulları, yetimleri ve güçsüzleri korumaktı; bir şövalye, silahlarının her birinin taşıdığı anlamı bilmeliydi. Kitap, pek çok dile çevrildi; on beşinci yüzyılın sonlarında İngilizceye çevrilip basıldı. Bu, idealin yüzyıllar boyunca, farklı ülkelerde okunmaya devam ettiğini gösterir.
On dördüncü yüzyılın ortasında Fransız şövalye Geoffroi de Charny, bir öğüt kitabı yazdı. Charny, şövalyeleri sürekli çaba göstermeye çağırır ve kitabında, daha çok yapanın daha değerli olduğu fikrini tekrar tekrar vurgular: turnuvada dövüşen iyidir, gerçek savaşta dövüşen daha iyidir, uzak diyarlarda dövüşen daha da iyidir. Charny'nin kitabı, bir kilise adamının değil, bir savaşçının kaleminden çıkmıştır; bu yüzden şövalyelerin kendilerini nasıl gördüğüne dair değerli bir tanıklıktır. Charny, 1356'da Poitiers savaşında, Fransa kralının sancağını taşırken öldü.
Turnuvaların tarihi de, idealin ve gerçekliğin nasıl iç içe geçtiğini gösterir. On ikinci yüzyıldaki turnuvalar, geniş bir kırsal alana yayılan, kaotik sahte savaşlardı; ölümler ve ağır yaralanmalar sık görülüyordu. Kilise, uzun yıllar boyunca bu etkinlikleri yasakladı; ama yasaklar pek işe yaramadı. Coulton'ın derlemesine eklediği bir notta aktardığı Fransız tarihçi Léon Gautier'nin sözleriyle, papalar ve krallar yasaklar koydu, ama soylular bu yasaklara güldü. Zamanla turnuvalar, sınırlı alanlarda, körleştirilmiş silahlarla yapılan, seyircilerin ve hanımefendilerin izlediği törensel gösterilere dönüştü. Armalar, yani kalkanlardaki renkli işaretler, turnuva alanında zırhlı şövalyeleri birbirinden ayırt etmenin bir yolu olarak yaygınlaştı; bu işaretler zamanla soylu ailelerin kalıtsal simgelerine dönüştü.
Son olarak, şövalyelik yalnızca erkeklerin dünyası değildi. Romanslarda hanımefendiler, şövalyelerin hizmet ettiği, onları sınayan ve ödüllendiren kişiler olarak önemli bir yer tuttu. Saraylardaki soylu kadınlar, bu edebiyatın hem okuru hem de koruyucusuydu. Gerçek hayatta ise, soylu kadınlar, kocaları savaşta ya da Haçlı Seferleri'nde iken toprakları ve şatoları yönetti; bazen kuşatmalara karşı savunmayı bile üstlendi. Şövalyelik idealinin kadınlara biçtiği edilgin rol ile onların gerçek hayattaki etkin rolleri arasındaki fark, idealin bir ayna değil, bir beklentiler bütünü olduğunu hatırlatır.
Kilisenin barış girişimleri de zamanla başka ellere geçti. Thatcher ve McNeal'ın belgelerine eklediği açıklamaya göre, ateşkes başlangıçta bir piskoposluğun din adamlarınca kendi bölgesi için ilan ediliyordu; ama sonraki dönemde kimi zaman imparator ya da kral tarafından bütün ülke için benimsendi. Alman imparatorları, «ülke barışı» adını verdikleri kararlarla, yerel savaşları kendi yetkileriyle sınırlamaya çalıştı. Böylece şövalyelerin şiddetini dizginleme işi, kiliseden yavaş yavaş hükümdarların mahkemelerine ve yasalarına kaydı.
Şövalyelerin toplumsal konumu da zamanla değişti. On birinci yüzyılda şövalyelerin çoğu, bir beyin maiyetinde yaşayan, toprağı az ya da hiç olmayan savaşçılardı. 1100'lerden 1200'lere uzanan dönemde ise şövalyelik, soylulukla birleşti; bir şövalyenin oğlu olmak, şövalye olabilmenin koşuluna dönüştü. Ama şövalye olmak pahalıydı; on üçüncü yüzyılda pek çok soylu ailenin oğlu, töreninin ve donanımının masraflarını karşılayamadığı için bu unvanı almadan yaşadı. Normandiya'dan İngiltere'ye kadar pek çok bölgede, krallar, belirli bir geliri olan kişileri şövalye olmaya zorlayan kararlar çıkardı.
Uzman Notu
Temel literatür
- Oliver J. Thatcher ve Edgar H. McNeal (yay. ve çev.), A Source Book for Mediaeval History (New York: Charles Scribner's Sons, 1905).
- G. G. Coulton (seç. ve çev.), A Medieval Garner: Human Documents from the Four Centuries Preceding the Reformation (Londra: Constable, 1910).
- Maurice Keen, Chivalry (New Haven: Yale University Press, 1984).
- Georges Duby, Guillaume le Maréchal, ou le meilleur chevalier du monde (Paris: Fayard, 1984).
- Jean Flori, L'essor de la chevalerie, XIe–XIIe siècles (Cenevre: Droz, 1986).
- Richard W. Kaeuper, Chivalry and Violence in Medieval Europe (Oxford: Oxford University Press, 1999).
Arşiv ve kaynak
Guillaume le Maréchal'in manzum biyografisi, tek bir elyazmasında korunur; on dokuzuncu yüzyılda Fransız filolog Paul Meyer tarafından fark edilip yayımlandı. Thatcher ve McNeal'ın kaynak kitabı ve Coulton'ın derlemesi, telifi dolmuş eski baskılar olarak çevrimiçi arşivlerde yer alır. Tanrı'nın Barışı ve Tanrı'nın Ateşkesi metinlerinin Latince özgünleri, Alman ortaçağ kaynak dizisi Monumenta Germaniae Historica'nın yasalar cildinde ve bölgesel kurul derlemelerinde yayımlanmıştır.
Açık sorular
- Şövalyelik ideali, şövalyelerin savaştaki davranışlarını gerçekten değiştirdi mi, yoksa yalnızca var olan davranışlara onurlu bir ad mı verdi?
- Tanrı'nın Barışı ve Tanrı'nın Ateşkesi, yerel savaşları ne ölçüde azalttı? Bu soruyu yanıtlamak için hangi tür kaynaklar gerekir?
- Kilisenin turnuvaları yasaklaması ile Haçlı Seferleri'ni desteklemesi arasında bir çelişki var mıdır?
Mini sınav
- (Hedef 1) Fransızcadaki «chevalier» sözcüğü hangi sözcükten türemiştir? A) Kılıç B) At C) Kale D) Efendi
- (Hedef 2) 989'daki Charroux kurulunun kurallarından biri kimi koruyordu? A) Turnuvaya katılan şövalyeleri B) Kralın görevlilerini C) Tüccar loncalarını D) Silah taşımayan rahipleri
- (Hedef 2) Arles'ın Tanrı'nın Ateşkesi'ne göre barış hangi günler arasında geçerliydi? A) Çarşamba akşamından pazartesi gün doğumuna B) Cumartesi akşamından pazartesi sabahına C) Yalnızca pazar günü D) Paskalya ile Noel arasında
- (Hedef 2) Heisterbach'lı Caesarius'a göre turnuvada işlenen iki ölümcül günah hangileridir? A) Oburluk ve tembellik B) Açgözlülük ve kıskançlık C) Gurur ve itaatsizlik D) Öfke ve yalan
- (Hedef 3) Şövalyeliğin şiddet sorununun bir çözümü değil, bir parçası olduğunu savunan tarihçi kimdir? A) Maurice Keen B) Richard Kaeuper C) Jean Flori D) Georges Duby
Açık uçlu soru
(Hedef 3) «Şövalyelik ideali, Orta Çağ şiddetini sınırladı mı, yoksa onu onurlu gösterdi mi?» sorusunu tartış. Cevabında Charroux kurallarını, Arles'ın Tanrı'nın Ateşkesi'ni, Caesarius'un turnuva anlatısını ve Guillaume le Maréchal'in hayatını kullan; Keen ile Kaeuper'in yaklaşımlarını karşılaştır.
Cevaplar
- B — «Chevalier», «at» anlamına gelen «cheval»dan türemiştir.
- D — Charroux kuralları, silah taşımayan rahiplere saldırıyı yasaklıyordu.
- A — Barış, çarşamba akşamından pazartesi gün doğumuna kadar geçerliydi.
- C — Caesarius'a göre bu günahlar gurur ve itaatsizlikti.
- B — Bu görüş Richard Kaeuper'e aittir.
Kapsamlı bir cevap, kilisenin on birinci yüzyıldan itibaren şövalyelerin şiddetini sınırlamak için Charroux gibi kurullarla silahsızları koruma altına aldığını ve Arles'ın ateşkesiyle savaşı belirli günlerde yasakladığını açıklar. Caesarius'un anlatısının, kilisenin turnuvaları gurur ve itaatsizlik sayarak mahkûm ettiğini, ama şövalyelerin bu yasaklara uymadığını gösterdiğini belirtir. Guillaume le Maréchal'in hayatını, ün ve fidyenin şövalyelerin dünyasındaki yerine bir örnek olarak kullanır. Güçlü bir yanıt, Keen'in şövalyeliği soyluların davranışlarını gerçekten etkileyen bir ahlak olarak gören yaklaşımını, Kaeuper'in onu şiddeti meşrulaştıran bir ideoloji olarak okuyan yaklaşımıyla karşılaştırır ve idealin korumasının çoğunlukla şövalyelerin kendi sınıfıyla sınırlı kaldığını tartışır.
Sonraki bölüme köprü
Kilise, şövalyelerin kılıcını yalnızca uzak diyarlara değil, Avrupa'nın içine de yöneltti. 1209'da, Güney Fransa'da kilisenin öğretisinden ayrılan bir topluluğa, Katharlara karşı, kuzeyden gelen şövalyelerle bir sefer başlatıldı. Savaşın ardından kilise, «sapkın» saydığı inançları araştırmak için sürekli işleyen mahkemeler kurdu. Sıradaki derste bu mahkemelere bakacağız: engizisyon neydi, sorgulamalar nasıl yürütülüyordu, ve yüzyıllar içinde oluşan karanlık efsane ile arşivlerde kalan kayıtlar birbirinden ne ölçüde ayrılıyor?