Öğrenme hedefleri
- Fatımî hanedanının Kütame dağlarındaki davetten Selahaddin'in 1171'deki hutbesine uzanan iki buçuk yüzyıllık serüvenini dönem dönem anlatabileceksin.
- Kahire'nin kuruluşunu ve Fatımî döneminde Mısır'ın ekonomik ve kültürel yükselişini, kaynaklardan örneklerle açıklayabileceksin.
- Fatımîlerin soyuna ve niteliğine dair farklı değerlendirmeleri ve bu hanedan üzerine araştırmacıların yaklaşımlarını karşılaştırabileceksin.
Okuma metni
Kanca — bir çöl ovasında çizilen sınır
969 yılının mayıs ayında, Nil'in doğu kıyısında, eski kent Fustat'ın kuzeyindeki kumlu bir ovada, bir ordunun mühendisleri yeni bir kentin sınırlarını çiziyordu. Ordunun komutanı Cevher, Kuzey Afrika'dan gelmişti ve Mısır'ı, birkaç hafta önce, büyük bir çatışma yaşanmadan ele geçirmişti. Onu gönderen efendisi, Tunus'taki Fatımî halifesi Muiz'di. Sonraki kaynaklara göre, yeni kentin temeli, astrologların uğurlu saydığı bir anda atıldı ve kente «el-Kahire», yani «muzaffer» adı verildi.
Bu kent, bugün yirmi milyonu aşan nüfusuyla Afrika kıtasının en kalabalık metropolü sayılan Kahire'dir. Onu kuran hanedan ise, İslam dünyasında Bağdat'taki Abbasilerle ve Kurtuba'daki Emevilerle aynı anda halifelik iddia eden üçüncü bir hanedandı. Bu bölümün sorusu şu: gizli bir İsmaili çağrısı, Berberi dağlarından Nil kıyısına uzanan bir imparatorluğa nasıl dönüştü, ve bir saray kenti olarak kurulan Kahire Bağdat'la nasıl yarışır hâle geldi?
Bağlam — gizli bir davet
İslam Tarihi I kursunun son dersinde anlatıldığı üzere, Hüseyin'in ölümünden sonra Ali soyuna bağlılık, Şii kimliğin çekirdeğine yerleşmişti. Şii düşüncede topluluğun meşru önderliği, yani imamet, Peygamber'in ailesinden gelen imamlara aitti. Sekizinci yüzyılın ortasında, Şii topluluk içinde, altıncı imam Cafer es-Sadık'ın hangi oğlunun imamlığı sürdüreceği konusunda bir ayrılık yaşandı. Onun oğlu İsmail'in soyuna bağlı kalanlar, «İsmaililer» diye anıldı. İsmaililer, dokuzuncu yüzyılın sonunda, Suriye'deki Selemiye kentinden yönetilen, gizli ve iyi örgütlenmiş bir davet ağı kurdu.
Bu davetin elçilerinden biri olan Ebu Abdullah eş-Şii, bugünkü Cezayir'in dağlık bölgelerinde yaşayan Kütame Berberileri arasında büyük bir destek topladı. Abbasi yönetiminin takibinden kaçan İsmaili önder Ubeydullah, kılık değiştirerek Mısır üzerinden Kuzey Afrika'ya geçti; bir süre Sicilmase'de tutuklu kaldı. 909'da Kütame ordusu, Kayrevan'daki Abbasi yanlısı Ağlebi hanedanını yıktı; Ubeydullah kurtarıldı ve Ubeydullah el-Mehdi adıyla halife ilan edildi. Hanedan, kendini Peygamber'in kızı Hz. Fatıma'nın soyuna bağladığı için «Fatımîler» diye anıldı.
Gelişme — Mısır'a ve Kahire'ye
Fatımîler, ilk altmış yılda Kuzey Afrika'da güçlerini pekiştirdi; Tunus kıyısında, Mehdiye adında surlarla çevrili yeni bir başkent kurdular. Sicilya'yı ele geçirdiler ve Akdeniz'de güçlü bir donanma oluşturdular. Bu dönemde Kütame Berberileri ile halifeler arasında gerilimler de yaşandı; ilk yıllarda hanedanın kuruluşuna büyük katkı yapan Ebu Abdullah eş-Şii bile, halifeyle anlaşmazlığa düşüp öldürüldü. Ama asıl hedefleri doğuya, Mısır'a ve oradan Abbasilerin merkezine ilerlemekti. 969'da Cevher'in ordusu, iç karışıklıklarla ve bir kıtlıkla zayıflamış olan Mısır'ı ele geçirdi. Dört yıl sonra, 973'te, halife Muiz sarayıyla birlikte yeni kurulan Kahire'ye taşındı.
Kahire, başlangıçta halkın yaşadığı bir kent değil, halifenin sarayını, ordusunu ve devlet dairelerini barındıran, surlarla çevrili bir saray kentiydi. Mısır'ın halkı, kentin güneyindeki eski Fustat'ta yaşamaya devam etti. Fustat, limanı, çarşıları, kiliseleri ve sinagoglarıyla ülkenin asıl ticaret kentiydi; Kahire ise, iki yüzyıl boyunca, sıradan halkın ancak belirli günlerde ve izinle girebildiği bir yönetim merkezi olarak kaldı. Fatımîler, Kahire'de 970'te Ezher Camii'ni yaptırdı; bu cami, zamanla İslam dünyasının en ünlü öğretim merkezlerinden birine dönüştü.
Fatımî yönetimi, Mısır'ın zenginliğini ustalıkla kullandı. Kızıldeniz ve Hint Okyanusu ticareti, önceki yüzyıllarda Basra körfezi üzerinden Bağdat'a akarken, Fatımî döneminde giderek Kızıldeniz üzerinden Mısır'a yöneldi. Fatımîler, devlet yönetiminde farklı dinlerden kişileri de görevlendirdi; ilk büyük vezirlerinden Yakub b. Killis, Müslüman olmuş bir Yahudiydi, pek çok Hıristiyan da maliye dairelerinde çalıştı. Halifeler İsmaili olmalarına rağmen, Mısır halkının büyük çoğunluğu Sünni kalmaya devam etti. Fatımî sarayı ise, İsmaili öğretisini yaymak için Kahire'de özel toplantılar ve dersler düzenledi; «hikmet meclisleri» denen bu toplantılarda, davet görevlileri İsmaili öğretiyi hem Mısırlılara hem de uzak bölgelerden gelen öğrencilere anlatıyordu.
Dönüş noktası — parlaklık ve bunalım
Fatımî yönetimi, farklı dinlerden tebaasına genellikle hoşgörüyle yaklaştı; ama bu tablonun bir istisnası vardı. Halife Hâkim Biemrillah (996–1021), zaman zaman Hıristiyanlara ve Yahudilere karşı sert kısıtlamalar koydu; 1009'da Kudüs'teki Kıyamet Kilisesi'nin yıkılmasını buyurdu. Ama aynı halife, sonraki yıllarda bu kısıtlamaların bir bölümünü kaldırdı. Hâkim, 1021'de gizemli bir biçimde ortadan kayboldu. Onun döneminde doğan Dürzi inancında, Hâkim'e özel bir yer verilir.
On birinci yüzyılın ortasında, halife Müstansır'ın uzun yönetimi sırasında, Fatımîlerin gücü en yüksek noktasına ulaştı. 1058–1059'da, Abbasi ordusunun komutanlarından Besasiri, Bağdat'ta bir yıl boyunca Fatımî halifesi adına hutbe okuttu. Ama kısa süre sonra, Selçuklu sultanı Tuğrul Bey Bağdat'ı yeniden Abbasilere kazandırdı. 1060'larda Mısır'da, Nil'in yetersiz taşması ve iç karışıklıklar yüzünden, kaynakların «büyük sıkıntı» diye andığı ağır bir kıtlık yaşandı.
1094'te Müstansır'ın ölümünden sonra, oğullarından hangisinin halef olacağı konusunda bir ayrılık yaşandı. Kahire'deki güçler genç oğlu Müstali'yi halife yaptı; büyük oğlu Nizar'ı destekleyenler ise ayrıldı. Nizari İsmailileri, İran'daki Alamut kalesini merkez edinerek bağımsız bir hareket kurdu. Bu ayrılık, Fatımî davetinin birliğini ve gücünü ciddi biçimde zayıflattı. On ikinci yüzyılda Haçlılar karşısında toprak yitiren hanedan, 1171'de Selahaddin Eyyubi'nin Mısır'da Abbasi halifesi adına hutbe okutmasıyla sona erdi.
Yaygın yanlış«Fatımî döneminde Mısır halkı da İsmaili oldu.»
Fatımî halifeleri İsmaili idi ve İsmaili davetini İslam dünyasının dört bir yanına yaymaya çalıştı; ama Mısır halkının büyük çoğunluğu, iki yüzyıl süren Fatımî yönetimi boyunca Sünni kalmaya devam etti. Mısır'da ayrıca kalabalık Hıristiyan ve Yahudi topluluklar yaşıyordu. Fatımî devleti, kendi inancını halka dayatmaktan çok, farklı inançlardan tebaasıyla bir arada yaşamanın yollarını aradı.
Cevap — bir davetten bir imparatorluğa
Fatımîler, gizli bir dinsel davetin, yani İsmaili davetinin, Kuzey Afrika'daki bir kabile ittifakıyla birleşmesiyle doğdu. Kütame Berberilerinin askerî gücü, İsmaili elçilerin örgütlenme becerisi ve Peygamber'in soyundan gelen bir imamın önderliği, onlara Abbasilere meydan okuyacak bir güç kazandırdı. Mısır'ın zenginliği ve Kızıldeniz ticaretinin yönünün değişmesi ise, bu gücü bir imparatorluğa dönüştürdü.
Kahire, bu imparatorluğun başkenti olarak doğdu ve kısa sürede Bağdat'la yarışan bir merkez hâline geldi. Saray kenti olarak kurulan Kahire, zamanla eski Fustat'la birleşti ve Ortaçağ Akdeniz'inin en kalabalık, en canlı kentsel merkezlerinden birine dönüştü. Fatımî hanedanı sona erdikten sonra da Kahire, Eyyubiler ve Memlükler döneminde bu merkezî konumunu sürdürdü.
Bugünle bağ — Ezher ve kapılar
Bugün Kahire'deki Ezher Camii ve ona bağlı Ezher Üniversitesi, Sünni İslam dünyasının en saygın öğretim kurumlarından biridir; bir Şii hanedan tarafından kurulan bu kurum, Selahaddin döneminden sonra Sünni bir merkeze dönüşmüştür. Fatımî Kahire'sinin surlarından kalan Babüzzüveyle ve Babülfütuh gibi kapılar, kentin eski merkezinde hâlâ ayaktadır. İsmaili topluluklar ise, farklı kollarıyla, bugün Hindistan'dan Doğu Afrika'ya ve Orta Asya'ya kadar yaşamaya devam ediyor.
Birincil kaynak
Horasanlı İsmaili şair ve gezgin Nâsır-ı Hüsrev, 1047'de Kahire'yi ziyaret etti ve gördüklerini Sefername adlı eserinde anlattı. Charles Schefer'in 1881 tarihli Fransızca çevirisinden:
Le Kaire devint une grande ville à laquelle peu de cités peuvent être comparées. J'ai calculé qu'il ne s'y trouve pas moins de vingt mille boutiques qui toutes sont la propriété du sultan. […] Le palais du sultan s'élève au milieu de la ville du Kaire; ses abords sont dégagés et aucune construction n'y est attenante. Les ingénieurs en ont mesuré la superficie et ils ont trouvé qu'elle était égale à celle de la cité intérieure de Meïafariqin. […] Lorsque, du dehors de la ville, on regarde ce palais, on le prend pour une montagne à cause de la masse et de la hauteur des bâtiments dont il est formé.
Türkçesi: Kahire, pek az kentle karşılaştırılabilecek büyük bir kent oldu. Hesapladım; burada, hepsi sultanın malı olan en az yirmi bin dükkân var. […] Sultanın sarayı Kahire kentinin ortasında yükselir; çevresi açıktır ve ona bitişik hiçbir yapı yoktur. Mühendisler onun alanını ölçmüşler ve Meyyafarikin'in iç kentine eşit olduğunu bulmuşlar. […] Kentin dışından bakıldığında, bu saray, onu oluşturan yapıların büyüklüğü ve yüksekliği yüzünden bir dağ sanılır.
Kaynak: Nâsır-ı Hüsrev, Sefername; Charles Schefer (yay. ve çev.), Sefer Nameh: relation du voyage de Nassiri Khosrau (Paris: Ernest Leroux, 1881), s. 127–128; Internet Archive. Türkçesi, Schefer'in Fransızcasından bizim. Meyyafarikin, bugünkü Diyarbakır'ın Silvan ilçesidir.
- Nâsır-ı Hüsrev, Kahire'nin büyüklüğünü hangi ölçütlerle anlatıyor? Dükkânların ve evlerin «sultanın malı» olması, Fatımî devletinin ekonomideki yeri hakkında ne söylüyor?
- Nâsır-ı Hüsrev, sarayın büyüklüğünü Meyyafarikin'in iç kentiyle karşılaştırıyor. Bir gezginin yabancı bir kenti kendi bildiği bir yere benzetmesi, onun gözlemlerinin hangi okurlar için yazıldığını gösterir?
- Nâsır-ı Hüsrev, İsmaili bir yazardı. Onun Fatımî Kahire'sine hayranlığını değerlendirirken bu kimliği hesaba katmak neyi değiştirir?
Tarihçiler Tartışıyor
- S. D. Goitein (1967) — Fustat'taki Ben Ezra Sinagogu'nun belge odasından, Geniza'dan çıkan binlerce mektubu ve sözleşmeyi inceledi; Fatımî döneminde Akdeniz ile Hint Okyanusu arasında uzanan canlı bir ticaret dünyasını ve Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman tüccarların gündelik ilişkilerini yeniden kurdu.
- Farhad Daftary (1990) — İsmaililiğin tarihini ve öğretisini kapsamlı biçimde anlattı; İsmaililiği, Sünni kaynakların uzun süre çizdiği düşmanca tablonun ötesinde, kendi kaynakları ve düşünce geleneği içinde anlamayı önerdi.
- Heinz Halm (1991) — Fatımî devletinin Kuzey Afrika'daki kuruluşunu ayrıntılı biçimde inceledi; İsmaili davetinin gizli örgütlenmesinin ve Kütame Berberilerinin desteğinin, hanedanın yükselişindeki belirleyici rolünü gösterdi.
- Michael Brett (2001) — Fatımîlerin yükselişini, onuncu yüzyılda İslam dünyasının geniş siyasal ve dinsel dönüşümü içinde ele aldı; hanedanın başarısını, Abbasi halifeliğinin zayıfladığı bir çağda, yeni bir evrensel halifelik iddiası olarak yorumladı.
Bu tartışma, Fatımîleri anlamanın farklı yollarını gösteriyor. Daftary ve Halm, hanedanı, uzun süre ihmal edilmiş İsmaili kaynaklarına da dayanarak, kendi dinsel ve örgütsel gelenekleri içinde anlamaya çalışıyor. Brett, onu daha geniş bir İslam dünyası tablosunun parçası olarak görüyor. Goitein ise, siyasal tarihin ötesine geçerek, Fatımî Mısır'ında sıradan insanların gündelik hayatını ve ticaret ağlarını gözler önüne seriyor. Bu yaklaşımlar birlikte, Fatımîlerin hem bir dinsel hareket hem de Akdeniz'den Hint Okyanusu'na uzanan ticaret ağlarını yöneten bir imparatorluk olduğunu gösterir.
Derine İn
Fatımîlerin tarihini yazmanın güçlüklerinden biri, kaynakların büyük bölümünün onlara düşman çevrelerden gelmesidir. Sünni tarihçiler, uzun yüzyıllar boyunca Fatımîleri ve İsmailileri, dinden sapmış, gizli amaçlar taşıyan bir hareket olarak anlattı. Bu kaynaklar, 1011 Bağdat bildirisi gibi, Fatımîlerin soyunu reddeden ve onları küçümseyen anlatılarla doluydu. İbn Haldun'un bu anlatılara yönelttiği eleştiri, bu açıdan önemlidir: bir Sünni tarihçi, siyasal amaçlarla uydurulmuş anlatıları kaynak eleştirisiyle sorgulamıştır.
İsmaili kaynakların kendisi ise, uzun süre dış dünyaya kapalı kaldı. İsmaili geleneğinde öğretinin iç anlamı, ancak yetkili öğretmenler aracılığıyla aktarılacak bir bilgi sayıldığından, pek çok eser yalnızca topluluğun içinde okunmak üzere saklandı. İsmaili toplulukları, özellikle Yemen'de ve Hindistan'da, Fatımî dönemine ait pek çok eseri kuşaktan kuşağa korudu; ama bu eserler, ancak yirminci yüzyılda araştırmacıların incelemesine açıldı. Bu el yazmaları, Fatımî devletinin öğretisini, törenlerini ve yönetimini, düşmanlarının değil, kendisinin gözünden görmeyi sağladı. Daftary gibi araştırmacıların çalışmaları, büyük ölçüde bu yeni açılan kaynaklara dayanır.
Kahire Genizası ise, bambaşka bir kaynak türüdür. Yahudi geleneğinde, üzerinde Tanrı'nın adı yazılı kâğıtların atılmaması, özel bir odada saklanması gerekiyordu. Fustat'taki Ben Ezra Sinagogu'nun belge odasında, yani Geniza'sında, yüzyıllar boyunca, yalnızca dinsel metinler değil, tüccar mektupları, sözleşmeler, mahkeme kayıtları ve alışveriş listeleri de birikti. On dokuzuncu yüzyılın sonunda keşfedilen bu belgeler, Fatımî döneminin gündelik hayatına eşsiz bir pencere açar. Goitein'ın çalışması, bu belgelerin, bir dönemin yalnızca yöneticilerini değil, sıradan insanlarını da anlamamızı nasıl sağlayabileceğini göstermiştir. Bu belgelerde Fatımî devleti, çoğu zaman uzaktan duyulan bir güç olarak görünür: tüccarlar vergilerden, gümrüklerden ve kadıların kararlarından söz eder, ama halifenin sarayı gündelik hayatın merkezinde değildir.
Son olarak, Fatımî hanedanının mirası, onun sona ermesinden sonra da farklı biçimlerde sürdü. Nizari ve Müstali İsmaililer, farklı bölgelerde kendi topluluklarını kurdu. Hâkim döneminde doğan Dürzi inancı, Lübnan'da, Suriye'de ve Filistin'de yaşayan bir topluluk olarak sürüyor. Fatımî Kahire'sinin mimarisi ve kurumları ise, Eyyubiler ve Memlükler tarafından devralınarak dönüştürüldü. Bir hanedanın siyasal sonu, onun kültürel ve dinsel mirasının sonu değildi.
Fatımî devletinin yönetim anlayışı da ayrıca incelenmeye değer. Fatımî halifeleri, kendilerini yalnızca bir devletin yöneticisi değil, bütün Müslümanların meşru imamı olarak görüyordu. Bu yüzden devletin propaganda ve öğretim örgütü, yani davet, sınırların çok ötesine, Yemen'e, İran'a ve Hindistan'a kadar uzanıyordu. Davet görevlileri, bu bölgelerdeki İsmaili toplulukları Kahire'ye bağlıyor, oradan gelen öğretileri yayıyordu. Bu yapı, Fatımî devletini, sınırları dışında da etkili olan, çok merkezli bir dinsel ağın merkezine dönüştürdü. Nâsır-ı Hüsrev de böyle bir ağın parçasıydı: Kahire'de eğitim gördükten sonra Horasan'a dönüp orada İsmaili davetini yaydı. Aynı yapı, 1094'teki ayrılıktan sonra, bu ağın farklı parçalarının kendi yollarına gitmesine de zemin hazırladı.
Uzman Notu
Temel literatür
- Charles Schefer (yay. ve çev.), Sefer Nameh: relation du voyage de Nassiri Khosrau (Paris: Ernest Leroux, 1881).
- William MacGuckin de Slane (çev.), Les Prolégomènes d'Ibn Khaldoun, cilt I (Paris: Imprimerie impériale, 1863).
- S. D. Goitein, A Mediterranean Society, cilt I: Economic Foundations (Berkeley: University of California Press, 1967).
- Farhad Daftary, The Ismā'īlīs: Their History and Doctrines (Cambridge: Cambridge University Press, 1990).
- Heinz Halm, Das Reich des Mahdi: Der Aufstieg der Fatimiden (Münih: C. H. Beck, 1991).
- Michael Brett, The Rise of the Fatimids: The World of the Mediterranean and the Middle East in the Fourth Century of the Hijra (Leiden: Brill, 2001).
Arşiv ve kaynak
Schefer'in Sefername çevirisi ve de Slane'ın İbn Haldun çevirisi Internet Archive'da bulunuyor. Sefername, Türkçeye de çevrilmiştir. Kahire Genizası belgelerinin büyük bölümü, Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi başta olmak üzere pek çok kütüphanede korunur ve dijital olarak incelenebilir.
Açık sorular
- Fatımîlerin Peygamber soyundan geldiği iddiası, hangi kaynaklarla ve nasıl değerlendirilebilir?
- Hâkim Biemrillah'ın politikaları, kişisel bir tutumu mu, yoksa dönemin siyasal koşullarını mı yansıtıyordu?
- Fatımî döneminde ticaretin Kızıldeniz'e kayması, Bağdat'ın gerilemesinde ne ölçüde rol oynadı?
Mini sınav
- (Hedef 1) Fatımî halifeliği ilk kez hangi yıl ve nerede ilan edildi? A) 969'da Kahire'de B) 909'da Ağlebilerin eski topraklarında C) 929'da Kurtuba'da D) 1094'te Alamut'ta
- (Hedef 1) Fatımîler adına Mısır'ı ele geçiren ve Kahire'nin temelini atan komutan kimdir? A) Muiz B) Hâkim Biemrillah C) Cevher D) Yakub b. Killis
- (Hedef 2) Nâsır-ı Hüsrev'e göre Kahire'deki dükkânların sahibi kimdi? A) Tüccar loncaları B) Kahire halkı C) Ezher Camii D) Sultan, yani Fatımî halifesi
- (Hedef 2) 1094'teki ayrılıktan sonra Nizari İsmailileri merkezlerini hangi kaleye taşıdı? A) Alamut B) Mehdiye C) Sicilmase D) Meyyafarikin
- (Hedef 3) Kahire Genizası belgelerini inceleyerek Fatımî döneminin Akdeniz ticaretini ve gündelik hayatını yeniden kuran tarihçi kimdir? A) Farhad Daftary B) S. D. Goitein C) Heinz Halm D) Michael Brett
Açık uçlu soru
(Hedef 3) «İsmaili daveti bir imparatorluğa nasıl dönüştü, ve Nil kıyısındaki saray kenti neden Bağdat'a rakip oldu?» sorusunu tartış. Cevabında İsmaili davetini, Kütame Berberilerinin rolünü, Nâsır-ı Hüsrev'in Kahire tasvirini ve İbn Haldun'un soy tartışmasını kullan; Daftary ile Brett'in ya da Halm ile Goitein'ın yaklaşımlarını karşılaştır.
Cevaplar
- B — Fatımî halifeliği 909'da, Ağlebileri deviren Kütame ordusunun zaferinden sonra ilan edildi.
- C — Mısır'ı ele geçiren ve Kahire'nin temelini atan Cevher'dir.
- D — Nâsır-ı Hüsrev'e göre dükkânlar sultanın malıydı.
- A — Nizariler Alamut kalesini merkez edindi.
- B — Bu çalışma S. D. Goitein'a aittir.
Kapsamlı bir cevap, Fatımîlerin gizli bir İsmaili davetinin Kütame Berberilerinin askerî gücüyle birleşmesiyle doğduğunu açıklar. Mısır'ın zenginliğinin ve Kızıldeniz ticaretinin yönünün değişmesinin, hanedanı bir imparatorluğa dönüştürdüğünü belirtir. Nâsır-ı Hüsrev'in Kahire tasvirini, kentin büyüklüğüne ve devletin ekonomideki yerine bir kanıt olarak kullanır, ama yazarın İsmaili kimliğini de göz önünde tutar. Güçlü bir yanıt, soy tartışmasında Mukaddime yazarının Abbasi bildirisine karşı çıkışını değerlendirir ve Daftary, Halm, Brett ile Goitein'ın farklı yaklaşımlarını karşılaştırır.
Sonraki bölüme köprü
Fatımîler, Abbasilere meydan okuyan tek hareket değildi; onların yükselişi, İslam dünyasında dinsel düşüncenin farklı yollara ayrıldığı bir dönemde gerçekleşti. Aynı çağda, Sünni dünyada da hukuk ve inanç konularında farklı okullar belirginleşti; Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbeli mezhepleri, kendi öğretim geleneklerini ve medreselerini kurdu. Sıradaki derste bu okulların doğuşuna bakacağız: İslam dünyasında mezhepler nasıl oluştu, ve bu okullar birbirinden neyle ayrılıyordu?