Öğrenme hedefleri
- Bağdat'ın 762'de kimin tarafından, nerede ve nasıl bir planla kurulduğunu anlatabileceksin.
- Bağdat'ın yükselişinde coğrafyanın, tarım gelirinin, ticaret yollarının ve devlet yönetiminin payını kanıtlarla açıklayabileceksin.
- «Dünyanın merkezi» ifadesinin kimin bakış açısını yansıttığını ve Bağdat'ın bu konumunu neden ve nasıl yitirdiğini değerlendirebileceksin.
Okuma metni
Kanca — bir halifenin yer araması
760'lı yılların başında, Abbasi halifesi Mansur yeni bir başkent için yer arıyordu. Hanedan, on yıl kadar önce Emevileri devirerek iktidara gelmişti, ama henüz kalıcı bir merkezi yoktu. Halife, Dicle ve Fırat boyunca günlerce dolaştı, köylerde konakladı, yerel halkla konuştu. Sonunda Dicle'nin batı kıyısında, Sasani döneminden beri bilinen küçük bir köyün, Bağdat'ın bulunduğu yeri seçti.
Onuncu yüzyılda yaşamış Müslüman coğrafyacı Mukaddesi, bu seçimi bir danışma sahnesiyle anlatır: bölgeyi tanıyanlar halifeye, buraya kurulacak bir kentin hurmalıklar arasında ve suya yakın olacağını, Fırat'tan ve Dicle'den gelen gemilerle beslenebileceğini, denizden Çin'in mallarının, kuzeyden Bizans'ın mallarının buraya akacağını söylemişti. Birkaç kuşak sonra Bağdat, bugün bildiğimiz kadarıyla, dünyanın en büyük kentlerinden biri olmuştu. Bu bölüm bu yükselişin nedenlerini soruyor.
Bağlam — Abbasi devrimi ve yeni bir merkez
750'de Abbasiler, Emevi hanedanını devirdi. Emeviler imparatorluğu Suriye'deki Şam'dan yönetmişti; Abbasilerin gücü ise doğudan, İran'ın kuzeydoğusundaki Horasan'dan geliyordu. Yeni hanedanın hem Suriye'deki eski düzenden uzaklaşması hem de destekçilerinin bulunduğu doğuya yakın olması gerekiyordu. Irak, bu iki ihtiyacı birden karşılıyordu.
Irak'ın güneyi, Dicle ile Fırat arasındaki alüvyonlu ovalar, antik çağdan beri dünyanın en verimli tarım bölgelerinden biriydi. Araplar bu ovaya, hurma bahçelerinin ve ekili tarlaların koyu yeşil görünüşünden dolayı «Sevad», yani «kara toprak» adını vermişti. Sulama kanallarıyla örülü bu ova, bol tahıl ve hurma üretiyor, devlete büyük bir vergi geliri sağlıyordu.
Mansur, 762'de kentin temelini attırdı. Kente resmî olarak «Medinetü's-Selam», yani «Barış Şehri» adı verildi; ama halk eski köyün adını, Bağdat'ı kullanmaya devam etti. İnşaat için imparatorluğun dört bir yanından çok sayıda işçi, usta ve mimar getirildi; kaynaklar, işin dört yıl kadar sürdüğünü ve kentin 766 civarında büyük ölçüde tamamlandığını anlatır. Surlar kerpiçten örülmüş, kaynaklara göre kapılardan bazılarına başka kentlerden getirilen demir kanatlar takılmıştı.
Gelişme — yuvarlak bir kent, dört kapı
Mansur'un kenti alışılmadık bir planla yapıldı. Çift surlarla çevrili, tam bir daire biçiminde bir kentti. Surların dört kapısı vardı ve her kapı, adını yöneldiği bölgeden alıyordu: Kufe Kapısı, Basra Kapısı, Horasan Kapısı ve Şam Kapısı. Dairenin tam ortasında halifenin sarayı ve büyük cami bulunuyordu; sarayın yeşil kubbesi, kentin her yerinden görülebiliyordu.
Bu yuvarlak plan, kentin bir halk kenti olmaktan çok bir yönetim merkezi olarak tasarlandığını gösteriyor. Dairenin içinde saray, cami, devlet daireleri ve halifenin muhafızları bulunuyordu. Devletin yazışmalarını, vergi kayıtlarını ve ordunun maaşlarını yürüten divanlar da burada çalışıyordu. Ama kent kısa sürede surlarının dışına taştı. Tüccarlar, zanaatkârlar ve göçmenler, dairenin çevresinde yeni mahalleler kurdu. Güneydeki Kerh mahallesi, kentin büyük çarşısı hâline geldi; Dicle'nin doğu kıyısında da yeni saraylar ve mahalleler yükseldi.
Bağdat'ın büyüklüğü, onu Akdeniz dünyasının ve Asya'nın ticaret yollarının kavşağına yerleştiren konumundan geliyordu. Dicle, kenti güneyde Basra limanına, oradan Basra Körfezi'ne ve Hint Okyanusu'na bağlıyordu; Hindistan'dan baharat, Çin'den porselen ve ipek bu yolla geliyordu. Kuzeyde Dicle Musul'a ve Anadolu'ya, Sarat kanalı ise Fırat'a, oradan Suriye'ye ve Mısır'a uzanıyordu. Doğuda Horasan yolu, İran'ın yaylalarını geçerek Orta Asya'ya ulaşıyordu. Her ticaret yolu, kente yalnızca mal değil, insan da getiriyordu: İranlı kâtipler, Orta Asyalı askerler, Hintli tüccarlar, Yunanca ve Süryanice bilen hekimler. Kerh çarşısında, her zanaatın ve her malın kendi sokağı vardı; kasaplar, kitapçılar, kumaşçılar ve sarraflar ayrı ayrı sıralanıyordu.
Dönüş noktası — neyin merkezi?
Dokuzuncu yüzyılda Abbasi sarayına yakın İranlı bir yönetici olan İbn Hurdazbih, devletin posta ve haber örgütünde, yani berid teşkilatında yöneticilik yapmıştı. Yazdığı Yollar ve Ülkeler Kitabı, imparatorluğun yollarını, konak yerlerini ve uzak ülkelere giden rotaları sıralıyordu. Bu kitap, Bağdat'ın bir yol ağının düğüm noktası olduğunu gösteren en açık belgelerden biridir: bütün yollar, bir biçimde halifenin kentinden başlıyor ya da ona dönüyordu.
Bu kitaptaki vergi listeleri de ayrıca anlamlıdır: bir posta yöneticisinin, yolları anlatırken eyaletlerin ne kadar vergi ödediğini de kaydetmesi, yol ağı ile vergi düzeninin aynı devlet aklının parçası olduğunu gösteriyor. Yollar, yalnızca tüccarların değil, vergi tahsildarlarının, ordunun ve halifenin haber ulaklarının da yollarıydı. Bağdat'ı merkez yapan, bu ağların hepsinin aynı noktada düğümlenmesiydi.
Ama «dünyanın merkezi» ifadesi, dikkatle okunmalı. Bu ifade, büyük ölçüde Bağdat'ta ya da İslam dünyasında yazan yazarların kendi bakış açısını yansıtıyor. Aynı dönemde Çin'de Tang hanedanının başkenti Çang'an da, kendi dünyasının merkezi olduğuna inanan, milyona yakın nüfuslu olduğu tahmin edilen dev bir kentti. Konstantinopolis de kendisini Roma İmparatorluğu'nun ve Hristiyan dünyasının merkezi sayıyordu. Yani Bağdat, tek bir dünyanın değil, birbirine ticaretle bağlı birkaç dünyanın en büyük kavşaklarından biriydi. Bir Bağdatlı için dünya Bağdat'tan başlıyordu; ama bir Çinli ya da Bizanslı için dünyanın haritası bambaşka çiziliyordu. Tarihçinin işi, bu haritaların hiçbirini tek doğru harita saymadan, aralarındaki bağlantıları görmektir.
Yaygın yanlış«Bağdat Abbasi döneminin tamamında hilafetin başkentiydi» diye sık düşünülür.
836'da halife Mutasım, sarayını ve ordusunu kuzeydeki Samarra'ya taşıdı; halifeler yarım yüzyıl kadar Samarra'da yaşadı. Bağdat bu dönemde de büyük bir kent olarak kaldı, ama siyasi merkez bir süre başka yerdeydi.
Bağdat'ın siyasi gücü, onuncu yüzyıldan itibaren azaldı. Eyaletlerden gelen vergiler, yerel hanedanların kendi başkentlerine akmaya başladı; Kahire, Buhara, Kurtuba gibi kentler, Bağdat'a rakip merkezler olarak yükseldi. Halifeler, önce Büveyhiler, sonra Selçuklular gibi askerî hanedanların gölgesinde kaldı; imparatorluğun eyaletleri birer birer bağımsızlaştı. Ama kent, bir bilgi, ticaret ve din merkezi olarak önemini uzun süre korudu. Şubat 1258'de Moğol hükümdarı Hülagü'nün ordusu Bağdat'ı kuşattı, ele geçirdi ve yağmaladı; son Abbasi halifesi öldürüldü. Bu, Abbasi hilafeti için ve Bağdat'ın dünya tarihindeki merkezî rolü için sembolik bir son oldu. Moğol kuşatmasının yıkımı, kaynaklarda büyük bir felaket olarak anlatılır; ama kentin gerilemesi, 1258'den çok önce, siyasi gücün ve gelirlerin dağılmasıyla başlamıştı.
Cevap — bir kavşak, bir hazine, bir saray
Öyleyse Bağdat neden dünyanın merkezi oldu? Birincisi, coğrafya: Dicle ve Fırat'ın birbirine en çok yaklaştığı yerde, kanallarla iki nehre bağlı, Hint Okyanusu'na, Akdeniz'e ve Orta Asya'ya açılan yolların kavşağında kuruldu. İkincisi, zenginlik: çevresindeki Sevad ovası, devlete büyük bir vergi geliri ve kente bol yiyecek sağlıyordu. Üçüncüsü, siyaset: Bağdat, geniş bir imparatorluğun başkentiydi; vergiler, memurlar, askerler ve dilekçe sahipleri buraya akıyordu.
Bu üç etken birbirini besledi. İmparatorluğun gelirleri Bağdat'ta harcandıkça, kent tüccarları, zanaatkârları, bilginleri ve sanatçıları kendine çekti. Bu kalabalık, kenti daha da zengin ve daha da çekici hâle getirdi. Halife Harun Reşid'in dönemi, sonraki kuşakların hafızasında bu zenginliğin doruğu olarak kaldı; Binbir Gece Masalları'nın Bağdat'ı, bu hatıranın, gerçeği epey süsleyerek büyüttüğü bir yansımasıdır. Bağdat'ın yükselişi, bir halifenin iyi bir yer seçmesinin ötesinde, bir imparatorluğun servetinin tek bir kentte toplanmasının sonucuydu.
Bugünle bağ — başkentlerin çekim gücü
Bugün de dünyanın büyük başkentleri, devletin gelirlerinin, kurumlarının ve fırsatlarının toplandığı yerler olarak insanları kendine çekiyor. Bir ülkenin başkentinin büyümesi, çoğu zaman o ülkenin kaynaklarının merkezde ne kadar yoğunlaştığını gösterir.
Bağdat'ın tarihi, bu yoğunlaşmanın bir bedeli olduğunu da hatırlatır. Siyasi güç dağıldığında, gelirler başka merkezlere aktığında ve ticaret yolları değiştiğinde, en büyük kentler bile önemini yitirebilir. Bir kentin «merkez» olması, kalıcı bir özellik değil, sürekli yeniden kurulması gereken bir durumdur. Bugün Bağdat yeniden büyük bir başkent, ama dünyanın ticaret yolları artık onun kapılarından geçmiyor.
Birincil kaynak
Onuncu yüzyılın sonunda yazan Kudüslü coğrafyacı Mukaddesi, Bağdat'ın yerinin seçilmesini, halifeye yapılan bir öneri biçiminde anlatır:
We are of opinion that thou shouldst found the city here between the four districts of Buk and Kalwadha, on the eastern bank, and of Katrabbul and Baduraya, on the western bank: thereby shalt thou live among palms and near water, so that if one district fail thee in its crops or be late in its harvest, in another will the remedy be found. Also thy city being on the Sarat Canal, provisions will be brought thither by the boats of the Euphrates, and by the caravans through the plains, even from Egypt and Syria. Hither, up from the sea, will come the wares of China, while down the Tigris from Mosul will be brought goods from the Byzantine lands.
Türkçesi: Kanaatimiz şudur ki kenti burada, doğu kıyısındaki Buk ve Kalvaza ile batı kıyısındaki Katrabbul ve Baduraya bölgeleri arasında kurmalısın. Böylece hurmalıklar arasında ve suya yakın yaşarsın; bir bölge ürün vermez ya da hasadı gecikirse, çaresi öbüründe bulunur. Ayrıca kentin Sarat kanalı üzerinde olacağından, erzak Fırat'ın gemileriyle ve ovalardan geçen kervanlarla, Mısır'dan ve Suriye'den bile getirilecektir. Denizden yukarı Çin'in malları gelecek, Dicle'den aşağı Musul'dan Bizans ülkelerinin malları getirilecektir.
Kaynak: Mukaddesi, Ahsenü't-Tekasim, s. 119; Guy Le Strange'ın İngilizce aktarımı, Baghdad during the Abbasid Caliphate (Oxford: Clarendon Press, 1900), s. 13–14, archive.org. Türkçesi bizim.
- Öneride Bağdat'ın yerini değerli kılan hangi üç etken sayılıyor?
- Bu konuşma, olaydan iki yüzyıl sonra yazılmış bir metinde yer alıyor. Bu, onun güvenilirliğini nasıl etkiler?
- Metin, Bağdat'ın sonraki ticaret zenginliğini geriye dönük olarak kuruluş anına mı yansıtıyor?
Tarihçiler Tartışıyor
- Jacob Lassner (1970) — The Topography of Baghdad in the Early Middle Ages'da Mansur'un Yuvarlak Şehri'nin bir halk kenti değil, halifeyi halktan ve ordudan ayıran bir saray ve yönetim yerleşkesi olarak tasarlandığını savundu; kentin planını siyasi bir araç olarak okudu.
- Maurice Lombard (1971) — L'Islam dans sa première grandeur'de erken İslam dünyasının, Akdeniz'den Hint Okyanusu'na uzanan ticaret ağlarını ve değerli metal dolaşımını birleştiren büyük bir ekonomik bütün oluşturduğunu savundu; Bağdat'ı bu bütünün kalbi olarak gördü.
- Andrew Watson (1983) — Agricultural Innovation in the Early Islamic World'de erken İslam dünyasında yeni ürünlerin ve sulama tekniklerinin yayılmasıyla bir tarım devrimi yaşandığını öne sürdü; bu tez sonradan, yeniliklerin bir kısmının daha eski olduğunu gösteren araştırmacılarca eleştirildi.
- Hugh Kennedy (2004) — The Court of the Caliphs'te Bağdat'ın zenginliğinin büyük ölçüde Sevad'ın tarım gelirine ve halifelik sarayının harcamalarına dayandığını vurguladı; kentin yükselişini bir saray ekonomisinin sonucu olarak yorumladı.
Lassner kent planına ve yazılı tasvirlere, Lombard para ve mal dolaşımının haritasına, Watson bitki ve sulama tarihine, Kennedy ise vergi kayıtlarına ve saray kroniklerine dayanıyor. Lassner siyasi tasarımı, Lombard uzak ticareti, Watson tarımsal yenilikleri, Kennedy ise saray ve vergi ekonomisini öne çıkarıyor. Watson'ın tezine yöneltilen eleştiriler, örneğin Michael Decker'ın 2009'daki makalesi, tarımsal yeniliklerin bir kısmının İslam öncesine uzandığını gösterdi. Bu açıklamalar birbirini dışlamıyor; tartışma, hangisinin kentin büyümesinde asıl itici güç olduğu üzerine.
Derine İn
Bağdat'ın erken tarihini incelemenin en büyük güçlüğü, kentin kendisinden neredeyse hiçbir şeyin kalmamış olmasıdır. Mansur'un Yuvarlak Şehri, sonraki yüzyıllarda yıkıldı, yeniden yapıldı, sel ve yangınlarla harap oldu; bugün yeri tam olarak bile bilinmiyor. Bağdat'ı neredeyse tamamen yazılı kaynaklardan tanıyoruz. Taberi'nin tarihi, Yakubi'nin coğrafyası ve on birinci yüzyılda Hatib el-Bağdadi'nin yazdığı büyük Bağdat Tarihi, kentin planını, mahallelerini ve kurumlarını ayrıntılı biçimde anlatır. Ama bu yazarların çoğu, anlattıkları olaylardan bir ya da iki yüzyıl sonra yazıyordu ve kentin görkemini geriye dönük olarak büyütmüş olabilirler.
Nüfus tahminleri bu sorunun iyi bir örneğidir. Bazı ortaçağ yazarları Bağdat için akıl almaz sayılar verir; modern tarihçilerin tahminleri ise birkaç yüz binden bir milyona kadar geniş bir aralıkta değişir. Bu tahminler, hamam, cami ya da ev sayıları gibi dolaylı verilerden yola çıkar ve her biri ciddi varsayımlara dayanır. Güvenle söylenebilecek olan, Bağdat'ın dokuzuncu yüzyılda Akdeniz dünyasının ve Batı Asya'nın en büyük kentlerinden biri olduğudur; kesin bir sayı vermek ise mümkün değildir. Bir kentin büyüklüğünü yalnızca nüfusla değil, çektiği kaynaklarla da ölçmek gerekir: Bağdat'ın çarşılarına, camilerine ve saraylarına imparatorluğun her yanından mal, para ve insan akıyordu. Bu çekim gücü, bir nüfus sayısından daha açık biçimde kentin önemini gösterir; üstelik kaynaklarda daha sağlam biçimde belgelenmiştir.
Bir başka tartışma, Bağdat'ın zenginliğinin kaynağı üzerinedir. Uzak ticaret, kentin çarşılarını dolduran lüks mallarla göz alıcıdır ve kaynaklarda çok yer tutar. Ama devletin gelirinin büyük kısmı, tarımdan, özellikle Sevad'ın vergilerinden geliyordu. Sevad'ın sulama sistemi, sürekli kazı, temizlik ve onarım gerektiriyordu; bu işi ancak güçlü bir merkezî yönetim örgütleyebilirdi. Bu sistem dokuzuncu ve onuncu yüzyıllarda iç savaşlar ve bakımsızlık nedeniyle bozulmaya başladığında, bu gelir azaldı. Bu yüzden bazı tarihçiler, Bağdat'ın siyasi gerilemesini, ticaret yollarındaki değişimden çok bu tarımsal çöküşe bağlar.
Son olarak, kentin nüfusunun çeşitliliği. Bağdat'ta Araplar, İranlılar, Türkler, Aramiler, Yahudiler ve farklı Hristiyan topluluklar birlikte yaşıyordu. Doğu Kilisesi'nin patriği ve Yahudi topluluğunun önderi, sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren merkezlerini Bağdat'a taşıdı. Bu çeşitlilik, kentin bir bilgi ve tercüme merkezi olarak yükselmesinin de temelini oluşturdu. Bu çeşitlilik, kaynaklara da yansıyor: Bağdat'ı yalnızca Arapça kroniklerden değil, Süryanice kilise kayıtlarından ve Yahudi topluluğunun mektuplarından da tanıyoruz. Farklı toplulukların kendi gözünden yazdığı bu belgeler, tek bir sarayın bakışından daha zengin bir kent resmi çizer; ama bu belgeler dağınıktır ve her biri ayrı bir dilde uzmanlık ister; bu yüzden onları bir araya getiren bir kent tarihi yazmak hâlâ zor bir iştir.
Kentin bir bilgi merkezi olarak yükselişinin ayrıntıları, özellikle kitapların nasıl toplandığı ve hangi dillerden çevrildiği, ayrı bir incelemeyi hak ediyor.
Uzman Notu
Temel literatür
- Guy Le Strange, Baghdad during the Abbasid Caliphate from Contemporary Arabic and Persian Sources (Oxford: Clarendon Press, 1900).
- Jacob Lassner, The Topography of Baghdad in the Early Middle Ages (Detroit: Wayne State University Press, 1970).
- Maurice Lombard, L'Islam dans sa première grandeur (VIIIe–XIe siècle) (Paris: Flammarion, 1971).
- Andrew M. Watson, Agricultural Innovation in the Early Islamic World (Cambridge: Cambridge University Press, 1983).
- Hugh Kennedy, The Court of the Caliphs: The Rise and Fall of Islam's Greatest Dynasty (Londra: Weidenfeld and Nicolson, 2004).
- Hugh Kennedy, The Prophet and the Age of the Caliphates (Londra: Longman, 1986).
- Michael Decker, «Plants and Progress: Rethinking the Islamic Agricultural Revolution», Journal of World History 20 (2009), s. 187–206.
Arşiv ve kaynak
Le Strange'ın kitabı, Taberi, Yakubi, Mukaddesi ve Hatib el-Bağdadi'den yaptığı aktarımlarla birlikte archive.org'da tam metin olarak bulunur. Taberi'nin tarihinin İngilizce çevirisi çok ciltli bir dizi hâlinde yayımlanmıştır; İbn Hurdazbih'in Yollar ve Ülkeler Kitabı da Arapça metin ve Fransızca çeviriyle basılmıştır.
Açık sorular
- Bağdat'ın dokuzuncu yüzyıldaki nüfusu gerçekte ne kadardı?
- Bağdat'ın zenginliğinde uzak ticaretin mi, Sevad'ın tarım gelirinin mi payı daha büyüktü?
- Mansur'un Yuvarlak Şehri'nin tam yeri ve boyutları arkeolojik olarak belirlenebilir mi?
Mini sınav
- (Hedef 1) Bağdat'ı 762'de kuran Abbasi halifesi kimdir? A) Harun Reşid B) Mansur C) Mutasım D) Memun
- (Hedef 1) Mansur'un Bağdat'ının planı nasıldı? A) Kare biçimli, tek kapılı B) Yuvarlak, çift surlu, dört kapılı, ortasında saray ve cami bulunan C) Surları olmayan açık bir kent D) Bir adanın üzerinde kurulmuş
- (Hedef 2) Sevad ovasının Bağdat için önemi neydi? A) Bir çöl olması B) Büyük bir vergi geliri ve bol yiyecek sağlaması C) Bizans'ın bir eyaleti olması D) Hiçbir önemi yoktu
- (Hedef 2) Bağdat'ın ticaret açısından elverişli konumunu en iyi açıklayan hangisidir? A) Denize kıyısı olması B) Dağların arasında korunaklı bir yerde olması C) Dicle ve Fırat'a kanallarla bağlı olması ve Hint Okyanusu, Akdeniz ve Orta Asya yollarının kavşağında bulunması D) Yalnızca kara yollarına açık olması
- (Hedef 3) «Bağdat dünyanın merkeziydi» ifadesinin sınırı nedir? A) Bağdat'ın çok küçük bir kent olması B) Aynı dönemde Çang'an ve Konstantinopolis gibi kendi dünyalarının merkezi olan başka büyük kentlerin de bulunması C) Bağdat'ın hiç ticaret yapmaması D) Bağdat'ın Avrupa'da olması
Açık uçlu soru
(Hedef 3) Bağdat'ın yükselişini coğrafya, tarım geliri, ticaret ve siyasi merkezlik açısından değerlendir. Bu etkenlerden hangisinin en belirleyici olduğunu düşünüyorsun? Bağdat'ın bu konumunu neden yitirdiğini de hesaba katarak kendi dengeli cevabını kur.
Cevaplar
- B — Mansur, Bağdat'ın temelini 762'de attırdı.
- B — Kent yuvarlak planlı, çift surlu ve dört kapılıydı; merkezinde saray ve cami bulunuyordu.
- B — Sevad, devlete büyük bir vergi geliri, kente de bol yiyecek sağlıyordu.
- C — Bağdat, kanallarla iki nehre bağlıydı ve uzak ticaret yollarının kavşağındaydı.
- B — Aynı dönemde kendi dünyalarının merkezi olan başka büyük kentler de vardı.
Güçlü bir cevap, coğrafyanın, tarım gelirinin, ticaretin ve siyasi merkezliğin birbirini beslediğini belirtir. Bağdat'ın gerilemesini de bu etkenlerin zayıflamasıyla, yani siyasi gücün dağılması, Sevad'ın sulama sisteminin bozulması ve ticaret yollarının değişmesiyle açıklar.
Sonraki bölüme köprü
Bağdat'a gemilerle ve kervanlarla yalnızca ipek, baharat ve tahıl gelmedi; kitaplar da geldi. Mansur'dan Me'mun'a uzanan yarım yüzyılda, Yunanca, Süryanice, Farsça ve Sanskritçe yazılmış tıp, felsefe, matematik ve astronomi eserleri bu kentte Arapçaya aktarıldı. Sonraki kuşaklar bu çabayı, sarayla bağlantılı bir kurumun, Beytül-Hikme'nin adıyla birlikte andı. Sıradaki bölüm bu çabaya bakıyor: bu kadar çok kitabı kimler, kimin parasıyla ve neden çevirdi, ve Beytül-Hikme gerçekten bir akademi miydi?