Öğrenme hedefleri
- İslam kaynaklarının anlatımıyla 680'de Yezid'in halifeliğinden Kerbela'ya ve ardından Kufe'deki hareketlere kadar olayları sıralayabileceksin.
- Kerbela'nın iki büyük gelenekteki anma biçimlerini ve Şii kimliğinin oluşumundaki yerini, kaynaklardan örneklerle açıklayabileceksin.
- Sünni-Şii ayrılığının bir günde değil, uzun bir süreçte biçimlendiğini tarihçilerin görüşleriyle değerlendirebileceksin.
Okuma metni
Kanca — bir ırmağın kıyısında küçük bir kafile
680 yılının ekim ayının başında, hicri takvimle 61 yılının muharrem ayında, Irak'ta Fırat ırmağının batısındaki Kerbela ovasında küçük bir kafile konaklamıştı. Kafilenin başında, Hz. Muhammed'in torunu, Hz. Ali ile Hz. Fatıma'nın oğlu Hz. Hüseyin vardı. Yanında ailesinden kadınlar, çocuklar ve birkaç düzine yol arkadaşı bulunuyordu. Kafilenin karşısında ise, Kufe valisinin gönderdiği binlerce kişilik bir ordu duruyordu.
İslam kaynaklarına göre, muharrem ayının onuncu günü, yani Aşure günü, Hüseyin ve yanındaki erkeklerin neredeyse tamamı hayatını kaybetti. Bu olay, Müslüman toplumların belleğinde, yaşandığı günden bugüne kadar silinmeyen bir iz bıraktı. Bu bölümün sorusu şu: Kerbela'da yaşananlar, Müslümanların iki büyük geleneğinin yollarının ayrılmasında nasıl bir rol oynadı, ve ayrılığın başlangıcını tek bir güne bağlamak doğru mu?
Bağlam — bir babadan oğula geçen halifelik
661'den sonra Muaviye, bütün topluluğun tanıdığı tek halifeydi ve yönetimi Suriye'den yürütüyordu. İç savaşın yorgunluğundan sonra gelen bu yirmi yıl, pek çok kaynakta görece bir barış ve düzen dönemi olarak anılır. Muaviye, yirmi yıla yakın yönetiminin sonunda, İslam tarihinde ilk kez, halifeliği kendi oğlu Yezid'e bırakmak için sağlığında ondan biat alınmasını istedi. Bu, halifeliğin bir babadan oğula geçtiği, yani veraset yoluyla belirlendiği ilk örnekti.
Suyûtî'nin aktardığına göre, Muaviye 680'de öldüğünde Suriye halkı Yezid'e biat etti. Ama Medine'de Hz. Hüseyin ve Abdullah b. Zübeyr biat etmeyi reddetti ve geceleyin Mekke'ye gittiler. Bu sırada Kufe'den Hüseyin'e mektuplar ve elçiler geliyordu. Ali'nin eski başkenti olan kentin halkı, Hüseyin'i aralarına çağırıyor ve ona destek sözü veriyordu.
Hüseyin, Kufe'deki durumu öğrenmek için amcaoğlu Müslim b. Akil'i önden gönderdi. Kaynaklara göre Müslim, Kufe'de başlangıçta binlerce kişiden destek sözü aldı. Ama Yezid'in Kufe'ye atadığı yeni vali Ubeydullah b. Ziyad, kentin önde gelenlerini baskı ve vaatlerle kendi yanına çekti. Destekçiler dağıldı ve Müslim b. Akil yakalanıp öldürüldü. Hüseyin ise bu haberi, Mekke'den ayrılıp kuzeydoğuya yürüyüşe geçtikten sonra, yolda öğrendi. Kaynaklara göre yol arkadaşlarından bazıları bu haber üzerine kafileden ayrıldı; Hüseyin ise, kimi rivayetlere göre Müslim'in yakınlarının da isteğiyle, yoluna devam etti.
Gelişme — Kerbela'da on gün
Kaynaklara göre Hüseyin'in kafilesi, Irak'a yaklaştığında Kufe valisinin gönderdiği bir birlik tarafından durduruldu ve Kufe'ye girmesine izin verilmedi. Kafile, sonunda Fırat'a yakın Kerbela ovasında konaklamak zorunda kaldı. Ömer b. Sa'd komutasındaki ordu, kafileyi kuşattı. İslam kaynakları, kafilenin ırmaktan su almasının engellendiğini ve kuşatılanların günlerce susuz kaldığını anlatır.
İki taraf arasında görüşmeler yapıldı. Kaynaklar, bu görüşmelerde Hüseyin'in hangi önerilerde bulunduğunu farklı biçimlerde aktarır. Bazı rivayetlere göre Hüseyin, geri dönmeyi, bir sınır bölgesine gitmeyi ya da doğrudan Yezid'le görüşmeyi önerdi. Şii kaynaklar ise, Hüseyin'in Yezid'e biat etmeyi hiçbir zaman kabul etmediğini vurgular. Kaynakların ortak noktası, valinin Hüseyin'in koşulsuz teslim olmasını istediği ve görüşmelerin bir sonuç vermediğidir.
Muharrem ayının onunda, Aşure günü, kuşatma çatışmaya dönüştü. Kaynaklar, Hüseyin'in yanındaki erkeklerin, aralarında ailesinin pek çok üyesinin de bulunduğu yetmiş kadar kişinin, bu çatışmada hayatını kaybettiğini anlatır; Şii gelenekte bu sayı genellikle yetmiş iki olarak anılır. Hüseyin de bu gün hayatını kaybetti. Kafilenin kadınları ve çocukları, aralarında Hüseyin'in kız kardeşi Hz. Zeynep ve hasta olduğu için çatışmaya katılamayan oğlu Ali, yani sonradan Zeynelabidin diye anılacak olan kişi de bulunuyordu, tutsak edilerek önce Kufe'ye, sonra Şam'a götürüldü. Şii gelenek, Hz. Zeynep'in Kufe'de ve Şam'da yaptığı konuşmaları, Kerbela'nın hatırasını yaşatan ilk tanıklıklar olarak anar.
Dönüş noktası — pişmanlık ve intikam
Kerbela, Kufe'de derin bir pişmanlığa yol açtı. Hüseyin'i çağırıp sonra onu yalnız bırakan kentin bir bölümü, bu davranışlarını büyük bir suç olarak gördü. 684'te, «tövbe edenler» anlamına gelen Tevvabun adıyla bilinen bir grup, Hüseyin'in kanının hesabını sormak için ayaklandı; ama bu hareket Emevi ordusu karşısında yenildi. 685'te ise Muhtar es-Sakafi, Kufe'de Peygamber'in ailesi adına bir ayaklanma başlattı ve Kerbela'dan sorumlu tuttuğu kişilerden pek çoğunu cezalandırdı. Muhtar'ın hareketi 687'de bastırıldı.
Bu yıllar, aynı zamanda, Mekke'de Abdullah b. Zübeyr'in kendini halife ilan ettiği ve topluluğun yeniden bölündüğü bir dönemdi; tarih yazımı bu dönemi «İkinci Fitne» diye anar. Ama Kerbela'nın asıl etkisi, siyasal olaylardan çok, bir topluluğun belleğinde yaşadı. Kerbela'da hayatını kaybedenlerin adları, ailelere ve kuşaklara aktarılan listeler hâlinde korundu; onları anmak, bir inanç topluluğuna ait olmanın göstergesi hâline geldi. Ali'nin soyuna bağlılık, artık bir siyasal taraf tutmanın ötesinde, acının, şehitliğin ve sadakatin anıldığı dinsel bir kimliğe dönüşmeye başladı.
Yaygın yanlış«Sünni-Şii ayrılığı, Kerbela'da tek bir günde doğdu.»
Kerbela, bu ayrılıkta belirleyici bir kırılma noktasıydı; ama ayrılığın kökleri, önceki bölümlerde gördüğümüz 632'deki halef tartışmasına ve Birinci Fitne'ye uzanır. Sünni ve Şii geleneklerin kendi hukuk, kelam ve ibadet düzenleriyle ayrı mezhepler olarak belirginleşmesi ise, Kerbela'dan sonraki iki üç yüzyıl boyunca, yavaş yavaş gerçekleşti.
Cevap — bir anı, iki bellek
Kerbela, Sünni-Şii ayrılığının başladığı yer değildi; ama bu ayrılığı derinleştiren ve ona duygusal bir merkez kazandıran olaydı. Halefin kim olacağı sorusu, 632'den beri tartışılıyordu. Kerbela'da Peygamber'in torununun hayatını kaybetmesi, Ali'nin soyuna bağlı olanlar için bu tartışmayı soyut bir meşruiyet sorusundan, somut bir acı ve sadakat meselesine dönüştürdü. Şii kimliği, bu acının anılması, imamların soyuna bağlılık ve Aşure'nin yıllık anmasıyla biçimlendi.
Sünni gelenek de Hüseyin'i derin bir saygıyla anar ve onu Peygamber'in sevgili torunu ve bir şehit olarak görür. Sünni bilginler arasında Yezid'e dair değerlendirmeler farklıdır: Suyûtî gibi kimi yazarlar onu ağır biçimde eleştirir, kimi bilginler ise hakkında hüküm vermekten kaçınmayı tercih eder. İki gelenek arasındaki fark, Hüseyin'e duyulan saygıda değil, bu olayın meşru önderlik, tarih ve ibadet anlayışı içindeki yerinde yatar. Sünni gelenekte Kerbela, topluluğun tarihindeki acı bir sayfa olarak anılır; Şii gelenekte ise, inancın merkezinde duran ve her yıl yeniden yaşanan bir tanıklıktır. Bu yüzden aynı olay, bir gelenekte hüzünle hatırlanan bir geçmişken, öbüründe bugünü de anlamlandıran bir örnek olarak yaşamaya devam eder.
Bugünle bağ — Kerbela'dan Anadolu'ya
Bugün Irak'ın Kerbela kentinde, Hz. Hüseyin'in türbesi, dünyanın en kalabalık dinsel ziyaretlerinden birine ev sahipliği yapar; özellikle Aşure'den kırk gün sonraki Erbain anması sırasında milyonlarca ziyaretçi kente gelir. Türkiye'de de Kerbela'nın hatırası farklı biçimlerde yaşar. Alevi yurttaşlar, muharrem ayında on iki gün oruç tutarak ve matem tutarak Kerbela'yı anar. Pek çok Sünni evde ise Aşure günü pişirilen ve komşulara dağıtılan aşure tatlısı, hem Nuh tufanına dair anlatılarla hem de Kerbela'nın hatırasıyla ilişkilendirilir.
Birincil kaynak
Mısırlı Suyûtî, Yezid bölümünde Kerbela'ya giden yolu şöyle anlatır (Jarrett 1881):
And the people of I'rak sent messengers and letters to al Husayn inviting him among them, whereupon he set forth from Mecca to I'rak on the 10th of Du'l Hijjah, and with him a party of his household, men, women and children. Then Yazid wrote to U'baydu'llah-b-Ziyad, his prefect in I'rak to oppose him, and he sent against him an army of four thousand men, commanded by Omar-b-Saa'd-b-Abi Wakkas. And the people of Kufah deserted al Husayn, as had been their way with his father before him, and when the troops came up with him he profferred submission to them and to return and go to Yazid […], but they refused everything but his death.
Türkçesi: Irak halkı Hüseyin'e elçiler ve mektuplar göndererek onu aralarına çağırdı; o da zilhicce ayının onunda, ailesinden erkekler, kadınlar ve çocuklarla Mekke'den Irak'a yöneldi. Bunun üzerine Yezid, Irak'taki valisi Ubeydullah b. Ziyad'a ona karşı çıkmasını yazdı; o da Ömer b. Sa'd b. Ebi Vakkas komutasında dört bin kişilik bir orduyu ona karşı gönderdi. Kufe halkı, daha önce babasına yaptıkları gibi Hüseyin'i de yalnız bıraktı. Birlikler ona ulaştığında, boyun eğip Yezid'e gitmeyi önerdi […]; ama onlar, ölümünden başka her şeyi reddettiler.
Kaynak: Suyûtî, Târîhu'l-Hulefâ, «Yezid» bölümü; H. S. Jarrett (çev.), History of the Caliphs (Kalküta: Asiatic Society, 1881), s. 211; Internet Archive. Türkçesi, Jarrett'in İngilizcesinden bizim.
- Suyûtî, Kufe halkının Hüseyin'i «daha önce babasına yaptıkları gibi» yalnız bıraktığını söylüyor. Bu karşılaştırma, yazarın olayları nasıl bir bütün içinde gördüğü hakkında ne söylüyor?
- Metin, Hüseyin'in Yezid'e gitmeyi önerdiğini aktarıyor; Şii kaynaklar ise onun biat etmeyi hiç kabul etmediğini vurgular. Bu fark, kaynakları nasıl okumamız gerektiği konusunda ne düşündürüyor?
- Suyûtî Sünni bir yazardır, ama anlatısı derin bir yas taşır. Bu, Kerbela'nın Sünni gelenekteki yeri hakkında ne söylüyor?
Tarihçiler Tartışıyor
- S. H. M. Jafri (1979) — Şii İslam'ın kökenlerini inceledi; Kerbela'yı, Ali'nin soyuna duyulan siyasal bağlılığın dinsel bir inanca dönüştüğü kırılma noktası olarak yorumladı ve Hüseyin'in hareketini bir iktidar mücadelesinden çok ahlaki bir tanıklık olarak ele aldı.
- Najam Haider (2011) — Şii kimliğinin nasıl oluştuğunu, sekizinci yüzyıl Kufe'sindeki ibadet biçimlerini, ritüelleri ve mescitleri inceleyerek araştırdı; ayrı bir Şii kimliğinin, Kerbela'dan hemen sonra değil, ancak sekizinci yüzyılın ortalarından itibaren belirgin biçimde ortaya çıktığını gösterdi.
- Kamran Scot Aghaie (2004) — Kerbela'nın anılma biçimlerinin, yas törenlerinin ve simgelerinin modern İran'da nasıl değiştiğini inceledi; aynı olayın farklı dönemlerde farklı siyasal ve toplumsal anlamlar kazandığını gösterdi.
- Julius Wellhausen (1901) — Erken İslam'daki muhalefet hareketlerini incelediği çalışmasında, Şiiliğin başlangıçta Arap kabileleri arasında siyasal bir taraf olarak doğduğunu ve zamanla, özellikle Muhtar'ın hareketiyle birlikte, farklı toplumsal kesimleri kucaklayan dinsel bir harekete dönüştüğünü savundu.
Bu tartışma, Kerbela'nın tarihini ve belleğini birbirinden ayırarak düşünmeyi öneriyor. Jafri, olayın bir inancın doğuşundaki belirleyici rolünü vurgularken, Haider bu inancın ayrı bir kimliğe dönüşmesinin daha uzun sürdüğünü gösteriyor. Wellhausen, siyasal bir taraftan dinsel bir harekete geçişin toplumsal boyutlarına bakıyor. Aghaie ise, olayın anılma biçimlerinin kendi başına bir tarihi olduğunu hatırlatıyor. Bu yaklaşımlar birbirini dışlamaz; Kerbela'yı hem bir olay hem de yüzyıllar boyunca yeniden anlamlandırılan bir bellek olarak görmeye yardım eder.
Derine İn
Kerbela'ya dair bildiklerimizin önemli bir bölümü, önceki bölümde andığımız Kufeli tarihçi Ebu Mihnef'in derlediği anlatılardan gelir. Ebu Mihnef, olaylardan yaklaşık bir kuşak sonra, Kerbela'da bulunmuş kişilerin ya da onların yakınlarının tanıklıklarını toplamıştı. Onun Maktelü'l-Hüseyin, yani «Hüseyin'in Öldürülüşü» adlı eseri bugüne tam olarak ulaşmamıştır; ama Taberî, bu eseri tarihinde geniş ölçüde aktarmıştır. Bu anlatılar, ayrıntıları ve duygusal yoğunluklarıyla dikkat çeker. Tarihçiler, bunları değerlendirirken hem tanıklıkların değerini hem de sonraki kuşakların anlatıya eklediği öğeleri göz önünde tutar; bir tanığın yakınlığı, onun anlatısını hem değerli hem de duygusal kılar.
Sonraki yüzyıllarda, Kerbela üzerine «maktel» adı verilen pek çok eser yazıldı. Bu eserler, olayları giderek daha ayrıntılı ve daha duygusal biçimde anlattı; kimilerinde doğaüstü olaylar da yer aldı. Suyûtî'nin eserinde de, Hüseyin'in ölümünden sonra gökyüzünün kızardığı ve güneşin tutulduğu gibi anlatılar bulunur. Bu tür anlatılar, olayın bir topluluğun belleğinde nasıl büyüdüğünü ve kutsal bir anlam kazandığını gösterir. Tarihçi için bunlar, olayların kendisinden çok, olayın nasıl hatırlandığına dair değerli belgelerdir.
Şii geleneğin imamet anlayışı da bu dönemde biçimlenmeye başladı. Şii Müslümanlara göre, topluluğun meşru önderliği Ali'den başlayarak onun soyundan gelen imamlara aittir: Ali, Hasan, Hüseyin ve Hüseyin'in soyundan gelen imamlar. Kerbela'dan sağ kurtulan Zeynelabidin, bu zincirin dördüncü halkası olarak kabul edilir. Onun Medine'de sürdürdüğü sessiz ve ibadete dönük hayat, Şii geleneğin siyasal ayaklanmadan çok bilgi, ibadet ve sabırla sürdürülen bir bağlılık anlayışına yönelmesinde önemli bir rol oynadı. Bu anlayış, sonraki yüzyıllarda farklı Şii kollarının doğmasıyla çeşitlendi.
Kerbela'nın anılma biçimleri de zamanla değişti. İlk anmalar, yakınların ve taraftarların kendi evlerinde ve mescitlerde düzenlediği yas toplantılarıydı. Onuncu yüzyılda, Irak'ı yöneten Büveyhiler döneminde Aşure anmaları Bağdat'ta açık ve kamusal bir biçim kazandı. Sonraki yüzyıllarda, özellikle İran'da, Kerbela'yı canlandıran taziye oyunları ve büyük yas alayları gelişti. Aghaie'nin gösterdiği gibi, bu anmalar her dönemde yeni anlamlar kazandı: kimi zaman bir yas, kimi zaman bir direniş, kimi zaman da bir toplumsal dayanışma biçimi olarak yaşadı. Türkiye'de Alevi toplulukların muharrem anmaları da, bu geniş belleğin kendine özgü bir biçimidir.
Kerbela'nın edebiyattaki yeri de bu belleğin önemli bir parçasıdır. Arapça, Farsça ve Türkçe edebiyatta Kerbela üzerine yazılmış ağıtlar ve mersiyeler, olayı kuşaktan kuşağa aktaran başlıca yollardan biri oldu. Osmanlı döneminde Fuzûlî'nin Hadîkatü's-Süedâ adlı eseri, Kerbela'yı Türkçe okuyanlara anlatan en etkili metinlerden biri hâline geldi ve muharrem aylarında toplantılarda okundu. Bu tür metinler, tarihçi için olayların kendisine dair değil, olayın farklı toplumlarda nasıl duyumsandığına dair birer belgedir. Kerbela'nın tarihi ile Kerbela'nın belleği arasındaki ilişkiyi anlamak, bu yüzden hem tarihsel kaynakları hem de edebî ve ritüel metinleri birlikte okumayı gerektirir.
Uzman Notu
Temel literatür
- H. S. Jarrett (çev.), History of the Caliphs by Jalálu'ddín a's Suyúti (Kalküta: Asiatic Society, 1881).
- Julius Wellhausen, Die religiös-politischen Oppositionsparteien im alten Islam (Berlin: Weidmann, 1901).
- S. H. M. Jafri, Origins and Early Development of Shi'a Islam (Londra: Longman, 1979).
- Kamran Scot Aghaie, The Martyrs of Karbala: Shi'i Symbols and Rituals in Modern Iran (Seattle: University of Washington Press, 2004).
- Najam Haider, The Origins of the Shī'a: Identity, Ritual, and Sacred Space in Eighth-Century Kūfa (Cambridge: Cambridge University Press, 2011).
- J. M. Rodwell (çev.), The Koran (Londra: Williams and Norgate, 1861).
Arşiv ve kaynak
Jarrett'in Suyûtî çevirisi ve Wellhausen'in 1901 çalışması Internet Archive'dan ulaşılabilir durumda. Kerbela'ya dair en ayrıntılı erken anlatı, Ebu Mihnef'ten aktarılan bölümlerle Taberî'nin tarihinde yer alır; bu bölümlerin İngilizce ve Türkçe çevirileri yayımlanmıştır. Türkçede Fuzûlî'nin Hadîkatü's-Süedâ'sı, Kerbela'nın Osmanlı dönemi edebiyatındaki en önemli anlatımlarından biridir.
Açık sorular
- Hüseyin'in Kerbela'daki görüşmelerde gerçekte neler önerdiği, farklı rivayetlerden nasıl yeniden kurulabilir?
- Ayrı bir Şii kimliği tam olarak ne zaman ve hangi süreçlerle belirginleşti?
- Kerbela'nın anılma biçimleri, farklı dönemlerde ve bölgelerde nasıl farklı anlamlar kazandı?
Mini sınav
- (Hedef 1) Muaviye'nin halifeliği oğlu Yezid'e bırakması, İslam tarihinde hangi açıdan bir ilkti? A) Halifeliğin veraset yoluyla belirlenmesi B) Halifenin şûrayla seçilmesi C) Halifeliğin Mekke'ye taşınması D) Halifenin Kufe'den yönetmesi
- (Hedef 1) Hüseyin'in Kufe'deki durumu öğrenmek için önden gönderdiği kişi kimdir? A) Ömer b. Sa'd B) Ubeydullah b. Ziyad C) Muhtar es-Sakafi D) Müslim b. Akil
- (Hedef 2) Kerbela'dan sonra Hüseyin'in kanının hesabını sormak için 684'te ayaklanan grubun adı nedir? A) Haricîler B) Ensar C) Tevvabun D) Emeviler
- (Hedef 2) Şii gelenekte imamlar zincirinin dördüncü halkası sayılan ve Kerbela'dan sağ kurtulan kişi kimdir? A) Zeynelabidin B) Hasan C) Muhtar es-Sakafi D) Abdullah b. Zübeyr
- (Hedef 3) Ayrı bir Şii kimliğinin ancak sekizinci yüzyılın ortalarından itibaren belirginleştiğini, Kufe'deki ritüelleri inceleyerek gösteren tarihçi kimdir? A) S. H. M. Jafri B) Kamran Scot Aghaie C) Najam Haider D) Julius Wellhausen
Açık uçlu soru
(Hedef 3) «Sünni-Şii ayrılığı Kerbela'da mı doğdu?» sorusunu tartış. Cevabında 632'deki halef tartışmasını, Birinci Fitne'yi, Kerbela'yı ve sonrasındaki Kufe hareketlerini kullan; Jafri ile Haider'in yaklaşımlarını karşılaştır ve olayın iki büyük gelenekte bugün nasıl anıldığını değerlendir.
Cevaplar
- A — Halifelik ilk kez veraset yoluyla belirlendi.
- D — Önden gönderilen Müslim b. Akil'di.
- C — Bu grup Tevvabun'dur.
- A — Dördüncü imam Zeynelabidin'dir.
- C — Bu görüş Najam Haider'e aittir.
Kapsamlı bir cevap, Sünni-Şii ayrılığının köklerinin 632'deki halef tartışmasına ve Birinci Fitne'ye uzandığını açıklar. Kerbela'nın, Peygamber'in torununun hayatını kaybetmesiyle bu ayrılığı derinleştirdiğini ve ona duygusal bir merkez kazandırdığını belirtir. Tevvabun ve Muhtar'ın hareketlerini, Kerbela'nın siyasal sonuçları olarak ele alır. İyi bir cevap, Jafri'nin Kerbela'yı bir kırılma noktası olarak gören yaklaşımını, Haider'in ayrı bir kimliğin daha geç oluştuğunu gösteren yaklaşımıyla karşılaştırır ve Sünni geleneğin de Hüseyin'i derin bir saygıyla andığını dengeli biçimde aktarır.
Serinin sonu
Bu bölümle «İslam Tarihi I: Doğuş ve İlk Halifelik» kursu sona eriyor. Kurs, İslam öncesi Arabistan'ın vahalarını ve kervan yollarını sorarak açıldı; ardından Mekke'nin ticaret ve kabile düzenini, Hz. Muhammed'in Mekke dönemini, hicreti, Medine'deki topluluğun kuruluşunu, Bedir, Uhud ve Hendek'i, Mekke'nin fethini, halifeliğin doğuşunu, Hz. Ömer döneminin fetihlerini, Hz. Osman döneminde Kur'an nüshalarının çoğaltılmasını ve Hz. Ali döneminin iç savaşlarını izledi; burada, Kerbela'nın iki büyük geleneğin belleğinde bıraktığı izle kapandı. Programda sırada «İslam Tarihi II: Emevilerden Fatımîlere» kursu var. Bu kurs, Şam'dan yönetilen yeni hanedanın, Arap kabilelerinin bir ittifakını İspanya'dan Orta Asya'ya uzanan bir devlete nasıl dönüştürdüğüne bakıyor. İlk bölüm, bu dönüşümün kendisini soruyor: Emeviler bir imparatorluk nasıl kurdu?