Öğrenme hedefleri
- Arap Yarımadası'nın coğrafi bölgelerini, yani güneydeki yağmurlu Yemen'i, çöl ve bozkırları, vahaları ve kuzeydeki sınır bölgelerini, bu bölgelerdeki hayat biçimleriyle birlikte açıklayabileceksin.
- İslam öncesi Arabistan'ın ekonomisini, siyasal yapısını ve dinsel çeşitliliğini, antik kaynaklardan, yazıtlardan ve şiirden örneklerle anlatabileceksin.
- Bu döneme verilen «Cahiliye» adının kökenini ve modern tarihçilerin bu dönemi nasıl yeniden değerlendirdiğini tartışabileceksin.
Okuma metni
Kanca — kanatlı yılanlar ve tütsü ağaçları
MÖ beşinci yüzyılda, Yunan tarihçi Herodotos, dünyanın uç bölgelerini anlatırken Arabistan'a da değindi. Ona göre Arabistan, yerleşik dünyanın en güneyindeki ülkeydi ve tütsünün, mürrün, tarçının ve sakızın yetiştiği tek yerdi. Herodotos, Arapların tütsüyü toplamanın kolay olmadığını anlatır: tütsü ağaçlarını, her ağacın çevresinde toplanmış, rengârenk, küçük kanatlı yılanlar koruyordu. Araplar, bu yılanları uzaklaştırmak için özel bir reçine yakıyordu.
Bu öykü elbette bir efsanedir. Ama Arabistan'ın, yüzyıllar boyunca uzak halkların gözünde nasıl görüldüğünü çok iyi anlatır: zenginliklerin geldiği, ama içine pek az yabancının girebildiği, gizemli bir ülke. Aynı Herodotos, Arapların her yıl Pers kralına bin talant ağırlığında tütsü armağan ettiğini de yazar. Uzak ve gizemli ülke, aslında dünyanın büyük imparatorluklarıyla ticaret ve armağan ilişkileriyle bağlıydı.
Yedinci yüzyılın başında, bu yarımadanın batısında yeni bir din doğdu ve kısa sürede dünya tarihinin akışını değiştirdi. Bu kurs, o dinin ve onun kurduğu devletin ilk yüzyılına bakıyor. Ama önce bu bölümün sorusunu sormamız gerekiyor: İslam'dan önce Arabistan nasıl bir yerdi? Gerçekten dünyadan kopuk, «karanlık» bir ülke miydi, yoksa çok daha karmaşık bir dünya mı?
Bağlam — bir yarımada, birçok dünya
Arap Yarımadası, üç milyon kilometrekareyi aşan dev bir kara parçasıdır. Ama bu genişliğin büyük bölümü çöl ve kurak bozkırdır. Yarımadanın güneydoğusunda, dünyanın en büyük kum çöllerinden biri, «Boş Çeyrek» uzanır. Kuzeyde başka büyük çöller, ortada ise Necd'in kurak yaylaları vardır. Batıda, Kızıldeniz kıyısı boyunca uzanan dağlık Hicaz bölgesinde, vahalar ve pınarlar çevresinde küçük yerleşim yerleri kurulmuştu.
Yarımadanın güneybatı ucu ise bambaşka bir dünyaydı. Bugünkü Yemen'in dağları, Hint Okyanusu'ndan gelen yaz yağmurlarını alıyordu. Bu bölgede, taraçalı tarlalar, büyük sulama setleri ve zengin kentler vardı. Sebe, Main, Kataban ve Hadramut gibi krallıklar, yüzyıllar boyunca burada hüküm sürdü. Marib'deki büyük set, antik dünyanın en etkileyici mühendislik yapılarından biriydi. Dördüncü yüzyıla gelindiğinde, bu krallıkların yerini Himyar Krallığı almıştı; bu krallığın Aksum'la ilişkisini önceki bir kursta görmüştük.
Yarımadanın insanları da çeşitliydi. Bir yanda vahalarda hurma yetiştiren, ticaret yapan yerleşik topluluklar; öbür yanda sürüleriyle yer değiştiren göçebe kabileler vardı. İki hayat biçimi birbirine bağımlıydı: göçebeler, vahalara hayvan ürünleri getiriyor, karşılığında hurma, tahıl ve el sanatları ürünleri alıyordu. Toplumun temel birimi, soy bağıyla birbirine bağlı kabilelerdi. Bir kabilenin üyeleri birbirini korur, bir üyeye yapılan saldırının karşılığını hep birlikte alırdı.
Gelişme — tütsü yolu ve sınır krallıkları
Arabistan'ı dış dünyaya bağlayan en önemli bağ, ticaretti. Yemen'in ve Hadramut'un tütsü ve mür ağaçlarından elde edilen reçineler, Akdeniz dünyasının tapınaklarında, kiliselerinde ve cenaze törenlerinde büyük bir talep görüyordu. Bu değerli mallar, deve kervanlarıyla yarımadanın batı kıyısı boyunca kuzeye taşınıyordu. Tarihçiler bu yola tütsü yolu der.
Tütsü yolunun kuzey ucunda, bugünkü Ürdün'de, Nebatilerin başkenti Petra vardı. Kayalara oyulmuş anıtsal mezarları ve tapınaklarıyla bu kent, kervan ticaretinden elde edilen zenginliğin görkemli bir anıtıdır. Nebatiler, MÖ son yüzyıllarda ve MS birinci yüzyılda, Suriye çölü ile Hicaz arasındaki ticareti büyük ölçüde denetledi. 106'da Roma İmparatorluğu Nebati krallığını ilhak ederek Arabistan eyaletini kurdu. Roma, bundan önce de güney Arabistan'ın zenginliğine göz dikmişti. MÖ 26–24 yıllarında, Mısır valisi Aelius Gallus, Augustus'un buyruğuyla «Mutlu Arabistan»a bir sefer düzenledi. Strabon'un arkadaşı olan Gallus'un ordusu, çölde susuzluk, hastalık ve yanlış yönlendirme yüzünden büyük kayıplar verdi ve hedefine ulaşamadan geri döndü. Bu başarısızlık, yarımadanın iç bölgelerinin dışarıdan gelen ordular için ne kadar geçit vermez olduğunu gösterdi.
Geç Antik Çağ'da, yarımadanın kuzey sınırı iki büyük imparatorluğun, Roma ile Sasani İran'ının rekabet alanıydı. Her iki imparatorluk da, sınırlarını korumak için Arap kabile önderleriyle ittifaklar kurdu. Roma tarafında, Cefne soyundan gelen ve Gassaniler diye de anılan önderler, Suriye çölünün kenarında güçlendi; bunlardan Hâris b. Cebele, altıncı yüzyılda imparator Justinianus'tan yüksek unvanlar aldı. İran tarafında ise, Fırat kıyısındaki Hire kentini merkez edinen Nasr soyu, yani Lahmîler, Sasani hükümdarlarının müttefiki oldu. Hire'nin son büyük hükümdarlarından III. Numan, altıncı yüzyılın sonunda hüküm sürdü. Bu sınır krallıkları, Arabistan'ın içindeki kabileleri imparatorlukların diplomasisine, parasına ve dinine bağlayan birer köprüydü.
Dönüş noktası — yazıtlar ve şiir
İslam öncesi Arabistan hakkında bildiklerimizin önemli bir bölümü, taşlara kazınmış yazıtlardan gelir. Yarımadanın ve Suriye çölünün kayalarında, farklı alfabelerle yazılmış on binlerce kısa yazıt bulunmuştur. Bu yazıtlar, çobanların, tüccarların ve savaşçıların adlarını, dualarını, yaslarını ve gündelik kaygılarını anlatır. Güney Arabistan'da ise, kralların inşaatlarını ve seferlerini anlatan uzun yazıtlar vardır.
Bu yazıtların en ünlülerinden biri, 1901'de Suriye çölünde, Nemara'da bulunan bir mezar taşıdır. 328 yılına tarihlenen bu yazıt, Arapça dilinde, ama Nebati alfabesiyle yazılmıştır. Yazıt, İmrülkays adında bir hükümdarın mezarını anlatır ve onu, çeviride kimi farklılıklar olsa da, «bütün Arapların kralı» diye niteler. Bu yazıt, Arapçanın bilinen en eski uzun metinlerinden biridir.
Arabistan'ın bir başka büyük mirası, şiirdir. İslam öncesi dönemden kalan ve sonradan yazıya geçirilen şiirler, çöl hayatını, aşkı, kabile onurunu, savaşları ve kaybolan sevgilinin terk edilmiş kamp yerlerini anlatır. Bu şiirlerin en ünlüleri, sonraki Arap geleneğinde Muallakat, yani «asılı şiirler» diye anılır. Geleneğe göre bu şiirler, çarşılarda düzenlenen şiir yarışmalarında büyük beğeni toplamıştı. Bu şiirlerin şairlerinden biri, İmrülkays adını taşıyan bir başka hükümdar-şairdir.
Yaygın yanlış«İslam öncesi Arabistan, dünyadan kopuk, yalnızca çöl ve göçebelerden oluşan ilkel bir toplumdu.»
Arabistan, güneyde yazıtları, setleri ve tapınaklarıyla köklü krallıklara, kuzeyde Roma ve İran'la ilişkili sınır krallıklarına, batıda ticaret kentlerine ve vahalara sahipti. Yarımadada farklı dillerde ve alfabelerle yazılmış on binlerce yazıt, zengin bir şiir geleneği ve çok çeşitli dinsel inanışlar vardı. Arabistan, tütsü ticaretiyle Akdeniz'e, Hint Okyanusu'yla Doğu Afrika'ya ve Hindistan'a bağlıydı.
Cevap — karmaşık bir dünya
İslam öncesi Arabistan, tek bir kalıba sığmayan bir dünyaydı. Güneyde tarım ve taş kentlerle yaşayan köklü krallıklar; batıda vahalar ve ticaret kentleri; çölde ve bozkırda göçebe kabileler; kuzeyde imparatorluklara bağlı sınır krallıkları vardı. Dinsel hayat da çeşitliydi: pek çok kabile, yerel tanrılara ve tanrıçalara, kutsal taşlara ve tapınaklara bağlıydı; ama yarımadada Yahudi toplulukları ve Hıristiyan topluluklar da vardı. Sonraki İslam geleneği, bu dönemi «Cahiliye», yani «bilgisizlik çağı» diye adlandırdı.
Modern tarihçiler, bu adlandırmanın bir din geleneğinin kendi öncesine bakışını yansıttığını, ama yazıtların, arkeolojik bulguların ve şiirin, bu dönemin çok daha karmaşık bir tablosunu sunduğunu vurgular. Arabistan, Geç Antik Çağ dünyasının kenarında değil, onun bir parçasıydı.
Bugünle bağ — Hegra'nın kaya mezarları
Bugün Suudi Arabistan'ın kuzeybatısında, El-Ula yakınlarında, Nebatilerin ikinci büyük kenti Hegra'nın kalıntıları bulunur. Kayalara oyulmuş yüzü aşkın anıtsal mezarıyla bu yer, 2008'de UNESCO Dünya Mirası listesine alındı. Hegra'nın yakınından, yirminci yüzyılın başında Osmanlıların Şam'dan Medine'ye uzanan Hicaz Demiryolu da geçer; eski tren istasyonunun binaları bugün hâlâ görülebilir. Antik tütsü yolunun bir durağı ile modern bir demiryolunun istasyonunun aynı yerde bulunması, bu bölgenin binlerce yıl boyunca bir geçiş yolu olarak önemini koruduğunu gösterir.
Birincil kaynak
Strabon, Arabistan'ı şöyle anlatır:
Above these lies Arabia Felix, which extends for a distance of twelve thousand stadia towards the south, to the Atlantic Sea. The first people who occupy Arabia Felix, after the Syrians and Judaeans, are farmers. After these the soil is sandy and barren, producing a few palm-trees and a thorny tree and the tamarisk, and affording water by digging, as is the case in Gedrosia; and it is occupied by tent-dwellers and camel-herds. The extreme parts towards the south, lying opposite to Aethiopia, are watered by summer rains and are sowed twice, like India; and the rivers there are used up in supplying plains and lakes. The country is in general fertile, and abounds in particular with places for making honey.
Türkçesi: Bunların ötesinde, güneye doğru on iki bin stadion boyunca Atlas Denizi'ne kadar uzanan Mutlu Arabistan yer alır. Suriyelilerden ve Yahudilerden sonra Mutlu Arabistan'da oturan ilk halk çiftçilerdir. Onlardan sonra toprak kumlu ve çoraktır; birkaç hurma ağacı, dikenli bir ağaç ve ılgın yetiştirir, Gedrosia'da olduğu gibi kazmakla su verir; burada çadırlarda yaşayanlar ve deve çobanları oturur. Güneydeki, Habeşistan'ın karşısındaki en uç bölgeler, yaz yağmurlarıyla sulanır ve Hindistan'daki gibi yılda iki kez ekilir; oradaki ırmaklar ovaları ve gölleri beslemekle tükenir. Ülke genel olarak verimlidir ve özellikle bal yapımına elverişli yerler bakımından zengindir.
Kaynak: Strabon, Coğrafya, XVI.4.2; Horace L. Jones'un İngilizce çevirisi, The Geography of Strabo, cilt VII (Cambridge, MA: Harvard University Press, Loeb Classical Library, 1932); LacusCurtius. Türkçesi bizim.
- Strabon, Arabistan'ı kuzeyden güneye hangi bölgelere ayırıyor? Her bölgenin hayat biçimini nasıl anlatıyor?
- Strabon, Arabistan'a hiç gitmedi; bilgilerini kitaplardan ve dostlarının anlattıklarından derledi. İkinci elden gelen bir tanıklık, hangi tür bilgiler için daha güvenilir, hangileri için daha zayıftır?
- «Mutlu Arabistan» adı, Akdeniz dünyasının Arabistan'a nasıl baktığını gösteriyor? Bu ad, özellikle hangi bölgeyi anlatmak için kullanılmış olabilir?
Tarihçiler Tartışıyor
- Robert Hoyland (2001) — Arabistan'ın Tunç Çağı'ndan İslam'ın doğuşuna kadar uzanan tarihini, yazıtları ve arkeolojik bulguları merkeze alarak yazdı; Arabistan'ı dış dünyadan kopuk bir çöl değil, komşu uygarlıklarla sürekli etkileşim içinde olan çeşitli toplumların yurdu olarak tanıttı.
- Jan Retsö (2003) — Antik kaynaklarda «Arap» adının kimleri anlattığını inceledi; bu adın başlangıçta yarımadanın bütün halkları için değil, belirli bir topluluk için kullanıldığını ve Arap kimliğinin anlamının yüzyıllar içinde değiştiğini ileri sürdü.
- Greg Fisher (2011) — Roma ve Sasani İran'ı ile Arap önderler arasındaki ilişkileri inceledi; imparatorlukların verdiği unvanların, paranın ve dinin, Arap önderlerinin gücünü ve siyasal kimliğini nasıl biçimlendirdiğini gösterdi.
- Aziz el-Azme (2014) — İslam'ın doğuşunu Geç Antik Çağ'ın dinsel dünyası içinde ele aldı; Arabistan'daki dinsel inanışların, çevredeki imparatorlukların ve tek tanrılı dinlerin etkisiyle nasıl değiştiğini inceledi.
Bu tartışma, İslam öncesi Arabistan'a bakışın nasıl değiştiğini gösteriyor. Hoyland ve Fisher, yarımadayı çevresindeki dünyayla ilişkileri içinde görüyor: tütsü ticareti, sınır krallıkları ve imparatorluk diplomasisi. Retsö, «Arap» kavramının kendisinin tarihini sorguluyor ve bugünkü anlamın geçmişe olduğu gibi yansıtılamayacağını hatırlatıyor. El-Azme ise bu dünyanın dinsel çeşitliliğini, sonraki gelişmelerin arka planı olarak inceliyor. Ortak nokta, bu dönemi tek bir kalıba sokmak yerine, farklı kaynaklarla katman katman yeniden kurma çabasıdır; her tarihçi, bu katmanlardan birini öne çıkarıyor.
Derine İn
İslam öncesi Arabistan'ı anlamanın en büyük güçlüğü, kaynak sorunudur. Bu dönemi anlatan Arapça metinlerin büyük bölümü, İslam'ın doğuşundan bir ya da iki yüzyıl sonra, sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda yazıya geçirildi. Bu metinler, eski şiirleri, kabile soy kütüklerini ve sözlü anlatıları derler; ama onları sonraki bir dönemin gözüyle düzenler. Örneğin sekizinci yüzyılın sonunda yaşayan İbnü'l-Kelbî, İslam öncesi Arabistan'ın putlarını anlatan bir kitap yazdı; bu kitap, o döneme dair en önemli kaynaklardan biridir, ama olaylardan yüzyıllar sonra yazılmıştır.
Bu yüzden modern tarihçiler, bu metinleri çağdaş kaynaklarla, yani yazıtlarla, arkeolojik bulgularla ve Yunan, Latin ve Süryani yazarların anlatılarıyla karşılaştırır. Son yıllarda, Arabistan'da yapılan kazılar ve yazıt araştırmaları, bu dönemin tablosunu önemli ölçüde değiştirdi. Örneğin Güney Arabistan yazıtları, dördüncü yüzyıldan itibaren bölgenin krallarının yazıtlarında eski tanrıların adlarının giderek kaybolduğunu, yerini «göklerin efendisi» gibi tek bir tanrıyı anan ifadelerin aldığını gösterir. Bu değişim, Arabistan'ın dinsel hayatının Geç Antik Çağ'ın genel eğilimleriyle nasıl bağlantılı olduğunu ortaya koyar.
Dinsel çeşitlilik, bu dönemin en ilginç yanlarından biridir. Yarımadanın pek çok bölgesinde, kabilelerin kendi tanrıları ve tanrıçaları, kutsal taşları ve korunan kutsal alanları vardı. Belirli aylarda savaşın yasak olduğu kutsal aylar ve hac törenleri, farklı kabileleri bir araya getiriyordu. Aynı zamanda, Yesrib'de ve Hayber'de önemli Yahudi toplulukları, Necran'da ve Hire'de Hıristiyan topluluklar yaşıyordu. İslam geleneğine göre bu dönemde, «Hanîf» diye anılan, tek bir tanrıya inanan ama ne Yahudi ne de Hıristiyan olan kişiler de vardı.
Son olarak, dil konusu da önemlidir. Arapça, İslam öncesi dönemde yarımadanın kuzeyinde ve ortasında konuşulan dillerden biriydi; güneyde ise farklı Güney Arap dilleri konuşuluyordu. Şiirin dili, farklı kabilelerin anlayabildiği ortak bir edebî dil hâline gelmişti. Bu ortak dil, sonraki yüzyıllarda Kur'an'ın dili ve geniş bir coğrafyanın ortak yazı dili olarak dünya tarihinde çok önemli bir rol oynayacaktı.
Arap yazısının kökeni de ayrıca ilginçtir. Nemara yazıtı gibi erken metinler, Arapçanın Nebati alfabesiyle yazıldığını gösterir. Zamanla Nebati alfabesinin harfleri değişip birbirine bağlanarak, bugün bildiğimiz Arap yazısına dönüştü. Altıncı yüzyıla ait birkaç kısa yazıt, bu geçişin ara aşamalarını gösterir. Yani Kur'an'ın yazıya geçirildiği alfabe, kuzeydeki kervan ticaretinin ve Nebatilerin mirasıydı. Bu da, İslam öncesi Arabistan'ın kuzeyle güneyi, çölle kenti birbirine bağlayan ağlarının, sonraki dönemin kültürüne nasıl zemin hazırladığını gösteren bir örnektir. Yazının tarihi, bir toplumun dış dünyayla ilişkilerinin de tarihidir.
Bu dönemin maddi kültürü de hızla yeniden keşfediliyor. Son yıllarda Arabistan'ın kuzeyinde ve güneyinde yapılan kazılar, vahalardaki yerleşimlerin, sulama sistemlerinin ve kervan duraklarının sanıldığından çok daha gelişmiş olduğunu ortaya koydu. Bu bulgular, yazılı kaynakların sessiz kaldığı yerleri dolduruyor ve bu dönemi yalnızca sonraki anlatıların gözünden değil, kendi izlerinden okumayı mümkün kılıyor.
Uzman Notu
Temel literatür
- A. D. Godley (çev.), Herodotus, cilt II (Cambridge, MA: Harvard University Press, Loeb Classical Library, 1921).
- Horace L. Jones (çev.), The Geography of Strabo, cilt VII (Cambridge, MA: Harvard University Press, Loeb Classical Library, 1932).
- Robert G. Hoyland, Arabia and the Arabs: From the Bronze Age to the Coming of Islam (Londra: Routledge, 2001).
- Jan Retsö, The Arabs in Antiquity: Their History from the Assyrians to the Umayyads (Londra: RoutledgeCurzon, 2003).
- Greg Fisher, Between Empires: Arabs, Romans, and Sasanians in Late Antiquity (Oxford: Oxford University Press, 2011).
- Aziz al-Azmeh, The Emergence of Islam in Late Antiquity: Allah and His People (Cambridge: Cambridge University Press, 2014).
Arşiv ve kaynak
Herodotos'un ve Strabon'un eserleri Loeb çevirileriyle LacusCurtius'ta okunabiliyor. Nemara yazıtı bugün Paris'teki Louvre Müzesi'nde bulunuyor. Güney Arabistan ve Kuzey Arabistan yazıtlarının büyük derlemeleri, çevrimiçi yazıt veri tabanlarında erişilebilir. Petra ve Hegra'nın arkeolojik alanları ziyaret edilebiliyor.
Açık sorular
- İslam öncesi Arabistan'ı anlatan sonraki Arapça kaynaklar, çağdaş yazıtlarla ve arkeolojik bulgularla ne ölçüde örtüşüyor?
- «Arap» adı, İslam öncesi dönemde kimleri anlatıyordu?
- Roma ve Sasani İran'ı ile ilişkiler, Arap kabilelerinin siyasal örgütlenmesini ne ölçüde değiştirdi?
Mini sınav
- (Hedef 1) Arap Yarımadası'nın hangi bölgesi Hint Okyanusu'ndan gelen yaz yağmurlarını alır ve köklü krallıklara ev sahipliği yapmıştır? A) Hicaz B) Necd C) Yemen D) Boş Çeyrek
- (Hedef 1) Tütsü yolunun kuzey ucunda, kayalara oyulmuş anıtsal yapılarıyla ünlü Nebati başkenti hangisidir? A) Petra B) Hire C) Marib D) Nemara
- (Hedef 2) Strabon'a göre Nebatiler malını azaltanlara ne yapardı? A) Onları onurlandırırdı B) Onları herkesin önünde cezalandırırdı C) Onları sürgüne gönderirdi D) Onlara toprak verirdi
- (Hedef 2) 328 yılına tarihlenen ve Arapçanın bilinen en eski uzun metinlerinden biri sayılan yazıt nerede bulunmuştur? A) Petra B) Marib C) Hire D) Nemara
- (Hedef 3) Antik kaynaklarda «Arap» adının başlangıçta yarımadanın bütün halkları için kullanılmadığını ileri süren tarihçi kimdir? A) Robert Hoyland B) Jan Retsö C) Greg Fisher D) Aziz el-Azme
Açık uçlu soru
(Hedef 3) «İslam öncesi Arabistan bir 'karanlık çağ' mıydı?» sorusunu tartış. Cevabında Strabon'un Arabistan bölgeleri anlatısını ve Nebatiler tasvirini, Herodotos'un tütsü efsanesini, tütsü yolunu, sınır krallıklarını, Nemara yazıtını ve şiir geleneğini kullan; Hoyland, Retsö, Fisher ve el-Azme'den ikisinin görüşlerini karşılaştır. «Cahiliye» adlandırmasının nereden geldiğini de değerlendir.
Cevaplar
- C — Bu bölge Yemen'dir.
- A — Bu kent Petra'dır.
- B — Nebatiler malını azaltanları herkesin önünde cezalandırırdı.
- D — Yazıt Nemara'da bulunmuştur.
- B — Bu görüş Jan Retsö'ye aittir.
Kapsamlı bir cevap, İslam öncesi Arabistan'ın tek bir kalıba sığmayan, çeşitli bir dünya olduğunu gösterir: güneyde yazıtları ve setleriyle köklü krallıklar, batıda vahalar ve ticaret kentleri, çölde göçebe kabileler, kuzeyde Roma ve İran'a bağlı sınır krallıkları. Strabon'un ve Herodotos'un anlatılarının, Arabistan'ın Akdeniz dünyasıyla ticaret ve bilgi bağlarını gösterdiğini; Nemara yazıtının ve şiir geleneğinin ise zengin bir dil ve kültür hayatını kanıtladığını açıklar. İyi bir cevap, «Cahiliye» adının sonraki bir din geleneğinin kendi öncesine bakışını yansıttığını belirtir ve Hoyland ile Fisher'ın dış dünyayla bağlantıları vurgulayan görüşlerini, Retsö'nün «Arap» kavramını sorgulayan yaklaşımıyla karşılaştırır.
Sonraki bölüme köprü
Tütsü yolunun Hicaz'dan geçen bölümünde, kuru bir vadide, çevresinde çok az tarım yapılabilen bir kent vardı: Mekke. Bu kentin ortasında, farklı kabilelerin kutsal saydığı bir tapınak bulunuyordu ve kentin önde gelen kabilesi Kureyş, kervan ticaretiyle geçimini sağlıyordu. Sonraki bölüm bu kente bakıyor: kurak bir vadideki küçük bir kent, ticaret ve kabile ilişkileriyle nasıl bir bölge merkezine dönüştü, ve tarihçiler bu ticaretin büyüklüğünü neden tartışıyor?