Öğrenme hedefleri
- 636'dan 740'a kadar Doğu Roma ile Emevi Halifeliği arasındaki savaşların başlıca aşamalarını, Suriye ve Mısır'ın kaybından Konstantinopolis kuşatmalarına ve Akroinon'a kadar sıralayabileceksin.
- Rum ateşinin ne olduğunu, nasıl kullanıldığını ve kaynakların onu nasıl anlattığını, sınırlarıyla birlikte açıklayabileceksin.
- İmparatorluğun hayatta kalmasını tek bir silaha bağlayan açıklamayı, coğrafya, askerî örgütlenme ve Emevi iç savaşları gibi öbür etkenlerle karşılaştırarak değerlendirebileceksin.
Okuma metni
Kanca — Suriye'den gelen bir mimar
Dokuzuncu yüzyılın başında yazan keşiş Theophanes, kroniğinde 670'lerin başına ait kısa bir kayıt düşer. Suriye'deki Heliopolis kentinden, yani bugünkü Baalbek'ten, Kallinikos adında bir mimar Romalıların yanına kaçmıştı. Theophanes'e göre, bu adam bir «deniz ateşi» hazırladı; bu ateşle Arapların gemilerini yaktı, gemileri içindekilerle birlikte tutuşturdu ve Romalılar zaferle döndüler.
Bu birkaç satır, bin yılı aşkın bir süredir bir efsaneyi besliyor. Suyla söndürülemeyen, denizin üzerinde bile yanmayı sürdüren, sırrı yalnızca imparatorların ve birkaç ustanın bildiği bir ateş. Batı'da «Rum ateşi» ya da «Grek ateşi», Bizans kaynaklarında ise çoğu zaman «deniz ateşi» ya da «sıvı ateş» diye anılan bu silah, sık sık imparatorluğu Arap fetihlerinden kurtaran gizli silah olarak anlatılır.
Ama bu anlatı ne kadar doğru? Yedinci yüzyılda güneydeki bütün zengin eyaletlerini birkaç on yıl içinde yitiren bir imparatorluk, başkentini ve Anadolu'yu nasıl korudu? Bir silahın payı neydi, geri kalanı neydi?
Bağlam — bir imparatorluğun yarısı
636'da Yermük'teki yenilgiden sonra, Doğu Roma'nın güney eyaletleri hızla elden çıktı. Suriye ve Filistin birkaç yıl içinde, Mısır 640'ların başında, Kuzey Afrika ise yüzyılın sonuna doğru Arap yönetimine geçti. İmparatorluk, gelirlerinin ve nüfusunun büyük bölümünü yitirmişti. Elinde, Anadolu, Balkanlar'ın kıyıları, Ege adaları, Sicilya ve İtalya'nın bazı bölümleri kalmıştı.
Kısa süre sonra yeni bir tehlike ortaya çıktı: Arap donanması. Suriye valisi, daha sonra ilk Emevi halifesi olacak Muaviye, Suriye ve Mısır kıyılarının tersanelerini ve denizcilerini kullanarak bir donanma kurdu. Bu donanma, 649'da Kıbrıs'a akınlar düzenledi; 650'lerin ortasında da Likya kıyısında, imparator II. Konstans'ın komutasındaki Roma donanmasını ağır bir yenilgiye uğrattı. Yüzyıllardır tartışmasız bir Roma gölü olan Akdeniz, artık iki gücün paylaştığı bir savaş alanıydı.
İmparatorluğun o yıllardaki çaresizliğini, II. Konstans'ın bir kararı iyi gösterir. İmparator, 660'ların başında Konstantinopolis'i bırakıp İtalya'ya geçti ve sarayını Sicilya'daki Syrakusai'ye taşıdı. Belki Batı'daki toprakları korumak, belki de Arap donanmasına karşı Akdeniz'in ortasında bir üs kurmak istiyordu. Ama bu karar başkentte hoşnutsuzluk yarattı; Konstans 668'de Syrakusai'de, kendi çevresinden biri tarafından öldürüldü. İmparatorluğun merkezinin nerede olması gerektiği sorusu, bu dönemde bile tartışılabiliyordu.
Bu dönemde imparatorluğu kurtaran etkenlerden biri, Arap dünyasının kendi iç çatışmalarıydı. 650'lerin sonunda patlak veren iç savaş, halifeliğin dikkatini birkaç yıl boyunca kendi içine çevirdi. Muaviye, iç savaşı kazanıp halife olduktan sonra ise gözünü doğrudan Konstantinopolis'e dikti.
Gelişme — başkentin önündeki donanmalar
Theophanes'e göre, IV. Konstantinos döneminde, 670'lerin başında, büyük bir Arap donanması Marmara'ya girdi. Donanma, bahardan sonbahara kadar her gün kentin surlarının önünde savaştı; kışı, Marmara'nın güney kıyısındaki Kyzikos'ta geçirdi ve her bahar yeniden geldi. Theophanes, bunun yedi yıl sürdüğünü, sonunda Arapların büyük kayıplarla çekildiğini, dönüş yolunda da donanmanın bir fırtınada dağıldığını yazar.
Bugün tarihçilerin önemli bir bölümü, bu anlatıya ihtiyatla yaklaşıyor. Theophanes, olaylardan bir buçuk asır sonra yazıyordu. Başka kaynaklarla karşılaştırıldığında, 670'lerde kesintisiz yedi yıllık bir kuşatmadan çok, Marmara'yı ve kıyıları hedef alan art arda deniz seferleri yaşanmış olabilir. Ama sonuç değişmez: Arap donanmaları kentin çevresini sıkıştırdı, ama kenti alamadı. Bu seferlerin sonunda iki taraf bir barış yaptı; kaynaklara göre halifelik, imparatorluğa yıllık bir haraç ödemeyi bile kabul etti. Bu, imparatorluğun artık yalnız hayatta kalmadığını, pazarlık masasına güçlü bir taraf olarak oturabildiğini gösteriyordu.
Liutprand'ın anlatısı, silahın hem gücünü hem de sınırlarını gösterir. Ateş, ancak sakin denizde ve yakın mesafede etkiliydi. Eski ve az sayıda gemi bile, doğru anda kullanıldığında büyük bir donanmayı dağıtabiliyordu; ama rüzgâr ve dalga, bu üstünlüğü kolayca ortadan kaldırabilirdi.
Dönüş noktası — 717–718 ve sonrası
İmparatorluğun en büyük sınavı, 717–718'de geldi. Bu kuşatmayı, kursun ikinci bölümünde, kentin savunma katmanları içinde ele almıştık: kara surları, Haliç zinciri, sert kış, salgın ve Bulgarların saldırısı. Emevi komutanı Mesleme'nin ordusu bir yıl boyunca kentin önünde kaldı; donanmasının bir bölümü, kaynaklara göre, deniz ateşiyle yakıldı. Ertesi yazın ortasında Mesleme geri çekilme emri verdi.
Bu başarısızlık, halifeliğin Konstantinopolis'i alma umudunu uzun süre söndürdü. Sonraki on yıllarda Emevi orduları her yıl Toros Dağları'nı aşıp Anadolu'ya akınlar düzenledi; kentleri kuşattı, köyleri yağmaladı, esirler götürdü. Ama bu akınlar, kalıcı bir fethe dönüşmedi. 740'ta, imparator III. Leon, Anadolu'nun ortasında, Akroinon yakınlarında bir Emevi ordusunu yendi. Bu zafer, Arap akınlarını durdurmadı, ama imparatorluğun artık yalnızca savunmada olmadığını gösterdi.
Bu yüzyıl boyunca imparatorluk, ordusunu da yeniden örgütledi. Doğu'dan çekilen eski saha orduları, Anadolu'nun farklı bölgelerine yerleştirildi. Bu bölgeler, zamanla orduların adlarıyla anılmaya başladı; kaynaklarda Anatolikon, Armeniakon ve Opsikion gibi adlar yedinci yüzyılda belirir. Tarihçiler bu askerî bölgelere tema adını verir. Temaların nasıl ve ne zaman ortaya çıktığı tartışmalıdır; ama her bölgenin kendi savunmasını üstlenmesi, yıllık akınlara karşı imparatorluğa esnek bir direnç kazandırdı.
Yaygın yanlış«Bizans'ı Arap fetihlerinden Rum ateşi kurtardı.»
Rum ateşi, özellikle Konstantinopolis önündeki deniz savaşlarında önemli bir rol oynadı; ama tek başına imparatorluğu kurtarmadı. Kentin surları, Anadolu'nun dağlık coğrafyası, ordunun yeni bir düzene göre yeniden örgütlenmesi, Emevi dünyasındaki iç savaşlar ve 717–718'de Bulgarların yardımı da en az onun kadar önemliydi. Silah, sakin denizde ve yakın mesafede etkiliydi; rüzgârlı havada ya da karada aynı üstünlüğü sağlamıyordu.
Cevap — bir silahtan fazlası
İmparatorluk, Arap fetihlerinden birçok etkenin birleşmesiyle sağ çıktı. Konstantinopolis'in surları ve deniz konumu, kenti uzun kuşatmalara dayanıklı kılıyordu. Rum ateşi, kentin önündeki deniz savaşlarında belirleyici anlar yarattı. Anadolu'nun Toros Dağları, güneyden gelen orduların önünde doğal bir set oluşturdu. İmparatorluk, eyaletlerini, askerlerin topraklara yerleştirildiği yeni askerî bölgelere, temalara göre yeniden örgütledi; böylece her bölge kendi savunmasını üstlenebildi. Halifeliğin iç savaşları da, imparatorluğa birkaç kez soluklanma fırsatı verdi.
Rum ateşinin ününü asıl büyüten, belki de onun gizemiydi. VII. Konstantinos, onuncu yüzyılın ortasında oğlu için yazdırdığı el kitabında, bu ateşin sırrının hiçbir yabancı halka verilmemesini öğütledi. Sırrın gerçekten iyi korunduğu, bugün bile tarifini kesin olarak bilmememizden anlaşılıyor. Ama bu gizem, silahı olduğundan daha büyük göstermeye de yatkındı; bir imparatorluk, düşmanlarının korkusunu da bir savunma aracı olarak kullanabilirdi.
Bugünle bağ — Battal Gazi ve Eyüp
Bu uzun sınır savaşları, Anadolu'nun belleğinde de iz bıraktı. Akroinon, bugünkü Afyonkarahisar yakınlarındadır. Kaynaklara göre, 740'taki savaşta ölen Emevi komutanlarından biri, Abdullah el-Battal'dı. Onun adı, sonraki yüzyıllarda Arap ve Türk halk anlatılarında bir kahraman olarak yaşadı; Türk halk edebiyatındaki Battal Gazi destanları ve Eskişehir'in Seyitgazi ilçesindeki türbe, bu belleğin izleridir. İstanbul'daki Eyüp semti de, İslam geleneğine göre, yedinci yüzyıldaki bir Konstantinopolis seferi sırasında kentin surları önünde ölen sahabi Ebu Eyyub el-Ensari'nin adını taşır. Bir savaşın iki tarafı, aynı toprakta farklı biçimlerde anılmaya devam ediyor.
Birincil kaynak
Theophanes'in kroniği, dokuzuncu yüzyılda Anastasius Bibliothecarius tarafından Latinceye çevrildi. Bu çeviride 670'lerin olayları şöyle anlatılır:
Anno imperii Constantini quinto praedictus [...] stolus ascendens applicuit in Thracensibus partibus [...] per totum itaque diem congressio belli tenebatur [...] in his igitur degerunt ab Aprile mense usque ad Septembrium et reversi Cyzicum pergunt et hac comprehensa illic hiemabant, et omni vere ascendens similiter per mare conflictum cum Christianis habebat. per septem sane annos his eisdem gestis [...] confusi reversi sunt cum ingenti maestitia. [...] tunc Kallinicus architectus ab Heliopoli Syriae ad Romanos profugus venit, qui marino igne confecto Arabum vasa exussit et una cum animabus prorsus incendit et ita Romani cum triumpho reversi sunt, igne adinvento marino.
Türkçesi: Konstantinos'un saltanatının beşinci yılında, söz konusu donanma [...] gelip Trakya kıyılarına yanaştı [...] Bütün gün boyunca savaş sürdü [...] Böylece Nisan ayından Eylül'e kadar orada kaldılar; sonra geri dönüp Kyzikos'a gittiler, onu ele geçirip orada kışladılar ve her bahar yeniden gelip Hıristiyanlarla denizde aynı biçimde çarpıştılar. Bu olaylar yedi yıl boyunca sürdü [...] büyük bir üzüntü içinde, perişan geri döndüler. [...] O sırada Suriye'nin Heliopolis kentinden mimar Kallinikos, Romalıların yanına kaçarak geldi; hazırladığı deniz ateşiyle Arapların gemilerini yaktı, onları içindekilerle birlikte tümüyle tutuşturdu. Böylece Romalılar, bulunan deniz ateşi sayesinde zaferle döndüler.
Kaynak: Theophanes, Kronografya, dünya yılı 6165; Anastasius Bibliothecarius'un Latince çevirisi, Carl de Boor (yay.), Theophanis Chronographia, cilt II (Leipzig: Teubner, 1885); archive.org. Türkçesi bizim.
- Theophanes, Arap donanmasının hareketlerini nasıl bir düzen içinde anlatıyor? Bu anlatı, «yedi yıllık kuşatma» fikrini nasıl destekliyor ya da sorgulatıyor?
- Kallinikos'un kaçışı ve «deniz ateşi», metinde kuşatmanın anlatısından sonra, ayrı bir kayıt olarak geçiyor. Bu, ateşin kuşatmanın sonucundaki rolü hakkında ne düşündürüyor?
- Theophanes olaylardan yaklaşık bir buçuk asır sonra, bir keşiş olarak yazdı. Bu durum, onun rakamlarını ve yorumlarını nasıl okumamızı gerektiriyor?
Tarihçiler Tartışıyor
- Ralph-Johannes Lilie (1976) — İmparatorluğun Arap yayılmasına verdiği cevabı inceledi; imparatorluğun, Toros sınırında geniş bir tampon bölge bırakarak, orduyu eyaletlere yerleştirerek ve derinlemesine bir savunma kurarak hayatta kaldığını, bu tepkinin devletin yapısını da kökten dönüştürdüğünü savundu.
- John Haldon ve Maurice Byrne (1977) — Rum ateşinin nasıl çalışmış olabileceğini teknik olarak inceledi; ısıtılmış ham petrolün, basınç altında bir borudan püskürtülüp ucunda tutuşturulduğu bir düzeneğin, kaynaklardaki anlatılara en iyi uyan açıklama olduğunu ileri sürdü.
- Walter Kaegi (1992) — İlk İslam fetihlerini Bizans'ın bakış açısından inceledi; imparatorluğun Suriye'deki yenilgilerini, yerel savunmanın zayıflıkları, iletişim güçlükleri ve karar alma sorunlarıyla açıkladı ve imparatorluğun sonraki dirençini bu erken derslerle ilişkilendirdi.
- John Pryor ve Elizabeth Jeffreys (2006) — Bizans donanmasının gemilerini, savaş yöntemlerini ve silahlarını ayrıntılı olarak inceledi; Rum ateşinin yalnız belirli koşullarda, sakin denizde ve kısa mesafede etkili olabildiğini, efsanevi ününün bu sınırları gölgelediğini gösterdi.
Bu tartışma, bir «kurtuluş» öyküsünün farklı katmanlarını ayırıyor. Haldon ile Byrne ve Pryor ile Jeffreys, silahın kendisine bakıyor ve onun gerçek gücünü de sınırlarını da ortaya koyuyor. Lilie ve Kaegi ise bakışı silahtan devletin örgütlenmesine ve savaşın geniş bağlamına çeviriyor. Bu açıklamalar birbirini dışlamaz: deniz ateşi, başkentin önündeki kritik anlarda önemliydi; ama imparatorluğun iki yüzyıl boyunca ayakta kalması, kurumlarını ve ordusunu değişen bir dünyaya uydurabilmesinin ürünüydü.
Derine İn
Rum ateşinin bileşimi, yüzyıllardır tartışılıyor. Kaynakların hiçbiri tam bir tarif vermez. Bazı modern yazarlar, onun güherçile içerdiğini ve barutun bir öncüsü olduğunu ileri sürdü; ama tarihçilerin çoğu bugün bu görüşü kabul etmiyor. Yaygın kanı, silahın temelinin, Karadeniz ve Kafkasya çevresinde doğal olarak yüzeye çıkan ham petrol olduğudur. Bu petrolün ısıtılıp basınçla püskürtülmesi, suyun üzerinde yanmaya devam eden ve söndürülmesi güç bir alev yaratabilirdi. Rum ateşinin gizemi, tarifin yanı sıra, onu kullanmanın gerektirdiği ustalıkta da yatıyordu: ısıtma, basınç, püskürtme ve tutuşturma, iyi eğitilmiş bir ekip gerektiriyordu.
Anna Komnene, bir başka yerde, kuşatılmış bir kentin savunucularının kullandığı bir ateşin tarifini de verir: çam reçinesi kükürtle karıştırılıp kamış borulara konuyor, bir adam borunun bir ucundan güçlü ve sürekli bir nefesle üflerken öbür ucuna ateş veriliyor, alev bir şimşek gibi karşıdakilerin yüzüne düşüyordu. Tarihçiler, bunun donanmanın kullandığı büyük sifonlu ateşle aynı şey olup olmadığını tartışır. Belki de «Rum ateşi» adı, farklı zamanlarda farklı yangın silahlarını anlatmak için kullanılmıştı. Bizans askerî el kitapları da el sifonlarından, ateş dolu çömleklerden ve yanıcı oklardan söz eder; yani «Rum ateşi» tek bir silah değil, bir silahlar ailesi olabilir.
Gizlilik, silahın bir parçasıydı. İmparatorlar, bu ateşin sırrını yabancılara vermemeyi bir devlet politikası hâline getirdi. Bu gizlilik, bir yandan silahın etkisini artırdı; öbür yandan, tarifin zamanla yitirilmesine de yol açmış olabilir. On üçüncü yüzyıldan sonra kaynaklarda Rum ateşinden giderek daha az söz edilmesi, kimi tarihçilere göre, bu bilginin kuşaktan kuşağa aktarılamamasıyla ilişkilidir.
Son olarak, bu dönemin kaynak sorunu da önemlidir. Yedinci ve sekizinci yüzyıllar, Bizans tarihinin en az belgelenmiş dönemlerinden biridir. Theophanes gibi sonraki kronikçiler, kayıp kaynakları kullanarak ve çoğu zaman dinsel bir çerçeveyle yazdılar. Arap kaynakları ise, Konstantinopolis'e yönelik seferleri, özellikle Mesleme'nin kuşatmasını, kendi bakış açılarından anlatır. Bu iki gelenek birlikte okunduğunda, olayların sırası ve süresi konusunda farklılıklar ortaya çıkar; tarihçinin işi, bu farklılıkları uzlaştırmaya çalışmaktır.
Yangın silahları yalnız Bizans'ın tekelinde de değildi. Sonraki yüzyıllarda halifelik ordularının da petrolden elde edilen yanıcı maddeleri, Arapça kaynaklarda «neft» diye anılan silahları kuşatmalarda ve deniz savaşlarında kullandığı biliniyor. Bizans'ın farkı, belki de maddenin kendisinde değil, onu gemilerden basınçla püskürten düzenekte ve bu düzeneği kullanan ekiplerin eğitiminde yatıyordu. Bu da bize, bir «gizli silah» öyküsünün, çoğu zaman bir teknoloji öyküsü olduğu kadar bir örgütlenme ve bilgi aktarımı öyküsü olduğunu hatırlatır. Silahın gücü, onu doğru anda, doğru koşullarda kullanabilen insanlara bağlıydı. Bu ekipler yetişmediğinde ya da donanma zayıfladığında, en korkulan silah bile işe yaramaz hâle geliyordu; nitekim sonraki yüzyıllarda imparatorluk, deniz gücünü giderek İtalyan kent devletlerinin donanmalarına bırakmak zorunda kalacaktı.
Uzman Notu
Temel literatür
- F. A. Wright (çev.), The Works of Liudprand of Cremona (Londra: Routledge, 1930).
- J. R. Partington, A History of Greek Fire and Gunpowder (Cambridge: Heffer, 1960).
- Ralph-Johannes Lilie, Die byzantinische Reaktion auf die Ausbreitung der Araber: Studien zur Strukturwandlung des byzantinischen Staates im 7. und 8. Jhd. (Münih: Institut für Byzantinistik und Neugriechische Philologie der Universität, 1976).
- John Haldon ve Maurice Byrne, «A Possible Solution to the Problem of Greek Fire», Byzantinische Zeitschrift 70 (1977).
- Walter E. Kaegi, Byzantium and the Early Islamic Conquests (Cambridge: Cambridge University Press, 1992).
- John H. Pryor ve Elizabeth M. Jeffreys, The Age of the Dromon: The Byzantine Navy ca. 500–1204 (Leiden: Brill, 2006).
Arşiv ve kaynak
Theophanes'in Yunanca metni ile Anastasius'un Latince çevirisini içeren de Boor baskısının iki cildi archive.org'da. Liutprand'ın eserlerinin Wright çevirisi ve Anna Komnene'nin Aleksiad'ının Dawes çevirisi de archive.org'da. Arap kaynaklarındaki Konstantinopolis seferleri, Taberî'nin tarihinin modern çevirilerinde bulunabilir.
Açık sorular
- 670'lerde Konstantinopolis'e yönelik kesintisiz bir kuşatma mı yaşandı, yoksa art arda deniz seferleri mi?
- Rum ateşinin bileşimi neydi ve donanmanın büyük sifonlu ateşi ile kara savaşlarında kullanılan küçük yangın silahları aynı şey miydi?
- İmparatorluğun hayatta kalmasında en belirleyici etken hangisiydi: surlar, donanma, Anadolu'nun coğrafyası, askerî yeniden örgütlenme mi, yoksa halifeliğin iç çatışmaları mı?
Mini sınav
- (Hedef 1) Theophanes'e göre deniz ateşini hazırlayıp Romalılara getiren mimar kimdir? A) Mesleme B) Kallinikos C) Muaviye D) Theophanes
- (Hedef 1) III. Leon'un 740'ta bir Emevi ordusunu yendiği yer neresidir? A) Yermük B) Kyzikos C) Akroinon D) Heliopolis
- (Hedef 2) Rum ateşi düşman gemilerine nasıl ulaştırılıyordu? A) Mancınıklarla fırlatılan taş güllelerle B) Basınçlı borulardan, yani sifonlardan püskürtülerek C) Oklara bağlanarak D) Denize dökülüp akıntıyla taşınarak
- (Hedef 2) Liutprand'ın anlatısına göre 941'de Rum ateşinin rahatça kullanılabilmesini ne sağladı? A) Denizin sakin olması B) Gecenin karanlığı C) Güçlü bir rüzgâr D) Gemilerin sayısının çokluğu
- (Hedef 3) İmparatorluğun Toros sınırında derinlemesine bir savunma kurarak ve orduyu eyaletlere yerleştirerek hayatta kaldığını savunan tarihçi kimdir? A) Walter Kaegi B) Ralph-Johannes Lilie C) John Pryor D) John Haldon
Açık uçlu soru
(Hedef 3) «Bizans'ı Arap fetihlerinden ne kurtardı?» sorusunu tartış. Cevabında Theophanes'in 670'ler anlatısını ve Kallinikos kaydını, Liutprand'ın 941 anlatısını, 717–718 kuşatmasını, Toros sınırındaki akınları ve Akroinon'u kullan; Lilie, Haldon ile Byrne ve Pryor ile Jeffreys'in görüşlerinden en az ikisini karşılaştır.
Cevaplar
- B — Deniz ateşini Kallinikos hazırladı.
- C — III. Leon Akroinon'da kazandı.
- B — Ateş basınçlı borulardan, sifonlardan püskürtülüyordu.
- A — Denizin sakin olması ateşin rahatça atılmasını sağladı.
- B — Bu görüş Ralph-Johannes Lilie'ye aittir.
Kapsamlı bir cevap, Rum ateşinin Konstantinopolis önündeki deniz savaşlarında önemli bir rol oynadığını, ama Liutprand'ın anlatısının da gösterdiği gibi yalnızca sakin denizde ve yakın mesafede etkili olduğunu açıklar. Theophanes'in yedi yıllık kuşatma anlatısının sonraki bir kaynak olarak ihtiyatla okunması gerektiğini belirtir. İmparatorluğun hayatta kalmasını, surlar, Anadolu'nun dağlık coğrafyası, orduların eyaletlere yerleştirilmesi, halifeliğin iç savaşları ve 717–718'de Bulgarların yardımı gibi etkenlerle birlikte açıklar. İyi bir cevap, Lilie'nin devletin yeniden örgütlenmesine dayanan açıklamasını, Pryor ile Jeffreys'in silahın sınırlarını vurgulayan görüşüyle karşılaştırır.
Sonraki bölüme köprü
Akroinon'u kazanan III. Leon, aynı yıllarda imparatorluğun içinde de büyük bir tartışmanın başlatıcısı olarak anıldı. Sonraki kaynaklara göre, o ve oğlu, kiliselerdeki İsa, Meryem ve azizlerin tasvirlerine karşı tavır aldı; tasvirler kaldırıldı, onları savunanlar cezalandırıldı. Bu tartışma, bir yüzyıldan uzun süre imparatorluğu ikiye böldü. Sonraki bölüm bu sorunun peşine düşüyor: resimler neden yıkıldı, ve bu kavga sonraki kuşakların anlattığı kadar yıkıcı mıydı?