Öğrenme hedefleri
- Ayasofya'nın 532–537 arasındaki yapım sürecini, mimarlarını, malzemelerini ve temel yapısal çözümünü, yani dört paye, dört kemer, pandantifler ve kubbe düzenini açıklayabileceksin.
- Procopius'un ve Agathias'ın anlatılarını karşılaştırarak, inşaat sırasında ve sonrasında yaşanan yapısal sorunları ve 558'deki kubbe çöküşünü kaynaklara dayanarak anlatabileceksin.
- Bir yapının hem bir mühendislik başarısı hem de bir siyasal ve dinsel mesaj olarak nasıl okunabileceğini değerlendirebileceksin.
Okuma metni
Kanca — çatlayan payeler
Konstantinopolis'te, 530'ların ortasında, dev bir şantiyede işler kötüye gidiyordu. Yeni kilisenin ortasında yükselen dört büyük taş payenin üzerine, doğu yanındaki büyük kemer örülüyordu. Kemer henüz ortada birleşmemişti. Tam o sırada, payeler üzerlerine binen yükü taşıyamaz hâle geldi ve çatlamaya başladı. Yapı çökecek gibiydi.
Tarihçi Procopius'un anlatısına göre, iki mimar, Anthemios ve Isidoros, korku içinde imparator Justinianus'a koştu; kendi ustalıklarına artık güvenleri kalmamıştı. İmparator, onlara kemeri tamamlamalarını buyurdu: kemer kendi üzerine oturduğunda, altındaki desteklere artık ihtiyaç duymayacaktı. Ustalar denileni yaptı ve kemer sağlam biçimde yerinde kaldı. Procopius, bu öykünün yaltakçılık gibi görünebileceğini kendisi de kabul eder; ama pek çok tanık olduğunu söyler.
Bu öykü, bu bölümün sorusunun iki yüzünü birden gösteriyor. Bir yanda, çağının en büyük kubbeli yapısını, hiçbir modern hesap aracı olmadan yükseltmeye çalışan mimarlar ve ustalar var. Öbür yanda, bu başarıyı imparatorun bilgeliğine ve Tanrı'nın yardımına bağlayan bir anlatı. Ayasofya nasıl inşa edildi: taşla ve harçla mı, yoksa bir imparatorluğun kendini anlatma isteğiyle mi?
Bağlam — yangından doğan bir kilise
Ocak 532'de, başkentte büyük bir isyan patlak verdi. İsyancılar, sarayın yanındaki pek çok yapıyı ateşe verdi; bunlar arasında, kentin büyük kilisesi, Ayasofya da vardı. Bu isyanı, bu kursun bir sonraki bölümünde ayrıntılı olarak ele alacağız. Burada önemli olan şu: isyan bastırıldıktan yalnızca birkaç hafta sonra, Justinianus yanan kilisenin yerine yenisinin yapımını başlattı.
Yeni kilise, eskisine hiç benzemeyecekti. Önceki kiliseler, uzun, dikdörtgen planlı ve ahşap çatılı yapılardı. Justinianus'un kilisesi ise, dev bir kubbeyle örtülecekti. Bu işi, iki olağanüstü adama verdi. Anthemios, Batı Anadolu'daki Tralleis kentinden, yani bugünkü Aydın'dan geliyordu; Isidoros ise Milet'liydi. İkisi de, bugünkü anlamda yalnız mimar değil, geometri ve mekanik üzerine yazan bilginlerdi. Anthemios'un yakıcı aynalar ve şaşırtıcı mekanik düzenekler üzerine yazdığı bir incelemenin parçaları bugüne ulaştı; Isidoros'un da Arkhimedes gibi eski matematikçilerin eserlerini öğrencileriyle birlikte düzenlediği bilinir.
Yapım, inanılmaz bir hızla ilerledi. Şubat 532'de başlayan çalışmalar, 537 Aralık'ında kilisenin açılışıyla sonuçlandı; yani yaklaşık beş yıl sürdü. Bu hız, binlerce işçinin, İmparatorluğun dört bir yanından getirilen malzemenin ve devletin sınırsız harcamasının ürünüydü. Marmara Adası'nın beyaz mermerleri, Teselya'nın yeşil taşları, Mısır'ın mor porfiri başkente taşındı.
Gelişme — kareyi daireye bağlamak
Ayasofya'nın asıl yeniliği, dev bir kubbeyi kare bir planın üzerine oturtmasıydı. Kilisenin ortasında, bir karenin dört köşesinde, dört büyük paye yükselir. Bu payelerden dört büyük kemer doğar. Kemerlerin arasında kalan dört üçgen biçimli yüzey, aşağıda sivri bir uçla başlar ve yukarı doğru genişleyerek bir dairede birleşir. Kubbe, işte bu dairenin üzerine oturur. Bu üçgen yüzeylere pandantif denir.
Kubbenin çapı otuz metreyi aşar; tepesi yerden yaklaşık elli beş metre yüksektir. Kubbenin tabanında, sık aralıklarla açılmış kırk pencere vardır. Bu pencerelerden giren ışık, kubbeyi tabanından ayırıyormuş gibi görünür. İçerideki izleyici, dev kubbenin bir yere dayanmadığını, havada asılı durduğunu hisseder. Bu etki, bilinçli bir tasarımın ürünüydü.
Yapının içi, yalnızca göz için değil, tören için de tasarlanmıştı. Ayasofya, imparatorun ve patriğin birlikte göründüğü büyük bayram törenlerinin sahnesiydi. İmparator, saraydan çıkıp alaylarla kiliseye gelir, belirli kapılardan girer, belirli noktalarda durur ve patrikle karşılaşırdı. Kadınlar için ayrılmış üst galeriler, erkeklerin bulunduğu yan nefler ve din adamlarının kullandığı kutsal alan, yapının içini bir düzen içinde bölüyordu. Yani kubbenin altındaki geniş boşluk, bir imparatorluk toplumunun kendini sergilediği bir alan olarak da düşünülmüştü.
Bu yapının bir bedeli vardı. Kubbenin ve kemerlerin ağırlığı, yalnızca aşağıya değil, yanlara doğru da itiyordu. Tuğlalar arasındaki kalın harç tabakaları, yavaş kuruyordu; yapı, harç sertleşene kadar yükün altında esneyip biçim değiştiriyordu. Procopius'un anlattığı ikinci bir sorun bunu gösterir: kuzey ve güney kemerleri yükseltilirken, altlarındaki sütunlar yük altında pul pul dökülmeye başladı. Justinianus'un çözümü, kemerlere değen üst kısımları söküp, harç kuruduktan sonra yeniden yerine koymaktı.
Dönüş noktası — 558'de çöken kubbe
Ayasofya'nın ilk kubbesi, yalnızca yirmi yıl dayanabildi. 553 ve 557'de başkenti sarsan depremler, yapıyı zayıflattı. 7 Mayıs 558'de, kubbenin doğu bölümü çöktü; düşen parçalar, altındaki kutsal masayı ve kürsüyü parçaladı. Anthemios artık hayatta değildi. Çöküş, başkentte büyük bir sarsıntı yarattı; imparatorun gücünün ve Tanrı'nın lütfunun simgesi sayılan yapının yıkılması, kolayca kötü bir işaret olarak okunabilirdi. Justinianus, bu yüzden, onarıma hemen girişti.
Genç Isidoros, Milet'li Isidoros'un yeğeniydi. Onun yeniden ördüğü kubbe, öncekinden daha dik ve yaklaşık altı metre daha yüksekti. Kilise, 562 Aralık'ında yeniden açıldı. Bu ikinci açılış için saray şairi Paulus Silentiarius, yapıyı ayrıntılarıyla betimleyen uzun bir şiir yazdı ve okudu. Bu tür betimleyici şiirlere ekphrasis denir; Paulus'un şiiri, kilisenin mermerlerini, ışığını ve süslemelerini tanıkları gibi anlatan en değerli kaynaklardan biridir.
Yaygın yanlış«Ayasofya, bugün gördüğümüz biçimiyle 537'de tamamlandı ve o günden beri hiç değişmedi.»
Bugün gördüğümüz kubbe, 558'deki çöküşün ardından genç Isidoros'un yeniden ördüğü kubbedir. Yapı, sonraki yüzyıllarda da depremlerle defalarca hasar gördü: onuncu yüzyılın sonunda batı kemeri ve kubbenin bir bölümü, on dördüncü yüzyılın ortasında doğu yanı yeniden çöktü ve onarıldı. Osmanlı döneminde eklenen payandalar ve minareler de yapının bugünkü görünüşünün bir parçasıdır.
Cevap — taş, hesap ve mesaj
Ayasofya, olağanüstü bir mühendislik denemesiydi. İki bilgin mimar, dev bir kubbeyi kare bir plan üzerine oturtmak için pandantifleri, kurşunla bağlanmış payeleri ve ışıkla hafifletilmiş bir kubbe tabanını kullandı. Ama bu deneme, sınırlarını da gösterdi: inşaat sırasında payeler çatladı, sütunlar yük altında döküldü ve ilk kubbe yirmi yıl içinde çöktü. Yapının bugüne ulaşması, bu hatalardan ders alan ustaların ve sonraki yüzyılların onarımlarının ürünüdür.
Aynı zamanda Ayasofya, bir mesajdı. Bir isyanla yanıp kül olan kilisenin yerine, beş yıl içinde çağının en büyük yapısını yükselten imparator, gücünü ve Tanrı'yla ilişkisini herkesin görebileceği bir biçimde ilan ediyordu. Procopius'un anlatısında, çatlayan payeleri kurtaran bilgi bile imparatora aittir. Yapı, hem taşla hem de bu anlatıyla inşa edildi. Bu iki yüzü birbirinden ayırmak, tarihçinin işidir: kaynaklarımızın çoğu, yapıyı ya imparatoru övmek ya da onu yüceltmek için anlatır; teknik gerçekleri ise çoğu zaman yapının kendisinden okumak gerekir.
Bugünle bağ — Tralleis'ten İstanbul'a
Ayasofya'yı tasarlayan iki bilgin, bugünkü Türkiye topraklarında, Aydın'da ve Milet'te yetişmişti. Onların yapısı, 1453'ten sonra II. Mehmed'in buyruğuyla camiye dönüştürüldü ve Osmanlı mimarları için bir ölçü, bir meydan okuma oldu. Yapı 1934'te alınan bir kararla müzeye dönüştürüldü, 2020'de yeniden cami olarak ibadete açıldı. Yapı, tarihi yarımadanın öbür anıtlarıyla birlikte 1985'ten beri UNESCO'nun koruma listesinde yer alıyor. Onun kubbesinin altında duran biri, on beş yüzyıl önce iki Anadolulu bilginin çözmeye çalıştığı geometri sorusunun içinde durmaktadır.
Birincil kaynak
Procopius, kriz anını şöyle anlatır:
One of the arches which I just now mentioned, the one which stands toward the east, had already been built up from either side, but it had not yet been wholly completed in the middle. And the piers, above which the structure was being built, unable to carry the mass which bore down upon them, suddenly began to crack, and they seemed on the point of collapsing. So Anthemius and Isidorus, terrified at what had happened, carried the matter to the Emperor. And straightway the Emperor, impelled by I know not what, but I suppose by God (for he is not himself a master-builder), commanded them to carry the curve of this arch to its final completion. "For when it rests upon itself," he said, "it will no longer need the props beneath it."
Türkçesi: Az önce andığım kemerlerden biri, doğuya bakanı, iki yandan örülmüştü, ama ortada henüz tamamlanmamıştı. Üzerinde yapının yükseldiği payeler, üzerlerine binen kütleyi taşıyamayarak birden çatlamaya başladı ve çökecek gibi göründü. Bunun üzerine Anthemios ve Isidoros, olandan dehşete düşerek durumu imparatora bildirdiler. İmparator da hemen, neyin etkisiyle bilmiyorum ama sanırım Tanrı'nın etkisiyle (çünkü kendisi bir usta değildir), onlara bu kemerin eğrisini sonuna kadar tamamlamalarını buyurdu. «Çünkü kendi üzerine oturduğunda», dedi, «altındaki desteklere artık ihtiyaç duymayacak.»
Kaynak: Procopius, Yapılar, I.1.68–71; H. B. Dewing'in İngilizce çevirisi, Procopius: Buildings (Cambridge, MA: Harvard University Press, Loeb Classical Library, 1940); LacusCurtius. Türkçesi bizim.
- Procopius, çatlayan payeler sorununu kimin çözdüğünü söylüyor? Bu anlatıda mimarlara ve imparatora hangi roller veriliyor?
- İmparatorun «kemer kendi üzerine oturunca desteğe ihtiyaç duymaz» sözü, mühendislik açısından ne anlama gelir? Bu fikri ustaların kendilerinin bilmemesi olası mı?
- Yapılar bir övgü kitabıdır. Procopius'un «pek çok tanık var» demesi, bu öyküye güvenmemizi nasıl etkiler?
Tarihçiler Tartışıyor
- Gilbert Dagron (1984) — Konstantinopolis'in yapıları hakkında sonraki yüzyıllarda derlenen efsane kitaplarını inceledi; Ayasofya'nın yapımıyla ilgili meleklerle, mucizelerle ve imparatorun sözleriyle dolu öykülerin, olayların kaydı değil, sonraki kuşakların kentlerini nasıl hayal ettiğinin belgesi olduğunu gösterdi.
- Rowland Mainstone (1988) — Yapıyı ayrıntılı ölçümlerle inceledi; payelerin ve kemerlerin inşaat sırasında ve sonrasında dışa doğru eğildiğini, kalın harç tabakalarının yavaş sertleşmesinin bu biçim değişikliklerine yol açtığını ve 558 çöküşünün bu birikmiş deformasyonlarla ilişkili olduğunu savundu.
- Robert Mark ve Ahmet Çakmak (1992) — Mühendislik ve deprem mühendisliği yöntemlerini kullanan bir araştırma grubunun çalışmalarını bir araya getirdi; yapının yükleri nasıl taşıdığını ve depremlere nasıl tepki verdiğini modelleyerek, onun yüzyıllar boyunca nasıl ayakta kaldığını açıklamaya çalıştı.
- Nadine Schibille (2014) — Ayasofya'yı bir estetik deneyim olarak inceledi; ışığın, mermerlerin ve altın mozaiklerin, dönemin ışığa ve güzelliğe dair düşünceleriyle birlikte okunması gerektiğini, yapının izleyicide yaratmak istediği etkinin bu düşüncelerle biçimlendiğini savundu.
Bu tartışma, bir yapıyı anlamanın farklı yollarını gösteriyor. Mainstone ile Mark ve Çakmak, yapıyı taş ve harç olarak, yükleri ve deformasyonlarıyla inceliyor; onların sorusu, yapının nasıl ayakta durduğu ve neden çöktüğüdür. Schibille, aynı yapının izleyiciye ne hissettirmek için tasarlandığını soruyor. Dagron ise yapının etrafında örülen öykülere bakarak, bir binanın zamanla nasıl bir efsaneye dönüştüğünü gösteriyor. Procopius'un anlatısı, bu yaklaşımların hepsine malzeme sağlar: hem teknik ayrıntılar hem de bir imparatorluk övgüsü içerir.
Derine İn
Ayasofya'nın yapım yöntemleri, bugün bile tam olarak anlaşılabilmiş değil. Kubbenin nasıl örüldüğü, yapım sırasında hangi iskelelerin ve kalıpların kullanıldığı, kaynaklarda ayrıntılı biçimde anlatılmaz. Araştırmacılar, bu soruları büyük ölçüde yapının kendisini inceleyerek cevaplamaya çalışır. Tuğlaların üzerindeki damgalar, harç tabakalarının kalınlığı, duvarlardaki eğilmeler ve çatlaklar, yapının kendi yapım öyküsünü anlatan bir arşiv gibidir. Payelerin dikeyden ne kadar saptığını ölçmek, örneğin, inşaatın hangi aşamasında hangi yüklerin bindiğini tahmin etmeyi sağlar.
Malzeme seçimi de bir mesaj taşıyordu. Paulus Silentiarius'un şiiri, kilisenin mermerlerini tek tek sayar: Marmara Adası'nın beyazı, Teselya'nın yeşili, Mısır'ın morumsu porfiri, Anadolu'nun ve Yunanistan'ın renkli taşları. Bu taşların imparatorluğun dört bir yanından gelmesi, yapıyı imparatorluğun bir özeti hâline getiriyordu. Procopius da kilisenin sütunlarını ve taşlarını, rengârenk çiçeklerle dolu bir çayıra benzetir.
Sonraki yüzyıllarda Ayasofya'nın yapımı, efsanelerle çevrildi. Dokuzuncu ya da onuncu yüzyılda yazılmış olduğu düşünülen bir anlatı, yapımda bir meleğin göründüğünü, imparatorun açılış gününde «Süleyman, seni geçtim!» diye bağırdığını anlatır. Bu anlatı, Justinianus çağına ait bir kaynak değildir ve olayların güvenilir bir kaydı sayılmaz. Ama o, yapının sonraki kuşakların gözünde nasıl bir anlam kazandığını gösterir: Ayasofya, Kudüs'teki eski tapınağı aşan, Tanrı'nın yeni kentinin kutsal merkezi olarak görülüyordu.
Kubbenin sonraki çöküşleri de ilginç bir tarih sunar. Onuncu yüzyılın sonunda bir depremden sonra batı kemerini ve kubbenin bir bölümünü yeniden ören usta, kaynaklara göre Trdat adında Ermeni bir mimardı. On dördüncü yüzyılın ortasındaki çöküşten sonra da kubbe yeniden onarıldı. Osmanlı döneminde Mimar Sinan, yapıyı dıştan güçlendiren payandalar ekledi; on dokuzuncu yüzyılda Fossati kardeşler kapsamlı bir onarım gerçekleştirdi. Yapının kendi öncesi de vardı. Aynı yerde duran ilk büyük kilise, 360'ta açılmış, 404'teki bir kargaşada yanmıştı. II. Theodosius döneminde yeniden yapılan ikinci kilise, 532'de isyancıların ateşiyle yok oldu. Yani Justinianus'un kilisesi, aynı yerdeki üçüncü yapıydı. Kentte başka iddialı kiliseler de vardı. 520'lerde, eski imparatorluk ailesinden gelen zengin bir soylu kadın, Anicia Juliana, büyük ve gösterişli bir kilise yaptırmıştı. Yirminci yüzyılda İstanbul'da, Saraçhane'de yapılan kazılar bu kilisenin kalıntılarını ortaya çıkardı. Kimi araştırmacılar, Justinianus'un Ayasofya'yı, bu soylu ailenin kilisesini gölgede bırakmak ve imparatorluk gücünün asıl sahibinin kim olduğunu göstermek için de bu kadar büyük yaptırdığını ileri sürer. Bu görüş bir yorumdur, ama yapıların da kendi çağlarında bir rekabetin parçası olduğunu hatırlatır. Kaynaklarımız bu rekabetten doğrudan söz etmez; onu, iki yapının ölçüleri, süslemeleri ve yapıldıkları tarihler arasındaki ilişkiden çıkarıyoruz. Bu da tarihçinin, yazılı kaynağın sustuğu yerde, taşın kendisini bir kanıt olarak okumaya çalıştığı bir örnektir.
Yani bugün gördüğümüz Ayasofya, tek bir dönemin değil, on beş yüzyıl boyunca onu ayakta tutmaya çalışan pek çok ustanın ortak eseridir.
Uzman Notu
Temel literatür
- H. B. Dewing (çev.), Procopius: Buildings (Cambridge, MA: Harvard University Press, Loeb Classical Library, 1940).
- W. R. Lethaby ve Harold Swainson, The Church of Sancta Sophia, Constantinople: A Study of Byzantine Building (Londra: Macmillan, 1894).
- Gilbert Dagron, Constantinople imaginaire: Études sur le recueil des Patria (Paris: Presses Universitaires de France, 1984).
- Rowland J. Mainstone, Hagia Sophia: Architecture, Structure and Liturgy of Justinian's Great Church (Londra: Thames and Hudson, 1988).
- Robert Mark ve Ahmet S. Çakmak (yay.), Hagia Sophia from the Age of Justinian to the Present (Cambridge: Cambridge University Press, 1992).
- Nadine Schibille, Hagia Sophia and the Byzantine Aesthetic Experience (Farnham: Ashgate, 2014).
Arşiv ve kaynak
Yapılar'ın Loeb çevirisi LacusCurtius sitesinde; Paulus Silentiarius'un şiirinin ve Agathias'ın anlatısının İngilizce çevirileri, Lethaby ile Swainson'ın 1894 tarihli çalışmasında yer alıyor; bu çalışmanın taranmış kopyası archive.org'da. Fossati kardeşlerin on dokuzuncu yüzyıldaki onarım sırasında hazırlanan çizimler, yapının o dönemdeki durumunu belgeleyen önemli bir kaynaktır.
Açık sorular
- Anthemios ve Isidoros, kubbenin yüklerini hesaplamak için hangi geometrik ve mekanik bilgileri kullandı?
- İlk kubbenin 558'de çökmesinin asıl nedeni depremler miydi, yoksa inşaat sırasında biriken deformasyonlar mı?
- Procopius'un imparatora verdiği teknik rol, gerçek bir katkının mı, yoksa övgü geleneğinin mi ürünüdür?
Mini sınav
- (Hedef 1) Ayasofya'yı tasarlayan iki mimar kimdir? A) Procopius ve Agathias B) Anthemios ve Isidoros C) Paulus Silentiarius ve Trdat D) Sinan ve Fossati
- (Hedef 1) Kare bir plan üzerine dairesel bir kubbe oturtmak için kemerlerin arasındaki boşlukları dolduran küresel üçgen biçimli öğeye ne ad verilir? A) Paye B) Kasnak C) Pandantif D) Apsis
- (Hedef 2) Ayasofya'nın ilk kubbesi hangi yıl çöktü? A) 537 B) 553 C) 558 D) 562
- (Hedef 2) Agathias'a göre çöken kubbeyi yeniden ören ustalar ne yaptı? A) Kubbeyi daha geniş ve daha basık yaptılar B) Kubbeyi daha yüksek ve daha düzgün bir eğriyle yeniden ördüler C) Kubbeyi ahşapla yaptılar D) Kubbeyi hiç onarmadılar
- (Hedef 3) Ayasofya'nın yapımıyla ilgili efsanelerin, sonraki kuşakların kentlerini nasıl hayal ettiğinin belgesi olduğunu gösteren tarihçi kimdir? A) Rowland Mainstone B) Gilbert Dagron C) Robert Mark D) Nadine Schibille
Açık uçlu soru
(Hedef 3) «Ayasofya bir mühendislik başarısı mıydı, yoksa bir imparatorluk mesajı mı?» sorusunu tartış. Cevabında pandantif ve kubbe düzenini, Procopius'un çatlayan payeler öyküsünü, 558 çöküşünü ve Agathias'ın anlatısını, yapımla ilgili sonraki efsaneleri kullan; Mainstone, Schibille ve Dagron'un yaklaşımlarından en az ikisini karşılaştır.
Cevaplar
- B — Ayasofya'yı Anthemios ve Isidoros tasarladı.
- C — Bu öğeye pandantif denir.
- C — İlk kubbe 558'de çöktü.
- B — Ustalar kubbeyi daha yüksek ve daha düzgün bir eğriyle yeniden ördüler.
- B — Bu görüş Gilbert Dagron'a aittir.
Kapsamlı bir cevap, Ayasofya'nın kare bir plan üzerine pandantifler aracılığıyla oturtulmuş dev kubbesinin gerçek bir mühendislik yeniliği olduğunu, ama inşaat sırasında çatlayan payelerin, dökülen sütunların ve 558 çöküşünün bu denemenin sınırlarını gösterdiğini açıklar. Procopius'un anlatısının, teknik bir sorunu imparatorun bilgeliğiyle çözülmüş gibi sunarak yapıyı bir övgü aracına dönüştürdüğünü gösterir. İyi bir cevap, Mainstone'un yapısal açıklamasını Schibille'in estetik okumasıyla ya da Dagron'un efsaneler üzerine çalışmasıyla karşılaştırır ve yapının hem taşla hem de anlatıyla inşa edildiğini tartışır.
Sonraki bölüme köprü
Ayasofya'nın yerindeki eski kilise, 532 Ocak'ında, bir hafta süren bir isyanın ortasında yandı. İsyan, başkentin hipodromunda, araba yarışlarını izleyen iki büyük taraftar grubunun, Mavilerin ve Yeşillerin, beklenmedik bir biçimde birleşmesiyle başladı. Kalabalık «Nika!», yani «Yen!» diye bağırarak sokaklara döküldü ve imparator kaçmayı düşünecek kadar sıkıştı. Sonraki bölüm bu isyana bakıyor: bir araba yarışı, bir imparatorluğu nasıl sarstı?