İçeriğe geç

Bölüm DT-113.02 · Seviye 1 — Dünya Tarihi OmurgasıSeviye 1

Konstantinopolis neden dünyanın en güvenli şehriydi?

DT-113 Bizans

2.681 kelime · yaklaşık 12 dakika okuma · seslendirme 8 dk

Dönem
413–1204
Bölge
Anadolu · Balkanlar · Karadeniz · Akdeniz
Tema
Savaş · İmparatorluk · Toplum
Kişiler
Anthemius · II. Theodosius · Attila · Herakleios · Sergios · Justinianus · III. Leon · Krum · Theophilos · Alexander van Millingen · Averil Cameron · Dimitri Obolensky
Yerler
Konstantinopolis · Haliç · Boğaz · Marmara · Khalkedon · Trakya
Sınav
YKS konusu

Yapay zekâ desteğiyle yazıldı; tarih, rakam ve alıntılar kaynağından doğrulandı. Alan uzmanı denetimi henüz yapılmadı. Bir hata görürsen metnin ilgili yerini işaretleyip bildir.

Öğrenme hedefleri

  • Konstantinopolis'in savunmasını oluşturan katmanları, yani kara surlarını, deniz surlarını, Haliç zincirini, su sistemini ve donanmayı, yapılış tarihleri ve işlevleriyle açıklayabileceksin.
  • 626, 717–718 ve 813 kuşatmalarını karşılaştırarak kentin hangi koşullarda dayandığını kaynaklardan örneklerle gösterebileceksin.
  • Bir kentin güvenliğinin yalnızca taş duvarlara değil, suya, erzağa, inanca ve diplomasiye de bağlı olduğunu değerlendirebileceksin.

Okuma metni

Kanca — altmış günde bir sur

447 yılının başında, bir dizi şiddetli deprem Konstantinopolis'i sarstı. Yalnızca otuz dört yıl önce yapılmış yeni kara surlarının büyük bölümü yıkıldı; elli yedi kule yere indi. Zamanlama felaketti. Hun hükümdarı Attila, aynı yıl Balkanlar'da imparatorluk ordularını yenmiş, Trakya'yı yağmalamış, başkentin birkaç günlük uzağına kadar gelmişti. Kent, surlarının en zayıf olduğu anda, çağının en korkulan ordusuyla yüz yüzeydi.

Doğu'nun pretoryum valisi Constantinus, kentin halkını işe koştu. Hipodromdaki yarış takımlarının taraftar grupları, Maviler ve Yeşiller, binlerce işçi sağladı. Kaynaklara göre, yıkılan surlar üç aydan kısa sürede yeniden ayağa kaldırıldı; üstelik eskisinin önüne ikinci bir sur ve derin bir hendek eklendi. İşin bitişini kutlayan bir yazıt, bugün hâlâ kara surlarının bir kapısında okunabiliyor.

Bu hikâye, bu bölümün sorusunu kışkırtıyor. Konstantinopolis, yüzyıllar boyunca Hunların, Avarların, Perslerin, Arapların, Bulgarların ve Rusların saldırısına uğradı; ama 1204'e kadar hiçbir ordu onu zorla ele geçiremedi. Bu kentin güvenliği neye dayanıyordu? Yalnızca kalın duvarlara mı, yoksa başka şeylere de mi?

Bağlam — deniz ve kara

Konstantinopolis'in ilk savunucusu coğrafyaydı. Kent, üç yanı denizle çevrili bir yarımadanın üzerindeydi: güneyinde Marmara, doğusunda Boğaz, kuzeyinde ise derin ve korunaklı bir liman olan Haliç. Güçlü akıntılar, deniz yoluyla bir saldırıyı zorlaştırıyordu. Kente karadan ulaşmanın tek yolu, batıdaki dar kara şeridiydi.

İşte bu kara şeridi, kentin en önemli yapısının yeridir. 413'te, genç imparator II. Theodosius adına devleti yöneten vali Anthemius, Constantinus'un eski surlarının bir buçuk kilometre kadar batısına, Marmara'dan Haliç'e uzanan yeni bir sur yaptırdı. 447 depreminden sonra bu surun önüne ikinci bir sur ve bir hendek eklendi. Sonuçta ortaya, üç katmanlı bir savunma çıktı: önde su doldurulabilen geniş bir hendek, ardında alçak bir ön sur, onun ardında da yüksek kulelerle donatılmış ana sur. Kuşatmacı, her katmanda bir öncekinden daha yüksek bir duvarla karşılaşıyordu. Deniz kıyıları da boş bırakılmadı: van Millingen'e göre, 439'da vali Kyros'un yönetiminde, Marmara ve Haliç kıyıları boyunca deniz surları yapıldı. Böylece kent, her yanından duvarla çevrilmiş oldu; karadan gelen bir düşman üç katmanlı bir engelle, denizden gelen bir düşman ise hem akıntılarla hem de kıyıdaki surlarla karşılaşıyordu. Van Millingen'in hesabına göre, iki sur hattı toplam 192 kule taşıyordu ve denizden denize uzanıyordu.

Gelişme — suyu ve erzağı olan bir kale

Surlar, bir kenti ancak içindekiler hayatta kaldığı sürece koruyabilir. Uzun bir kuşatmada asıl düşman açlık ve susuzluktu. Konstantinopolis'in yarımadasında yeterli tatlı su yoktu. Bu yüzden Roma mühendisleri, Trakya'nın ormanlık tepelerinden kente yüzlerce kilometrelik kanallarla su getirdi. Bu su, kente girdikten sonra büyük açık havuzlarda ve yeraltı sarnıçlarında toplandı. Bir kuşatmacı dışarıdaki kanalları kesebilirdi; ama kentin içindeki sarnıçlar, aylarca yetecek suyu saklayabiliyordu.

Erzak da aynı ölçüde önemliydi. Yüzyıllar boyunca kentin buğdayının büyük bölümü, Mısır'dan gelen devlet gemileriyle taşındı. Deniz kentin elindeyken, karadan kuşatılan Konstantinopolis, denizden beslenmeyi sürdürebiliyordu. Bu nedenle kentin güvenliği, donanmanın gücüyle doğrudan bağlantılıydı. Deniz tarafındaki surlar ve Haliç'in ağzını kapatabilen büyük zincir, bu denizden beslenme yolunu korumak için vardı.

Dönüş noktası — 626 ve 717: iki büyük sınav

Kent, en büyük sınavlarını yedinci ve sekizinci yüzyıllarda verdi. 626 yazında, imparator Herakleios ordusuyla birlikte uzaklarda, İran'a karşı savaşıyordu. Onun yokluğunda, Avar hanı büyük bir orduyla kara surlarının önüne geldi; Boğaz'ın karşı yakasında, Khalkedon'da ise bir Pers ordusu bekliyordu. İki ordu birleşebilirse, kent iki yandan sıkıştırılacaktı. Avarlar, surların önünde kuşatma kuleleri kurdu ve saldırdı. Ama imparatorluk donanması Boğaz'ı denetliyordu. Avarların müttefiki Slavların küçük kayıkları, Haliç'te imparatorluk gemileri tarafından dağıtıldı; iki ordu hiçbir zaman birleşemedi. Kuşatma, birkaç hafta içinde kaldırıldı.

Bu kuşatmada kent halkının en çok güvendiği savunma, taş duvarlar değildi. Kaynaklara göre, patrik Sergios, Meryem'in tasvirlerini surların üzerinde dolaştırdı. Kent halkı, zaferi Meryem'in korumasına bağladı. Bu inanç, sonraki yüzyıllarda da kentin kendini görme biçiminin bir parçası oldu: Konstantinopolis, halkının gözünde, Tanrı'nın ve Meryem'in koruduğu bir kentti.

Yaklaşık doksan yıl sonra, 717'de, Emevi ordusu ve donanması, o güne kadarki en büyük seferlerinden biriyle kentin önüne geldi. Kuşatma, bir yıl sürdü. Kentin savunucuları, surların ve donanmanın yanında, düşman gemilerine karşı özel bir yangın silahı da kullandı; bu silah, bu kursun ilerideki bir bölümünün konusu olacak. Kuşatmacıların ordusu, çok sert geçen bir kışta ağır kayıplar verdi; Bulgarlar da onlara arkadan saldırdı. 718 yazında kuşatma kaldırıldı. Kent, bir kez daha dayanmıştı.

Bu iki büyük sınavın arasında, 670'lerde, Arap donanmalarının Marmara'da üslenip yıllarca kentin çevresini sıkıştırdığı da anlatılır. Theophanes'in kroniği bu olayları uzun bir kuşatma gibi aktarır; ama kimi tarihçiler, kaynakların bu kuşatmanın süresini ve biçimini abarttığını, bunun daha çok art arda gelen deniz seferleri olduğunu düşünüyor. Hangi yorum doğru olursa olsun, sonuç aynıydı: Arap orduları, Suriye'yi, Mısır'ı ve Kuzey Afrika'nın büyük bölümünü alabildi, ama Konstantinopolis'i alamadı. Kentin dayanması, imparatorluğun geri kalanının da hayatta kalması demekti; çünkü devletin hazinesi, sarayı, donanması ve yönetimi bu kentteydi.

Yaygın yanlış«Konstantinopolis'i yalnızca kalın surları kurtardı.»
Doğrusu

Surlar kuşkusuz önemliydi, ama tek başına yeterli değildi. 626'da kenti kurtaran, Avar ve Pers ordularının birleşmesini engelleyen donanmaydı. 717–718'de kış, salgın, Bulgar saldırıları ve yeni bir yangın silahı belirleyici oldu. Kentin sarnıçları, deniz yoluyla beslenmesi ve halkının kentin kutsal bir koruması olduğuna duyduğu inanç da savunmanın bir parçasıydı.

Cevap — birçok katmanlı bir güvenlik

Konstantinopolis'in güvenliği, tek bir duvara değil, birçok katmana dayanıyordu. Coğrafya, kenti üç yandan denizle kuşatıyordu. Kara surları, kentin tek açık yanını üç kat duvarla kapatıyordu. Sarnıçlar ve su kanalları, kentin uzun kuşatmalara dayanmasını sağlıyordu. Donanma, denizi ve kentin erzak yolunu koruyordu. İnanç, kuşatılmış bir halkın direnme gücünü besliyordu. Diplomasi ise, çoğu zaman, düşmanları birbirine düşürerek onları surların önüne hiç getirmemeye çalışıyordu. Kent, bu nedenle, yalnızca bir kale değil, bir devletin bütün kaynaklarını kendi çevresinde toplayan bir merkezdi; bu kaynaklar da onu korumak için harcanıyordu.

Bu katmanlardan biri çöktüğünde, öbürleri çoğu zaman boşluğu doldurdu. Kent, ancak birkaç katman aynı anda çöktüğünde düştü. 1204'te Haçlılar, surların en zayıf yeri olan Haliç kıyısındaki deniz surlarından girdiler; kent, bir iç taht kavgasıyla bölünmüştü ve donanması büyük ölçüde dağılmıştı.

Bugünle bağ — Yedikule'den Ayvansaray'a

Bugün İstanbul'da, Marmara kıyısındaki Yedikule'den Haliç kıyısındaki Ayvansaray'a kadar, kara surlarının kalıntıları hâlâ yürünebilir. Yaklaşık altı kilometre boyunca, hendeğin izi, ön sur ve kuleli ana sur yan yana görülebiliyor. Surlar, 1985'ten beri UNESCO Dünya Mirası listesindeki İstanbul'un Tarihi Alanları'nın bir parçasıdır. Sultanahmet'teki Yerebatan Sarnıcı ise, Justinianus döneminde yapılmış bir yeraltı sarnıcıdır ve kentin su güvenliğinin bugüne ulaşmış en ünlü tanığıdır. Surların önünden geçen biri, aslında bir kentin bin yıllık hayatta kalma planının içinden geçmektedir. Surların bazı bölümleri son yıllarda onarıldı; bu onarımların eski dokuya ne kadar sadık kaldığı da, kendi başına bir tartışma konusu oldu.

Birincil kaynak

Procopius, Justinianus'un yapılarını anlattığı eserinde, kentin su sorununu ve bu soruna bulunan çözümü şöyle anlatır:

In the summer season the imperial city used to suffer from scarcity of water as a general thing, though at the other seasons it enjoyed a sufficiency. At the Imperial Portico [...] there is a certain very large court [...] surrounded by columns on the four sides [...] Excavating to a great depth this court and one of the stoas, the Emperor Justinian made a suitable storage reservoir for the summer season, to contain the water which had been wasted because of its very abundance during the other seasons. For receiving this overflow of the aqueduct when its stream is spilling over, this cistern both furnishes a place for the water which for the moment can find no space, and provides a supply for those who need it when water becomes scarce.

Türkçesi: Yaz mevsiminde imperatorluk kenti genellikle su sıkıntısı çekerdi; öbür mevsimlerde ise suyu yeterliydi. İmparatorluk Revakı'nda [...] çok büyük [...] dört yanı sütunlarla çevrili bir avlu vardır [...] İmparator Justinianus, bu avluyu ve revaklardan birini çok derin kazdırarak, öbür mevsimlerde bolluğu yüzünden boşa giden suyu saklamak için yaz mevsimine uygun bir hazne yaptı. Bu sarnıç, su kemeri taştığında onun fazlasını alarak, o an yer bulamayan suya bir yer sağlar ve su azaldığında ihtiyacı olanlara su verir.

Kaynak: Procopius, Yapılar, I.11.10–14; H. B. Dewing'in İngilizce çevirisi, Procopius: Buildings (Cambridge, MA: Harvard University Press, Loeb Classical Library, 1940); LacusCurtius. Türkçesi bizim.

  1. Procopius, sarnıcın yapılış nedenini nasıl açıklıyor? Bu açıklama, kentin su sisteminin nasıl işlediği hakkında ne söylüyor?
  2. Procopius, sarnıcı savunmayla hiç ilişkilendirmiyor. Bu sarnıç, bir kuşatma sırasında nasıl bir önem kazanabilirdi?
  3. Yapılar, imparatoru övmek için yazılmış bir eserdir. Bu durum, Procopius'un anlattıklarını bir kanıt olarak kullanırken neye dikkat etmemizi gerektirir?

Tarihçiler Tartışıyor

  • Alexander van Millingen (1899) — Kara surlarını, deniz surlarını ve kapıları kaynaklar ve yerinde inceleme yoluyla ayrıntılı biçimde betimledi; surların, eski savaş yöntemleri değişmediği sürece kenti ele geçirilemez kıldığını ve bin yıl boyunca bir uygarlığı koruduğunu savundu.
  • Dimitri Obolensky (1971) — İmparatorluğun Doğu Avrupa'daki halklarla ilişkisini inceledi; imparatorluğun güvenliğini yalnız ordulara değil, diplomasiye, dinsel etkiye ve komşu halkları kendi kültürel yörüngesine çekme yeteneğine de bağladı.
  • Averil Cameron (1978) — Altıncı yüzyılda Konstantinopolis'te Meryem kültünün yükselişini inceledi; kentin Meryem'in koruması altında olduğu inancının, imparatorluk ideolojisinin ve kent halkının kimliğinin bir parçası hâline geldiğini gösterdi.
  • James Crow, Jonathan Bardill ve Richard Bayliss (2008) — Kentin su sistemini, Trakya'daki kanallar, köprüler ve sarnıçlarla birlikte yerinde inceledi; bu sistemin antik dünyanın en uzun su taşıma ağlarından biri olduğunu ve kentin varlığının bu ağa bağlı olduğunu gösterdi.

Bu tartışma, «güvenlik» kelimesinin farklı anlamlarını ortaya koyuyor. Van Millingen, güvenliği taş ve harçta arıyor. Obolensky, surların önüne gelmeden önce düşmanları durduran diplomasiyi öne çıkarıyor. Cameron, bir halkın kendini neden güvende hissettiği sorusunu inancın içinde buluyor. Crow ve arkadaşları ise, bir kentin kuşatmaya dayanmasının, çoğu zaman görünmeyen bir altyapıya, suya bağlı olduğunu hatırlatıyor. Bu yaklaşımlar birbirini dışlamaz, tamamlar: kent, bu katmanların hepsi birlikte çalıştığı sürece güvendeydi. Tartışmanın açık kalan yanı, hangi katmanın hangi kuşatmada belirleyici olduğudur.

Derine İn

Kara surlarının tasarımı, dikkatli bir mühendislik hesabının ürünüdür. Hendek, kuşatma kulelerinin ve koçbaşlarının surlara yaklaşmasını zorlaştırıyordu. Ön sur ile ana sur arasındaki boşluk, savunucuların hareket etmesine izin veriyordu. Ana surun kuleleri, ön surun kulelerinin arasına denk gelecek biçimde yerleştirilmişti; böylece iki sıra kule, aynı anda ateş açabiliyordu. Surların taşları yakındaki kireçtaşı ocaklarından getirilmişti; aralarına, harcı güçlendiren tuğla sıraları döşenmişti. Kimi tuğlalar, yapımcılarının adını ve yapıldıkları yılı gösteren damgalar taşır. Surların üzerindeki yazıtlar da bir tür arşivdir: sonraki yüzyıllarda surları onaran imparatorlar, adlarını kulelere ve kapılara yazdırdılar. Bu yazıtlar sayesinde tarihçiler, hangi bölümün hangi dönemde onarıldığını bugün izleyebiliyor. Surlar, böylece, bin yıl boyunca üst üste yazılmış bir taş kitaba dönüştü.

Surların bakımı, sürekli bir çabaydı. Beşinci yüzyıla ait bir yasaya göre, yeni surun kuleleri, surun geçtiği arazilerin sahiplerine kullanılmak üzere verildi; karşılığında onlardan bakım bekleniyordu. Depremler, surların en büyük düşmanıydı. Van Millingen'in derlediği kaynaklara göre, 764 baharında, alışılmadık sertlikteki bir kışın ardından Karadeniz'den gelen dev buz kütleleri Boğaz'ı tıkadı; bunlardan biri, kentin ucundaki surlara çarparak onları sarstı. Dokuzuncu yüzyılda imparator Theophilos, deniz surlarını baştan sona yeniledi. Bir kronik yazarı, bu iş için altın sikkelerin «değersiz çakıl taşları gibi» harcandığını yazdı.

Surların önüne gelen her düşman, bu savunmayla farklı biçimde karşılaştı. 813'te Bulgar hükümdarı Krum, kentin güneybatısındaki Altın Kapı'nın önüne geldi; kaynaklara göre, kendi tanrılarına kurbanlar sundu ve mızrağını kapıya saplama isteğiyle barış görüşmelerini bozdu. Ama surları aşamadı. 860'ta Rus gemileri, imparatorun ve ordunun kentten uzakta olduğu bir anda, Boğaz'dan inip kentin çevresini yağmaladı; kentin kendisine giremedi. Bu saldırılar, kentin surlarının dışındaki geniş banliyölerin, surların içindeki kent kadar korunaklı olmadığını da gösterir.

Diplomasi, belki de surlar kadar önemli bir savunma aracıydı. Onuncu yüzyılda imparator VII. Konstantinos'un oğlu için yazdırdığı bir el kitabı, kuzeydeki halkların birbirine karşı nasıl kullanılabileceğini ayrıntılı biçimde anlatır. Örneğin, bozkırdaki Peçeneklerle iyi ilişkiler sürdürmek, Rusları ve Bulgarları kentin kapısından uzak tutmanın bir yolu olarak görülüyordu. Hediyeler, evlilikler, unvanlar ve din adamları, bu diplomasinin araçlarıydı. Yabancı elçiler, sarayda gösterişli törenlerle karşılanır, kentin zenginliği ve gücü onlara bilerek sergilenirdi. Amaç, bir saldırının bedelinin çok yüksek olacağını, dostluğun ise kazançlı olduğunu karşı tarafa göstermekti. Bu yüzden kentin güvenliği, surların önünde olduğu kadar, sarayın kabul salonlarında da korunuyordu.

Son olarak, bu güvenliğin bir sınırı vardı. Surlar, kente saldıran bir dış orduya karşı etkiliydi; ama kentin içindeki bölünmelere karşı çaresizdi. Kentin tarihinde, pek çok taht kavgası, bir kapının içeriden açılmasıyla sonuçlandı. 1204'teki düşüşte de, taht kavgalarıyla bölünmüş bir yönetim, Haçlı ordusunun kente girmesine zemin hazırladı. En güvenli kent bile, içindekilerin birliği kadar güvendeydi.

Uzman Notu

Temel literatür

  • Alexander van Millingen, Byzantine Constantinople: The Walls of the City and Adjoining Historical Sites (Londra: John Murray, 1899).
  • H. B. Dewing (çev.), Procopius: Buildings (Cambridge, MA: Harvard University Press, Loeb Classical Library, 1940).
  • Dimitri Obolensky, The Byzantine Commonwealth: Eastern Europe, 500–1453 (Londra: Weidenfeld and Nicolson, 1971).
  • Averil Cameron, «The Theotokos in Sixth-Century Constantinople», Journal of Theological Studies 29 (1978), s. 79–108.
  • Neslihan Asutay-Effenberger, Die Landmauer von Konstantinopel-İstanbul: Historisch-topographische und baugeschichtliche Untersuchungen (Berlin: de Gruyter, 2007).
  • James Crow, Jonathan Bardill ve Richard Bayliss, The Water Supply of Byzantine Constantinople (Londra: Society for the Promotion of Roman Studies, 2008).

Arşiv ve kaynak

Van Millingen'in kitabı archive.org'da, Procopius'un Yapılar'ı Dewing çevirisiyle LacusCurtius'ta okunabiliyor. Surların, sarnıçların ve su kemerlerinin yerinde incelemeleri, Crow ve arkadaşlarının kitabında ve Asutay-Effenberger'in çalışmasında haritalar ve planlarla sunuluyor. Kara surları ve Yerebatan Sarnıcı bugün ziyaret edilebiliyor.

Açık sorular

  • Kara surlarının ön suru ve hendeği gerçekten 447'de mi yapıldı, yoksa bazı bölümler daha sonraki onarımların ürünü mü?
  • 626 ve 717 kuşatmalarında kenti kurtaran asıl etken donanma mıydı, surlar mıydı, yoksa kuşatmacıların kendi güçlükleri mi?
  • Diplomasi, kentin güvenliğinde surlar kadar önemli miydi?

Mini sınav

  1. (Hedef 1) 413'te Konstantinopolis'in yeni kara surlarını yaptıran vali kimdir? A) Constantinus B) Anthemius C) Sergios D) Theophilos
  2. (Hedef 1) Kara surlarının üç katmanı hangileridir? A) Hendek, ön sur, ana sur B) Zincir, sarnıç, kule C) Liman, kule, kapı D) Su kemeri, hendek, kale
  3. (Hedef 2) 626 kuşatmasında Avar ve Pers ordularının birleşmesini ne engelledi? A) Kara surları B) İmparatorluk donanmasının Boğaz'ı denetlemesi C) Bir deprem D) Bulgar saldırısı
  4. (Hedef 2) Haliç zincirinden ilk kez hangi kuşatma sırasında söz edilir? A) 447 B) 626 C) 717–718 D) 1453
  5. (Hedef 3) Kentin Meryem'in koruması altında olduğu inancının imparatorluk ideolojisinin bir parçası hâline geldiğini gösteren tarihçi kimdir? A) Alexander van Millingen B) Dimitri Obolensky C) Averil Cameron D) James Crow

Açık uçlu soru

(Hedef 3) «Konstantinopolis'i güvenli kılan neydi?» sorusunu tartış. Cevabında kara surlarını ve 447 yazıtlarını, Procopius'un sarnıç anlatısını, Haliç zincirini, 626 ve 717–718 kuşatmalarını kullan; tartışmadaki tarihçilerden en az ikisinin görüşünü karşılaştır. Bu katmanlardan hangisinin en belirleyici olduğunu gerekçeleriyle değerlendir.

Cevaplar

  1. B — Yeni kara surlarını vali Anthemius yaptırdı.
  2. A — Hendek, ön sur ve ana sur.
  3. B — İmparatorluk donanması Boğaz'ı denetliyordu.
  4. C — Zincirden ilk kez 717–718 kuşatmasında söz edilir.
  5. C — Bu görüş Averil Cameron'a aittir.

Kapsamlı bir cevap, kentin güvenliğini tek bir etkene bağlamaz. Kara surlarının kentin tek açık yanını üç katmanla kapattığını, 447 yazıtlarının bu surların bir güç gösterisi de olduğunu, Procopius'un anlattığı sarnıcın ise kentin suyunu güvenceye aldığını gösterir. Haliç zincirinin ve donanmanın denizden beslenme yolunu koruduğunu, 626'da kenti asıl donanmanın kurtardığını, 717–718'de ise kışın ve Bulgar saldırısının belirleyici olduğunu açıklar. İyi bir cevap, van Millingen'in surlara dayanan açıklamasını, Obolensky'nin diplomasiye ya da Cameron'ın inanca dayanan açıklamasıyla karşılaştırır.

Sonraki bölüme köprü

Procopius'un sarnıcını yaptıran imparator, yalnız suyla ve surlarla uğraşmadı. Justinianus, İtalya'yı, Kuzey Afrika'yı ve İspanya'nın bir bölümünü geri almak için ordular gönderdi, Roma hukukunu yeniden derletti ve başkentini yeni yapılarla donattı. Onun gözünde imparatorluk, eski sınırlarına kavuşmalıydı. Sonraki bölüm bu iddialı programı ele alıyor: Justinianus Roma'yı yeniden kurabildi mi, yoksa bu bir hayal olarak mı kaldı?

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Görsel plan ve seslendirme notları

Animasyon ve seslendirme notları

Görsel plan

  • 0:00–1:05 Kanca: çatlayan ve yıkılan kuleler; ardından taş taşıyan kalabalıklar ve yeniden yükselen bir sur.
  • 1:05–2:55 Bağlam: kentin üç yanını saran deniz; batıda üç katmanlı surun kesit çizimi.
  • 2:55–5:00 Gelişme: Trakya tepelerinden kente inen su kanalları; yeraltında sütunlu bir sarnıç; Haliç'in ağzında gerilen bir zincir.
  • 5:00–7:15 Dönüş noktası: surların önünde kurulan kuleler; Boğaz'da iki kıyıyı ayıran gemiler.
  • 7:15–9:00 Kapanış: bugünkü surların kuşbakışı görüntüsü; Yedikule'den Ayvansaray'a uzanan bir çizgi.

Kişiler yüzsüz silüet; kutsal kişiler resmedilmez; savaş ve şiddet sahneleri gösterilmez.