Öğrenme hedefleri
- 541'de Mısır'da başlayan ve Akdeniz dünyasına yayılan salgının seyrini, Konstantinopolis'teki etkilerini ve iki yüzyıl boyunca süren dalgalarını anlatabileceksin.
- Salgını anlatan çağdaş tanıkların, özellikle Procopius'un ve Euagrios'un anlatılarını, bir tanıklık olarak değerleri ve sınırlarıyla birlikte okuyabileceksin.
- Eski DNA araştırmalarının salgın hakkındaki bilgimizi nasıl değiştirdiğini ve bu salgının antik dünyanın kapanışındaki payına dair süren tartışmayı değerlendirebileceksin.
Okuma metni
Kanca — surların kulelerindeki ölüler
542 ilkbaharında, Konstantinopolis'te yaşayan tarihçi Procopius, kentin ölüm karşısında çaresiz kaldığını gördü. İlk haftalarda ölümler normalden biraz fazlaydı. Sonra sayı hızla yükseldi; Procopius'a göre bir süre sonra günde beş bin, hatta on bin ve daha fazla insan ölüyordu. Mezarlıklar doldu. Kentin çevresinde açılan hendekler de yetmeyince, ölüleri gömmekle görevli adamlar, Haliç'in karşı yakasındaki Sykai'nin sur kulelerine çıktılar, çatılarını söküp cesetleri içeri attılar, sonra çatıları yeniden kapattılar. Rüzgâr o yönden estiğinde, kötü bir koku bütün kente yayılıyordu.
Procopius, bu felaketin nedenini açıklamaya çalışan bilginleri küçümsedi; ona göre bu, insanın aklının kavrayamayacağı, ancak Tanrı'ya bağlanabilecek bir felaketti. On beş yüzyıl sonra, bilim insanları, bu felaketin nedenini, dönemin mezarlarından çıkarılan dişlerde buldular. Bu bölümün sorusu, bu yolculukla ilgili: Justinianus Vebası neydi, dünyayı nasıl etkiledi ve onu bugün neden hâlâ tartışıyoruz?
Bağlam — Justinianus'un imparatorluğu
Önceki bölümde anlatıldığı gibi, Konstantinopolis Batı'yı hiçbir zaman gözden çıkarmamıştı; Ravenna'da artık imparator oturmasa da, İtalya hâlâ imparatorluğa ait sayılıyordu. 527'de Doğu Roma tahtına çıkan Justinianus, bu iddiayı gerçeğe dönüştürmeye girişti. Generalleri, 530'larda Kuzey Afrika'daki Vandal krallığını yıktı ve İtalya'daki Doğu Got krallığına karşı uzun bir savaş başlattı. Aynı yıllarda Justinianus, Roma hukukunu büyük bir derlemede topladı ve Konstantinopolis'te Ayasofya'yı yeniden inşa ettirdi.
İmparatorluk, gücünün doruğundaydı. Ama tam bu sırada, beklenmedik bir düşman ortaya çıktı.
Salgın, 541'de, Mısır'ın Akdeniz kıyısındaki Pelusion limanında ortaya çıktı. Oradan bir yandan İskenderiye'ye ve Mısır'ın içlerine, öbür yandan Filistin'e yayıldı. Deniz yolları, hastalığı hızla taşıdı; 542 ilkbaharında Konstantinopolis'e ulaştı. Tahıl gemileri, Mısır'ın buğdayını imparatorluk başkentine her yıl düzenli olarak taşıyordu; aynı gemilerin ambarlarındaki fareler ve pireler, hastalığı da beraberinde getirmiş olmalıydı. İmparatorluğu besleyen yol, onu hasta eden yol hâline gelmişti. Kent, salgın ulaşmadan önce bile, haberin yaklaştığını duymuştu; ama bir kentin kendini bir hastalıktan koruyacak bilgisi ve araçları yoktu.
Gelişme — Konstantinopolis'te dört ay
Procopius, hastalığın belirtilerini bir tanık olarak ayrıntılı biçimde anlattı. Hastalar önce hafif bir ateşle başlıyor, kimse bunun tehlikeli olduğunu düşünmüyordu. Ama kısa süre sonra, kasıklarda, koltuk altlarında, bazen kulakların arkasında şişlikler beliriyordu. Bazı hastalar derin bir uykuya, bazıları ise sayıklamaya düşüyordu. Kimi birkaç günde ölüyor, kimi iyileşiyordu.
Salgın, sarayı da atlamadı. Procopius'un anlattığına göre, imparator Justinianus'un kendisi de hastalığa yakalandı, ama iyileşti. Aynı yıllarda salgın, İran'a da ulaştı; Sasani kralı Hüsrev ve ordusu, hastalıktan kaçmak için yer değiştirmek zorunda kaldı. Salgın, iki büyük imparatorluğun sınırlarını tanımıyordu.
Salgının ardından, Justinianus'un hükümeti ekonomik sonuçlarla uğraşmak zorunda kaldı. 544'te çıkarılan bir yasa, salgından sonra işçi bulmak zorlaştığı için ücretlerini ve fiyatlarını yükselten zanaatkârları ve tüccarları sert biçimde eleştirdi ve onların eski ücretlere ve fiyatlara dönmesini emretti. Bu yasa, salgının iş gücü üzerindeki etkisinin, çağdaşlar tarafından da açıkça fark edildiğini gösterir. Procopius ise, yayımlanması için yazmadığı gizli bir eserde, imparatoru acımasızca eleştirdi; ona göre Justinianus, salgından sonra bile vergileri azaltmamış, ölenlerin vergilerini hayatta kalan komşularına yüklemişti.
Dönüş noktası — iki yüzyıllık bir salgın
Justinianus Vebası, tek bir dalgayla bitmedi. 541'den sonra, sonraki yaklaşık iki yüz yılda, Akdeniz kıyılarında ve ötesinde, her on ya da yirmi yılda bir, yeni dalgalar halinde yeniden ortaya çıktı. Son büyük dalgalar, sekizinci yüzyılın ortalarında görüldü.
Salgının etkileri, yalnızca ölümlerle sınırlı kalmadı. Kentlerde işgücü azaldı, vergi gelirleri düştü, orduya asker bulmak güçleşti. Justinianus'un İtalya'daki savaşları, salgının yarattığı bu güçlükler içinde uzadı ve İtalya'yı yıkıma uğrattı. Bazı tarihçiler, salgının, Doğu Roma'nın ve Sasani İran'ının, yedinci yüzyılda Arap fetihleri karşısında neden bu kadar zayıf kaldığını açıklamaya yardımcı olduğunu düşünür.
Salgın, insanların dinsel hayatını da derinden etkiledi. Hastalığın ne zaman, kime geleceğinin bilinmemesi, insanları dua etmeye, kutsal yerlere sığınmaya ve azizlerden yardım istemeye yöneltti. 590'da, salgının yeni bir dalgası Roma'yı vurduğunda, kentin piskoposu seçilen I. Gregorius, halkı kentin sokaklarında büyük bir tövbe alayına çağırdı. Dönemin anlatılarına göre, bu alay yürürken bile insanlar hastalanıp yere yığılıyordu; Gregorius'un bu tövbe alayı, sonraki yüzyıllarda Roma'nın belleğinde, kentin salgına karşı birlikte dua ettiği bir an olarak yaşadı. Salgın, bir yanda korku ve umutsuzluk, öbür yanda yeni dinsel pratikler ve dayanışma biçimleri doğurdu.
Yaygın yanlış«Justinianus Vebası'nın gerçekten veba olup olmadığı bilinmiyor; kaynakların anlattığı başka bir hastalık olabilir.»
Uzun süre, tarihçiler Procopius'un ve Euagrios'un anlattığı belirtilere dayanarak bu hastalığın veba olduğunu tahmin ediyordu; ama kesin bir kanıt yoktu. 2010'larda, Almanya'daki altıncı yüzyıl mezarlarından çıkarılan dişlerde yapılan eski DNA çalışmaları, Yersinia pestis bakterisinin genetik izlerini buldu. Bugün, hastalığın vebaya yol açan bakteriden kaynaklandığı kesin olarak biliniyor. Tartışılan, hastalığın ne olduğu değil, ne kadar insanı öldürdüğü ve toplumları ne kadar etkilediğidir. Bu ayrım önemlidir: bir hastalığın adını bilmek, onun bir toplumu nasıl değiştirdiğini bilmek anlamına gelmez; ikinci sorunun cevabı, laboratuvarda değil, arşivlerde, kazılarda ve tarihçilerin tartışmalarında aranır.
Cevap — bir felaketin ölçüsü
Justinianus Vebası, 541'de Mısır'da başlayıp sekizinci yüzyılın ortasına kadar dalga dalga geri dönen, vebaya yol açan bakteriden kaynaklanan bilinen ilk büyük salgındır. Çağdaş tanıklar, özellikle Konstantinopolis'teki ilk dalganın korkunç boyutlarını ayrıntılı biçimde anlattı. Eski DNA araştırmaları, hastalığın ne olduğu sorusunu çözdü. Ama salgının gerçek ölçüsü, yani nüfusun ne kadarını öldürdüğü ve eski dünyanın dağılışını ne kadar hızlandırdığı, bugün de tartışılıyor.
Bugünle bağ — salgınları anlamak
Yirmi birinci yüzyılda yaşanan salgınlar, geçmişteki salgınlara duyulan ilgiyi artırdı. Justinianus Vebası örneği, salgınların yalnızca bir sağlık sorunu değil, aynı zamanda ekonomik, toplumsal ve siyasal bir kriz olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda, geçmişin salgınlarını anlamak için tarihçilerin, genetikçilerin, arkeologların ve iklim bilimcilerin birlikte çalışmasının ne kadar verimli olabileceğini de gösteriyor. Dişlerin içinde saklı kalan bir bakteri, bin beş yüz yıllık bir tarih tartışmasını yeniden açtı.
Birincil kaynak
Procopius, 542'de Konstantinopolis'te tanık olduğu hastalığın belirtilerini şöyle anlatır:
They had a sudden fever, some when just roused from sleep, others while walking about, and others while otherwise engaged, without any regard to what they were doing. And the body showed no change from its previous colour, nor indeed did any inflammation set in, but the fever was of such a languid sort from its commencement and up till evening that neither to the sick themselves nor to a physician who touched them would it afford any suspicion of danger. [...] But on the same day in some cases, in others on the following day, and in the rest not many days later, a bubonic swelling developed.
Türkçesi: Birdenbire ateşleri yükseliyordu; kimi uykudan uyandığı anda, kimi dolaşırken, kimi başka bir işle uğraşırken, ne yaptığına bakılmaksızın. Bedenin rengi değişmiyor, herhangi bir yangı da başlamıyordu; ama ateş, başından akşama kadar o kadar hafif seyrediyordu ki, ne hastaların kendilerine ne de onlara dokunan bir hekime herhangi bir tehlike kuşkusu veriyordu. […] Ama kimilerinde aynı gün, kimilerinde ertesi gün, geri kalanlarda ise birkaç gün sonra, bir hıyarcık şişliği beliriyordu.
Kaynak: Procopius, Savaşlar, II.22.15–17; H. B. Dewing'in İngilizce çevirisi, History of the Wars, cilt I (Cambridge, MA: Harvard University Press, Loeb Classical Library, 1914), LacusCurtius. Türkçesi bizim.
- Procopius, hastalığın başlangıcını nasıl anlatıyor? Bu anlatım, hastalığın neden bu kadar hızlı yayıldığını açıklamaya nasıl yardımcı olabilir?
- Procopius'un anlattığı belirtiler, bugün bilinen hıyarcıklı veba belirtileriyle nasıl karşılaştırılabilir?
- Procopius, Atinalı tarihçi Thukydides'in veba anlatısını örnek almış olabilir. Bir yazarın eski bir modeli izlemesi, onun tanıklığının güvenilirliğini nasıl etkileyebilir?
Tarihçiler Tartışıyor
- Michael McCormick (2003) — Salgının yayılışını, farelerin, pirelerin ve insanların Akdeniz'deki ticaret ve iletişim ağlarıyla birlikte hareketi üzerinden inceledi; salgının, Roma dünyasının deniz ağlarının yoğunluğu sayesinde bu kadar hızlı yayıldığını savundu ve ekolojik bir tarih yaklaşımı önerdi.
- Lester K. Little (2007) — Salgını, farklı uzmanlıklardan araştırmacıları bir araya getiren bir derlemenin editörü olarak ele aldı; salgının, Akdeniz dünyasının demografisinde ve antik düzenin çözülüşünde önemli bir rol oynadığını gösteren çalışmaları topladı.
- Kyle Harper (2017) — Roma'nın çöküşünü, iklim değişikliği ve salgın hastalıklar üzerinden yeniden yorumladı; Justinianus Vebası'nın, altıncı yüzyıldaki soğuma dönemiyle birlikte, Akdeniz dünyasının nüfusunu büyük ölçüde azaltarak antik dünyanın sonunu belirleyen etkenlerden biri olduğunu savundu.
- Lee Mordechai ve Merle Eisenberg (2019) — Geniş bir ekiple yürüttükleri çalışmada, yazılı kaynakları, madeni para buluntularını, mezar kayıtlarını ve polen verilerini inceleyerek, salgının etkisinin sanıldığı kadar büyük olmadığını, pek çok göstergede belirgin bir çöküş izi bulunmadığını savundu; salgının «önemsiz» bir olay olup olamayacağını sordu.
Bu tartışma, bir salgının ölçüsünü nasıl belirleyeceğimiz sorusu etrafında dönüyor. McCormick ve Little, salgının yayılış yollarını ve demografik etkisini inceliyor. Harper, salgını iklimle birlikte, antik dünyanın sonunun temel nedenlerinden biri olarak görüyor. Mordechai ve Eisenberg ise, bu büyük etkiyi destekleyecek kanıtların yetersiz olduğunu, çağdaş tanıkların abartılarının modern tarihçileri de etkilediğini savunuyor. Tartışma, bir felaketin gerçek boyutunu, tanıklıklardan ve maddi kanıtlardan nasıl ölçebileceğimize dair temel bir yöntem sorusunu gündeme getiriyor.
Derine İn
Justinianus Vebası'nın nedeninin kesin olarak belirlenmesi, tarih araştırmalarında yeni bir alanın, eski DNA çalışmalarının gücünü gösterdi. 2013'te ve 2014'te yayımlanan araştırmalarda, Almanya'nın güneyinde, Bavyera'daki erken Orta Çağ mezarlıklarında gömülü kişilerin dişlerinden örnekler alındı. Dişlerin içindeki diş özü, kanla beslendiği için, ölüm anında kanda bulunan bakterilerin genetik izlerini koruyabiliyordu. Bu örneklerde, Yersinia pestis bakterisinin genetik malzemesi bulundu ve bakterinin genomu yeniden kuruldu. Sonraki yıllarda, İngiltere'den İspanya'ya kadar farklı yerlerdeki mezarlardan elde edilen örnekler, salgının Batı Avrupa'nın uzak bölgelerine de ulaştığını gösterdi.
Bu genetik araştırmalar, salgının kökenine dair de ipuçları verdi. Justinianus Vebası'na yol açan bakterinin, Orta Asya'da, yabani kemirgenlerde yaşayan veba bakterilerinden türediği düşünülüyor. Procopius salgının Mısır'da başladığını söylerken, Euagrios onun Habeşistan'dan geldiğinin söylendiğini yazar. Bakteri, büyük olasılıkla Hint Okyanusu ticaret yolları üzerinden, Kızıldeniz'e ve oradan Mısır'a ulaştı. Bu da, Geç Antik Çağ'ın uzun mesafeli ticaret ağlarının, malların ve insanların yanı sıra hastalıkları da taşıdığını gösterir. Aynı yollar, önceki bölümlerde gördüğümüz ipeği, baharatı ve dinleri de taşımıştı.
Salgının zamanlaması da ilginçtir. 536'da, yani salgından beş yıl önce, Akdeniz dünyasında güneşin bir yıl boyunca soluk parladığı, yazların soğuk geçtiği kaydedildi. Ağaç halkaları ve buzul çekirdekleri üzerine yapılan araştırmalar, bu dönemde büyük volkanik patlamaların olduğunu ve iklimin birkaç on yıl boyunca belirgin biçimde soğuduğunu gösterdi. Bazı araştırmacılar, bu iklim değişikliğinin kemirgen nüfuslarını, tarım ürünlerini ve insan sağlığını etkileyerek salgının yayılmasına zemin hazırlamış olabileceğini düşünüyor. Ama bu bağlantı da tartışmalıdır.
Salgın, yedinci yüzyılda Arap fetihleriyle kurulan yeni dünyayı da etkiledi. 638–639'da, Filistin'deki Amvas kasabası çevresinde başlayan bir veba salgını, Suriye'deki Müslüman ordusunu ağır biçimde vurdu; ordunun önde gelen komutanlarından Ebu Ubeyde bin el-Cerrah da bu salgında öldü. Arap kaynakları, sonraki yüzyıllarda Suriye'de ve Irak'ta görülen pek çok veba dalgasını kaydetti. Bu kayıtlar, Justinianus Vebası'nın yalnızca Roma'nın değil, yeni kurulan İslam dünyasının da tarihini etkilediğini gösterir; salgın, siyasal sınırları ve dinsel ayrımları tanımayan ortak bir felaketti. Bizans, Sasani ve Arap kaynaklarını birlikte okumak, bu yüzden, salgının bütün boyutlarını görmenin tek yoludur.
Son olarak, Justinianus Vebası, sekiz yüzyıl sonra gelecek olan Kara Veba'nın habercisi gibidir. Aynı bakterinin yol açtığı bu iki büyük salgın, birbirinden bağımsız olarak, Orta Asya'daki farklı kaynaklardan yayıldı. Tarihçiler, bu iki salgını karşılaştırarak, bir salgının etkisinin yalnızca bakterinin kendisine değil, onun karşılaştığı toplumların yapısına, ticaret ağlarına ve kurumlarına da bağlı olduğunu gösteriyor.
Uzman Notu
Temel literatür
- H. B. Dewing (çev.), Procopius: History of the Wars, cilt I (Cambridge, MA: Harvard University Press, Loeb Classical Library, 1914).
- E. Walford (çev.), The Ecclesiastical History of Evagrius (Londra: Samuel Bagster, 1846).
- Michael McCormick, «Rats, Communications, and Plague: Toward an Ecological History», Journal of Interdisciplinary History 34 (2003).
- Lester K. Little (ed.), Plague and the End of Antiquity: The Pandemic of 541–750 (Cambridge: Cambridge University Press, 2007).
- Kyle Harper, The Fate of Rome: Climate, Disease, and the End of an Empire (Princeton: Princeton University Press, 2017).
- Lee Mordechai, Merle Eisenberg ve diğerleri, «The Justinianic Plague: An Inconsequential Pandemic?», Proceedings of the National Academy of Sciences 116 (2019).
Arşiv ve kaynak
Procopius'un Savaşlar'ı Dewing çevirisiyle LacusCurtius'ta; Euagrios'un Kilise Tarihi Walford çevirisiyle tertullian.org sitesinde okunabiliyor. Salgının genetik araştırmalarına dair makaleler, açık erişimli bilimsel dergilerde yayımlandı.
Açık sorular
- Justinianus Vebası, Akdeniz dünyasının nüfusunun ne kadarını öldürdü?
- Salgın, Doğu Roma'nın ve Sasani İran'ının yedinci yüzyıldaki zayıflığında ne kadar belirleyici oldu?
- Altıncı yüzyıldaki iklim soğuması salgının yayılmasını kolaylaştırdı mı?
Mini sınav
- (Hedef 1) Justinianus Vebası 541'de hangi limanda ortaya çıktı? A) Konstantinopolis B) Antakya C) Pelusion D) Ravenna
- (Hedef 1) Procopius'a göre Konstantinopolis'te ölüleri gömecek yer kalmayınca cesetler nereye konuldu? A) Denize atıldı B) Sykai'deki sur kulelerine C) Ayasofya'ya D) Yakıldı
- (Hedef 2) Salgının başlangıcında çocukken hastalığa yakalanan, sonra eşini, çocuklarını ve torununu salgında yitiren Antakyalı tarihçi kimdir? A) Procopius B) Euagrios C) Theodoros D) Hüsrev
- (Hedef 3) Justinianus Vebası'nın vebaya yol açan bakteriden kaynaklandığı, hangi yöntemle kesin olarak gösterildi? A) Madeni para incelemesi B) Eski DNA çalışmaları C) Ağaç halkası araştırması D) El yazması karşılaştırması
- (Hedef 3) Salgının etkisinin sanıldığı kadar büyük olmadığını savunan araştırmacılar kimdir? A) Kyle Harper B) Lester K. Little C) Lee Mordechai ve Merle Eisenberg D) Michael McCormick
Açık uçlu soru
(Hedef 3) «Justinianus Vebası antik dünyanın sonunu mu belirledi?» sorusunu tartış. Cevabında Procopius'un Konstantinopolis anlatısını, Euagrios'un kişisel tanıklığını, eski DNA araştırmalarını ve Harper ile Mordechai–Eisenberg'in karşıt görüşlerini kullan. Bir felaketin gerçek boyutunu ölçmek için tanıklıklara ne kadar güvenebiliriz?
Cevaplar
- C — Salgın Pelusion'da başladı.
- B — Cesetler Sykai'deki sur kulelerine konuldu.
- B — Bu tarihçi Euagrios'tur.
- B — Bu, eski DNA çalışmalarıyla gösterildi.
- C — Bu görüş Lee Mordechai ve Merle Eisenberg'e aittir.
Kapsamlı bir cevap, Procopius'un Konstantinopolis'teki ilk dalganın korkunç boyutlarını anlattığını, ama verdiği sayıların abartılı olabileceğini, Euagrios'un ise salgının bir insanın hayatı boyunca tekrar tekrar dönen bir yük olduğunu gösterdiğini belirtir. Eski DNA araştırmalarının hastalığın vebaya yol açan bakteriden kaynaklandığını kesin olarak gösterdiğini, ama ölüm oranı konusunda bilgi vermediğini açıklar. Harper'ın salgını iklimle birlikte antik dünyanın sonunun temel nedenlerinden biri olarak gördüğünü, Mordechai ve Eisenberg'in ise bu büyük etkiyi destekleyecek kanıtların yetersiz olduğunu savunduğunu karşılaştırarak, tanıklıkların bir felaketin duygusal gerçekliğini gösterdiğini ama ölçüsünü belirlemek için başka kanıtlarla sınanması gerektiğini tartışır.
Sonraki bölüme köprü
590'da Roma'yı vuran salgın dalgası sırasında, kentin yeni piskoposu halkı sokaklarda bir tövbe alayına çağırmıştı; salgınla yüz yüze gelen toplumlar, kiliselere, piskoposlara ve yardım kurumlarına yöneliyordu. Bu kurumlar, iki yüzyıl önce, Kayseri'de, Milano'da ve Hippo'da, çağın en etkili düşünürleri tarafından biçimlendirilmişti. Sonraki bölüm o düşünürlere bakıyor: sonraki kuşakların «Kilise Babaları» diye andığı piskoposlar, Hıristiyan dünyasının öğretisini, kurumlarını ve toplumsal hayatını nasıl kurdu?