Öğrenme hedefleri
- Hıristiyanlığın birinci yüzyılda Filistin'de küçük bir topluluk olarak ortaya çıkışından dördüncü yüzyılın başındaki hoşgörü fermanına kadar Roma İmparatorluğu içindeki yayılışının başlıca aşamalarını anlatabileceksin.
- Roma devletinin Hıristiyanlara yaklaşımını, yerel ve dağınık yargılamalardan üçüncü yüzyılın imparatorluk çapındaki zulümlerine kadar, dönemlere ayırarak açıklayabileceksin.
- Hıristiyanlığın yayılmasını açıklayan farklı tarihsel yorumları, yani toplumsal ağlar, dayanışma, sayısal büyüme ve şehitlik anlatısı üzerine görüşleri karşılaştırabileceksin.
Okuma metni
Kanca — bir valinin kararsızlığı
MS 112 dolaylarında, Karadeniz kıyısındaki Bithynia ve Pontus eyaletinin valisi Genç Plinius, İmparator Traianus'a bir mektup yazdı. Plinius, deneyimli bir hukukçuydu; ama önüne gelen bir tür davayla ilk kez karşılaşıyordu. Eyaletinde, adı bilinmeyen kişilerin verdiği ihbarlarla, pek çok insan «Hıristiyan» oldukları gerekçesiyle mahkemeye getirilmişti.
Plinius, ne yapacağından emin değildi. Suç neydi: yalnızca Hıristiyan olmak mı, yoksa Hıristiyanlarla ilişkilendirilen başka suçlar mı? Gençlerle yaşlılar arasında fark gözetilmeli miydi? İnancından vazgeçen bağışlanmalı mıydı? Plinius, sanıklara üç kez Hıristiyan olup olmadıklarını sormuş; ısrar edenleri cezalandırmış, Roma yurttaşı olanları Roma'ya göndermişti. Ama sorgulamalarında, sanıkların yalnızca belirli bir günde şafaktan önce toplanıp Mesih'e dua ettiklerini, hırsızlık ya da dolandırıcılık yapmayacaklarına yemin ettiklerini ve sonra birlikte sade bir yemek yediklerini öğrenmişti.
Plinius'u asıl kaygılandıran, bu insanların sayısıydı. Ona göre bu inanç, yalnızca şehirlere değil, köylere ve kırlara da yayılmıştı; her yaştan, her sınıftan, kadın ve erkek pek çok kişiyi kapsıyordu. Bu bölümün sorusu, Plinius'un kaygısından doğuyor: Filistin'de küçük bir topluluk olarak doğan bir inanç, Roma İmparatorluğu'nun dört bir yanına nasıl yayıldı?
Bağlam — Filistin'den Anadolu'ya
Hıristiyanlık, MS birinci yüzyılın başlarında, Roma yönetimi altındaki Yahudiye'de, İsa'nın çevresinde toplanan bir Yahudi topluluğu olarak doğdu. Hıristiyanların inancına göre İsa, Roma valisi Pontius Pilatus döneminde çarmıha gerildikten sonra dirilmişti. Onun takipçileri, bu inancı önce Yahudi toplulukları arasında, sonra Yahudi olmayanlar arasında yaymaya başladı.
Bu yayılmada, Anadolu'nun özel bir yeri vardı. Hıristiyanlığın ilk yazılı metinlerinin önemli bir kısmı, bugünkü Mersin'in Tarsus ilçesinde doğmuş bir Yahudi olan Pavlus'un mektuplarıdır. Pavlus, MS 50'li yıllarda Anadolu'yu, Yunanistan'ı ve Makedonya'yı dolaşarak topluluklar kurdu ve onlara mektuplar yazdı. Yeni Ahit'teki Elçilerin İşleri'ne göre, İsa'nın takipçilerine «Hıristiyan» adı ilk kez Antakya'da verildi. Erken Hıristiyan metinlerinde adı geçen şehirlerin pek çoğu, Efes, İzmir, Bergama ve Laodikeia gibi, Anadolu'daydı.
İlk Hıristiyan toplulukları, imparatorluğun şehirlerinde, çoğunlukla Yunanca konuşan doğu eyaletlerinde yaşadı. Roma'nın yolları, ortak dili ve görece güvenli denizleri, bu toplulukların birbirleriyle haberleşmesini ve mektup alışverişini kolaylaştırdı. Pax Romana'nın ticaret için açtığı yollar, fikirlerin ve inançların da yolu oldu.
Gelişme — dağınık yargılamalar
Roma, ilk yüzyıllarda Hıristiyanlara karşı imparatorluk çapında bir politika izlemedi. Romalılar, pek çok farklı tanrıya tapan halkları yönetiyor ve genellikle onların inançlarına karışmıyordu. Ama Hıristiyanlar, Roma'nın tanrılarına ve imparatora kurban sunmayı reddediyordu. Bu ret, komşularının ve yöneticilerin gözünde, topluluğun güvenliğini tehlikeye atan bir sadakatsizlik olarak görülebiliyordu. Kuraklık, salgın ya da deprem gibi felaketlerde, tanrıların öfkesinin kurban sunmayanlara yöneldiği düşünülebiliyordu. Gece ya da şafakta, kapalı evlerde yapılan toplantılar da komşuların kuşkusunu çekiyordu. Hıristiyan yazarların kendilerini savunurken aktardığına göre, bu toplantılar hakkında korkunç söylentiler dolaşıyordu. Bu söylentiler, gerçek bir bilgiden çok, anlaşılmayan bir topluluğa duyulan güvensizliğin ürünüydü.
İlk büyük olay, MS 64'teki Roma yangınından sonra yaşandı. Tacitus'a göre Neron, yangının sorumluluğunu Roma'daki Hıristiyanlara yükledi ve onları korkunç biçimlerde cezalandırdı. Tacitus, Hıristiyanlara düşmandı ve onların inancını «zararlı bir batıl inanç» olarak niteledi; ama bu cezaların halk arasında bile acıma uyandırdığını kabul etti.
Bu dönemde yaşanan yargılamalar ve idamlar, Hıristiyan toplulukları için büyük önem taşıdı. İnançlarından vazgeçmeyerek ölenlerin hikâyeleri yazıya geçirildi, okundu ve anıldı.
Dönüş noktası — imparatorluk çapında zulüm
Üçüncü yüzyılın ortasında durum değişti. İmparatorluk, iç savaşlar, sınır saldırıları ve salgınlarla sarsılıyordu. MS 250'de İmparator Decius, imparatorluğun bütün sakinlerinin tanrılara kurban sunmasını emretti. Kurbanı sunanlar, bunu belgeleyen bir yazı alıyordu.
Decius'un fermanı, doğrudan Hıristiyanları hedef almasa da, onları en zor durumda bıraktı: kurban sunmayı reddedenler cezalandırıldı, bazıları öldürüldü; pek çoğu ise kurban sundu ya da belgeyi rüşvetle satın aldı. Birkaç yıl sonra İmparator Valerianus, bu kez doğrudan Hıristiyan din adamlarını hedef alan yasalar çıkardı. En büyük zulüm ise dördüncü yüzyılın başında, Diocletianus döneminde başladı. Lactantius'a göre MS 303'te, İzmit'in antik adı olan Nikomedia'da, imparatorluk sarayının karşısındaki kilise yıkıldı ve ertesi gün Hıristiyanları bütün haklarından yoksun bırakan bir ferman ilan edildi.
Yaygın yanlış«Hıristiyanlar ilk üç yüzyıl boyunca, imparatorluğun her yerinde, sürekli olarak zulüm gördü.»
Üçüncü yüzyılın ortasına kadar zulümler yerel ve dağınıktı; Hıristiyanlar pek çok yerde, uzun dönemler boyunca, göreli bir huzur içinde yaşadı. İmparatorluk çapındaki zulümler, Decius, Valerianus ve Diocletianus dönemlerinde, toplam birkaç on yıllık sürelerle sınırlıydı. Bu zulümler gerçekti ve pek çok kişinin ölümüne yol açtı; ama «sürekli zulüm» imgesi, sonraki yüzyılların şehitlik anlatılarının biçimlendirdiği bir genellemedir.
Cevap — ağlar, dayanışma ve zaman
Hıristiyanlık, tek bir nedenle değil, birbirini besleyen pek çok etkenle yayıldı. Roma'nın yolları, ortak dili ve şehirleri, toplulukların birbirine bağlanmasını sağladı. Hıristiyan toplulukları, üyelerine güçlü bir aidiyet, yoksullara, dullara ve hastalara yardım eden bir dayanışma ağı sundu. Yeni üyeler, çoğunlukla aileleri, komşuları ve arkadaşları aracılığıyla katıldı. Bu, yavaş ama istikrarlı bir büyümeydi: birkaç kuşak boyunca her yıl küçük bir oranla büyüyen bir topluluk, üç yüzyılda milyonlara ulaşabilirdi.
Salgınlar da bu süreçte rol oynamış olabilir. Üçüncü yüzyılın ortasında imparatorluğu kasıp kavuran bir salgın sırasında, Hıristiyan kaynaklarına göre, topluluk üyeleri yalnızca kendi hastalarına değil, başkalarına da baktı. Bu anlatıların bir kısmı, kendi topluluğunu öven yazarların abartılı tanıklıkları olabilir; ama bakım görmenin ölüm oranını düşürdüğü ve bu dayanışmanın dışarıdan gözlemcilerin dikkatini çektiği, pek çok araştırmacı tarafından olası görülüyor.
Diocletianus'un başlattığı zulüm, beklenen sonucu vermedi. MS 311'de, zulmün en ateşli savunucularından biri olan İmparator Galerius, ağır bir hastalığın içinde, Nikomedia'da bir ferman yayımlayarak zulmü sona erdirdi.
Bugünle bağ — azınlık, devlet ve sadakat
Erken Hıristiyanlığın öyküsü, bir devletin, kendi değerleriyle uyuşmayan bir azınlığa nasıl yaklaştığı sorusunu gündeme getiriyor. Roma, Hıristiyanları inançları yüzünden değil, devlete ve topluluğa sadakatin bir göstergesi saydığı kurbanı reddettikleri için yargıladı. Bu gerilim, yani bireyin inancı ile devletin beklediği bağlılık arasındaki ilişki, sonraki yüzyıllarda başka dinler ve başka devletler için de yeniden yaşandı. Hıristiyanlar da, güç kazandıktan sonra, başka inançlara karşı benzer yasaklar koyacaklardı.
Birincil kaynak
Genç Plinius, İmparator Traianus'a yazdığı mektupta, Hıristiyanları sorguladığında öğrendiklerini şöyle anlatır:
They affirmed the whole of their guilt, or their error, was, that they met on a stated day before it was light, and addressed a form of prayer to Christ, as to a divinity, binding themselves by a solemn oath, not for the purposes of any wicked design, but never to commit any fraud, theft, or adultery, never to falsify their word, nor deny a trust when they should be called upon to deliver it up; after which it was their custom to separate, and then reassemble, to eat in common a harmless meal. [...] this contagious superstition is not confined to the cities only, but has spread its infection among the neighbouring villages and country.
Türkçesi: Bütün suçlarının ya da yanılgılarının şundan ibaret olduğunu söylediler: belirli bir günde, gün ağarmadan toplanıyor, bir tanrıya seslenir gibi Mesih'e bir dua okuyor ve kötü bir amaç için değil, hiçbir zaman dolandırıcılık, hırsızlık ya da zina yapmamak, sözlerinden dönmemek, kendilerine emanet edileni istendiğinde inkâr etmemek için kendilerini ciddi bir yeminle bağlıyorlardı; ardından dağılıp yeniden toplanarak birlikte zararsız bir yemek yemek âdetleriydi. […] bu bulaşıcı batıl inanç yalnızca şehirlerle sınırlı değil, çevredeki köylere ve kırlara da yayılmıştır.
Kaynak: Genç Plinius, Mektuplar, X.96; William Melmoth'un İngilizce çevirisi, F. C. T. Bosanquet'nin gözden geçirmesiyle, Project Gutenberg. Türkçesi bizim.
- Plinius'un sorguladığı Hıristiyanlara göre toplantılarında neler yapıyorlardı?
- Plinius, Hıristiyanların davranışlarında bir suç bulamadığı hâlde onları neden cezalandırmaya devam etti? Mektubun bütününden bu konuda ne çıkarabiliriz?
- Bu mektup, bir Hıristiyan tarafından değil, onları yargılayan bir Roma valisi tarafından yazıldı. Bu durum, onu erken Hıristiyanlık hakkında bir kaynak olarak nasıl değerli kılıyor, ve hangi sınırları var?
Tarihçiler Tartışıyor
- Ramsay MacMullen (1984) — Hıristiyanlığın yayılmasını, felsefi tartışmalardan ya da örgütlü misyon faaliyetinden çok, mucize anlatılarının ve dinî güç gösterilerinin etkisiyle, sıradan insanların tek tek ikna edilmesi olarak açıkladı; din değiştirmenin çoğu zaman sessiz ve belgesiz bir süreç olduğunu vurguladı.
- Rodney Stark (1996) — Bir toplum bilimci olarak, Hıristiyanlığın her on yılda yaklaşık yüzde kırk büyüdüğü bir model önerdi; bu büyümenin, olağanüstü kitlesel din değiştirmelerle değil, aile ve arkadaşlık ağları, salgınlar sırasında hastalara bakılması ve yüksek doğum oranıyla açıklanabileceğini savundu.
- Keith Hopkins (1998) — Hıristiyanların sayısını tahmin etmeye çalıştı ve bu sayının, üçüncü yüzyılın başına kadar çok küçük kaldığını gösterdi; küçük ve dağınık toplulukların, okuryazar bir azınlığın yazdığı metinler ve mektuplarla birbirine bağlı kaldığını vurguladı.
- Candida Moss (2013) — Erken Hıristiyan şehitlik anlatılarını eleştirel biçimde inceledi; imparatorluk çapındaki zulümlerin sınırlı süreli olduğunu, pek çok şehitlik hikâyesinin sonraki yüzyıllarda yazıldığını ya da biçimlendirildiğini savundu.
Bu tartışma, iki soruyu birbirinden ayırıyor. Birincisi, Hıristiyanlığın nasıl yayıldığıdır: MacMullen dinî deneyime, Stark toplumsal ağlara ve dayanışmaya, Hopkins ise sayılara ve okuryazar ağlara bakıyor. İkincisi, zulmün ne ölçüde yaşandığıdır: Moss, şehitlik anlatısının tarihsel olaylardan çok sonraki kimlik ihtiyaçlarıyla biçimlendiğini hatırlatıyor. Bu yorumlar, farklı kaynak türlerine ve yöntemlere dayandığı için, birbirini tamamlayabilir de, çelişebilir de; ama hepsi, tek bir nedenin yayılmayı açıklamaya yetmediğinde birleşir.
Derine İn
Erken Hıristiyanlığı incelemenin en büyük zorluklarından biri, kaynakların neredeyse tamamının ya Hıristiyanlar ya da onlara düşman yazarlar tarafından yazılmış olmasıdır. Hıristiyan yazarlar, kendi topluluklarının tarihini, şehitlerin cesaretini ve Tanrı'nın desteğini vurgulayan bir biçimde anlattı. Roma yazarları ise, Tacitus ve Plinius örneğinde olduğu gibi, Hıristiyanlığı yabancı ve tehlikeli bir batıl inanç olarak gördü. Tarafsız bir tanık neredeyse yoktur.
Hıristiyanlığa yöneltilen erken eleştiriler de bir kaynaktır. İkinci yüzyılın sonlarında, Kelsos adlı bir Yunan filozofu, Hıristiyanlığı akıl dışı, eğitimsiz insanları kandıran ve toplumsal düzeni bozan bir inanç olarak eleştiren bir kitap yazdı. Bu kitap günümüze ulaşmadı; ama yaklaşık yetmiş yıl sonra Hıristiyan düşünür Origenes, ona ayrıntılı bir cevap yazarken uzun parçalarını aktardı. Böylece Kelsos'un eleştirisi, onu çürütmeye çalışan bir kitabın içinde korunmuş oldu. Bu durum, antik tartışmaları çoğu zaman yalnızca kazanan tarafın aktardığı biçimiyle bildiğimizi hatırlatır.
Bu yüzden arkeolojik kanıtlar özellikle değerlidir. Fırat kıyısındaki Dura-Europos'ta, MS 230'lu ya da 240'lı yıllara tarihlenen bir evin, bir Hıristiyan toplantı yerine dönüştürüldüğü görüldü. Bu yapı, bugüne kadar bilinen en eski kilise yapılarından biridir: bir vaftiz odası ve duvarlarında resimler taşır. Aynı şehirde, onun hemen yakınında, duvarları resimlerle süslü bir sinagog ve pek çok farklı tanrıya adanmış tapınaklar da bulundu. Dura-Europos, Hıristiyanların, farklı inançların yan yana yaşadığı bir şehirde küçük bir topluluk olduğunu gösteriyor.
Mısır'dan gelen kurban belgeleri de benzer bir şey anlatır. Bu belgelerin sahiplerinin çoğu, Hıristiyan değildi; sıradan insanlardı ve fermana uyarak kurban sunmuşlardı. Bu, Decius'un fermanının, imparatorluğun bütün sakinlerini imparatora ve tanrılara bağlılığı göstermeye çağıran genel bir önlem olduğunu, Hıristiyanların ise bu genel çağrıya uymayan küçük bir azınlık olduğunu düşündürür.
Hıristiyanların sayısı hakkındaki tahminler de tartışmalıdır. Stark ve Hopkins'in modellerine göre, MS 100'de imparatorlukta belki birkaç on bin Hıristiyan vardı; MS 300 dolaylarında ise bu sayı birkaç milyona, imparatorluk nüfusunun onda birine yakın bir orana ulaşmış olabilir. Ama bu sayılar, doğrudan kanıtlara değil, varsayımlara dayanan hesaplardır. Hıristiyanların Yunanca konuşulan doğuda, Anadolu başta olmak üzere, batıya göre çok daha yoğun olduğu ise genellikle kabul edilir.
Son olarak, Hıristiyanlığın yayılmasında kadınların rolü, son yıllarda daha fazla dikkat çekiyor. Plinius'un sorguladığı ve işkence ettirdiği iki köle kadın, topluluklarında görevli olarak tanıtılır. Pavlus'un mektuplarında da, toplulukların kurulmasında ve desteklenmesinde rol oynayan pek çok kadının adı geçer. Kadınların, çocuklarını ve ev halkını da bu inanca yönelterek yayılmada önemli bir rol oynamış olabileceği düşünülüyor.
Bu yayılmanın coğrafyası da düzensizdi. Hıristiyan toplulukları, önce limanlarda ve büyük şehirlerde, Yahudi topluluklarının bulunduğu yerlerde kök saldı; kırsal bölgelere çok daha yavaş ulaştı. Latince konuşan batı eyaletlerinde, özellikle İtalya'nın dışında, Hıristiyanlık uzun süre küçük bir azınlık olarak kaldı. Plinius'un Bithynia'da köylere bile yayıldığını söylediği inanç, imparatorluğun başka köşelerinde henüz adı bile duyulmamış bir inanç olabilirdi. Bu yüzden «Roma'da yayılma», tek bir çizgi değil, bölgeden bölgeye farklı hızlarda ilerleyen bir süreçti.
Uzman Notu
Temel literatür
- Pliny the Younger, Letters of Pliny, çev. William Melmoth, gözden geçiren F. C. T. Bosanquet, Project Gutenberg.
- Lactantius, Of the Manner in Which the Persecutors Died, çev. William Fletcher, Ante-Nicene Fathers, cilt VII, Wikisource.
- Ramsay MacMullen, Christianizing the Roman Empire (A.D. 100–400) (New Haven: Yale University Press, 1984).
- Rodney Stark, The Rise of Christianity: A Sociologist Reconsiders History (Princeton: Princeton University Press, 1996).
- Keith Hopkins, «Christian Number and Its Implications», Journal of Early Christian Studies 6 (1998), 185–226.
- Candida Moss, The Myth of Persecution: How Early Christians Invented a Story of Martyrdom (New York: HarperOne, 2013).
Arşiv ve kaynak
Plinius ile Traianus'un Hıristiyanlar hakkındaki yazışması, Melmoth çevirisiyle Gutenberg arşivinde; Lactantius'un eseri, Fletcher'ın çevirisiyle Wikisource'ta okunabiliyor. Mısır'da bulunan kurban belgeleri, çeşitli papirüs koleksiyonlarında yayımlanmıştır. Dura-Europos'taki ev kilisesinin duvar resimleri, bugün Yale Üniversitesi Sanat Galerisi'nde korunuyor. Anadolu'daki erken Hıristiyan toplulukları, Efes, Laodikeia ve Hierapolis gibi kazı alanlarında izlenebiliyor.
Açık sorular
- Hıristiyanlığın yayılmasında, dinî deneyim mi, toplumsal ağlar mı, yoksa dayanışma mı daha belirleyiciydi?
- Üçüncü yüzyıldan önce, Hıristiyanlar gerçekte ne ölçüde zulüm gördü?
- MS 300 dolaylarında imparatorlukta kaç Hıristiyan vardı?
Mini sınav
- (Hedef 1) Hıristiyanlığın ilk yazılı metinlerinin önemli bir kısmını oluşturan mektupların yazarı Pavlus hangi şehirde doğmuştu? A) Roma B) Tarsus C) İskenderiye D) Atina
- (Hedef 2) Traianus, Plinius'a yazdığı cevapta Hıristiyanlar hakkında hangi kuralı koydu? A) Hepsi aranıp bulunmalı B) Hiçbiri cezalandırılmamalı C) Aranmamalı, ama mahkemeye getirilip suçları kanıtlanırsa cezalandırılmalı D) Yalnızca Roma'da yargılanmalı
- (Hedef 2) MS 250'de imparatorluğun bütün sakinlerinin tanrılara kurban sunmasını emreden imparator kimdir? A) Decius B) Diocletianus C) Galerius D) Neron
- (Hedef 1) MS 311'de Hıristiyanlara yönelik zulmü sona erdiren fermanı yayımlayan imparator kimdir? A) Traianus B) Decius C) Diocletianus D) Galerius
- (Hedef 3) Hıristiyanlığın her on yılda yaklaşık yüzde kırk büyüdüğü bir model öneren ve yayılmayı toplumsal ağlarla açıklayan araştırmacı kimdir? A) Ramsay MacMullen B) Candida Moss C) Rodney Stark D) Keith Hopkins
Açık uçlu soru
(Hedef 3) Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu'nda yayılmasını iki farklı kaynak türü üzerinden değerlendir: Plinius'un bir Roma valisi olarak yazdığı mektup ve Galerius'un fermanını aktaran Hıristiyan yazar Lactantius. Ardından Stark'ın toplumsal ağlar ve dayanışma açıklamasını ve Moss'un şehitlik anlatılarına yönelik eleştirisini kullanarak, bu yayılmayı ve Roma devletinin tepkisini nasıl açıklayabileceğimizi tartış.
Cevaplar
- B — Pavlus, bugünkü Mersin'in Tarsus ilçesinde doğmuştu.
- C — Traianus'a göre Hıristiyanlar aranmamalı, ama mahkemeye getirilip suçları kanıtlanırsa cezalandırılmalıydı.
- A — Bu fermanı Decius çıkardı.
- D — Hoşgörü fermanını Galerius yayımladı.
- C — Bu model Rodney Stark'a aittir.
Nitelikli bir cevap, Plinius'un Hıristiyanları dışarıdan, bir yargıç olarak gördüğünü ama onların sıradan davranışlarını da kaydettiğini; Lactantius'un ise zulmü, Hıristiyan bir bakışla ve zulmedenlerin kötü sonlarını vurgulayarak anlattığını belirtir. Stark'ın açıklamasının yavaş ama istikrarlı büyümeyi, Moss'un eleştirisinin ise zulmün kapsamını ve şehitlik anlatısının sonraki biçimlenişini anlamaya yardım ettiğini tartışır.
Sonraki bölüme köprü
Decius'un bütün imparatorluğa kurban sunmayı emrettiği yıllar, imparatorluğun kendisinin de bir çıkış yolu aradığı yıllardı: sınırlar aynı anda iki yerden kırılıyor, bir salgın şehirleri boşaltıyor, ordular birbiri ardına kendi imparatorlarını seçiyordu. Sonraki bölüm, bu yarım yüzyılı ele alıyor: Mainz'da bir çadırda öldürülen genç bir imparator, Gotlara karşı savaşta ölen ilk Roma hükümdarı ve üç parçaya bölünüp yeniden birleşen bir imparatorluk.