Öğrenme hedefleri
- Mezopotamya'nın coğrafyasını, Dicle ve Fırat'ın akış düzenini ve bu düzenin tarımı nasıl biçimlendirdiğini açıklayabileceksin.
- Güney Mezopotamya'nın hem olanaklarını, yani verimli alüvyon topraklarını ve bataklıkları, hem de sınırlarını, yani yağış azlığını, tuzlanmayı ve hammadde eksikliğini değerlendirebileceksin.
- «Uygarlığın beşiği» ve «Bereketli Hilal» gibi kavramların ne zaman ve hangi bakış açısıyla ortaya çıktığını tartışabileceksin.
Okuma metni
Kanca — bir hilal çizen tarihçi
1916'da Amerikalı tarihçi James Henry Breasted, liseler için bir dünya tarihi ders kitabı yayımladı. Kitapta, Basra Körfezi'nden başlayıp Dicle ve Fırat boyunca kuzeye çıkan, Güneydoğu Anadolu'nun eteklerinden geçip Suriye ve Filistin kıyılarına inen yay biçiminde bir bölgeyi tanımladı. Bu bölgeye, bir çölün kenarını saran bir hilale benzediği için «Bereketli Hilal» adını verdi. Breasted'e göre uygarlık bu hilalin içinde doğmuş, oradan Yunanistan'a, Roma'ya ve sonunda Avrupa'ya taşınmıştı.
«Bereketli Hilal» adı kısa sürede bütün dünyanın ders kitaplarına girdi. Onunla birlikte, Mezopotamya'yı «uygarlığın beşiği» olarak gören bir anlatı da yaygınlaştı. Ama bu anlatının iki sorusu var: iki nehir arası gerçekten neden bu kadar erken kentlere, yazıya ve devletlere ev sahipliği yaptı, ve onu bir «beşik» olarak görmek neyi açıklar, neyi gizler? Bu bölüm, Mezopotamya kursunu bu iki soruyla açıyor.
Bağlam — iki nehir, iki bölge
Dicle ve Fırat, ikisi de Doğu Anadolu'nun dağlarından doğar. Toros Dağları'nın ve Doğu Anadolu'nun karları eridikçe güneye akar, bugünkü Irak'ın ovalarından geçer ve sonunda birleşerek Basra Körfezi'ne dökülür. Bu yolculuk boyunca nehirler, dağlardan kopardıkları milyonlarca ton toprağı taşır ve güneyde, düz ve alçak bir ova oluşturacak biçimde biriktirir.
Mezopotamya'yı tek bir bölge olarak düşünmek yanıltıcı olabilir. Kuzeyde, bugünkü Kuzey Irak'ta ve Güneydoğu Anadolu'da, yağmurla tarım yapmaya yetecek kadar yağış düşer; buralarda buğday ve arpa, sulamaya gerek kalmadan yetişebilir. Güneyde ise, bugünkü Bağdat'ın güneyinde, yağış çok azdır; yaz aylarında hava çok sıcak ve kurudur. Burada tarım, ancak nehirlerin suyunu tarlalara taşıyan kanallarla mümkündür.
İlginç olan, ilk kentlerin, yazının ve devletlerin, yağmurla tarım yapılabilen kuzeyde değil, sulamaya muhtaç güneyde ortaya çıkmasıdır. Neden en zor koşullar, en büyük değişikliklere sahne oldu? Bu soru, Mezopotamya'yı bereketli bir bahçe olarak gören yaygın imgeyi de sorgulamamızı gerektiriyor: güneyin toprağı verimliydi, ama bu verimi kullanmak, suyu, emeği ve ürünü yöneten bir düzen gerektiriyordu.
Gelişme — alüvyon, bataklık ve kanal
Güney Mezopotamya'nın ilk yerleşimcileri, yaklaşık MÖ altıncı binyılda bu ovaya geldi. Arkeologlar, Irak'ın güneyindeki Tell el-Ubeyd adlı höyükten esinlenerek bu döneme Ubeyd dönemi adını verir. Ubeyd köyleri, bataklıkların ve nehir kollarının kenarlarında kuruldu; insanlar balık tuttu, kamış topladı, hurma yetiştirdi ve küçük kanallarla tarlalarını suladı.
Güneydeki Eridu, bu dönemin en önemli yerlerinden biridir. Sümerlerin kendi geleneğinde Eridu, krallığın gökten ilk indiği kent olarak anılırdı. 1946 ile 1949 arasında Iraklı arkeolog Fuad Safar ve İngiliz arkeolog Seton Lloyd'un yürüttüğü kazılar, Eridu'da üst üste kurulmuş on sekiz kadar tapınak katmanı buldu. En alttaki küçük tek odalı yapıdan en üstteki büyük tapınağa kadar, aynı noktada binlerce yıl boyunca yeniden ve yeniden tapınak yapılmıştı. Bu süreklilik, güney ovasında dinsel ve toplumsal kurumların ne kadar erken kök saldığını gösteriyordu.
Güney Mezopotamya, sanıldığı gibi yalnızca kuru bir çöl değildi. Nehirlerin denize döküldüğü yerde geniş bataklıklar vardı; bu bataklıklar balık, kuş, kamış ve yabani bitkiler bakımından çok zengindi. Bazı araştırmacılar, ilk yerleşimcilerin bu zengin kaynaklardan yararlanarak nüfuslarını artırdığını ve sulamalı tarımı ancak zamanla geliştirdiğini düşünüyor.
Ama güneyin büyük eksikleri de vardı. Ovada taş, kereste ve maden neredeyse hiç yoktu. İnsanlar evlerini, tapınaklarını ve sonra saraylarını kerpiçten yaptı. Bakır, kalay, gümüş, sert taşlar ve yapı kerestesi, Anadolu'nun dağlarından, İran'ın yaylalarından ve Körfez'in ötesinden getirilmek zorundaydı. Bu eksiklik, güney Mezopotamya'yı uzun mesafeli ticarete ve çevresindeki bölgelerle sürekli bir ilişkiye mahkûm etti. Tahıl, hurma, yün ve dokuma gibi ovanın bol ürünleri, dağların ve yaylaların madenleri ve kerestesiyle değiştirildi; bu değiş tokuşu düzenlemek de yeni kurumlar gerektirdi.
Yaygın yanlış«Mezopotamya, Mısır gibi, nehrin taşkınlarının kendiliğinden verimli kıldığı bir ülkeydi» diye düşünülür.
Oysa Dicle ve Fırat'ın taşkınları, Nil'inkinden çok farklıydı. Nil, yazın sonunda, ekim zamanından önce düzenli olarak taşıyordu. Mezopotamya'nın nehirleri ise ilkbaharda, tahılın olgunlaştığı sırada ve çoğu zaman yıkıcı biçimde taşıyordu. Bu yüzden Mezopotamyalılar, taşkınlardan korunmak ve suyu doğru zamanda tarlalara taşımak için sürekli emek harcamak zorundaydı.
Dönüş noktası — tuzun gölgesi
Sulamalı tarım, büyük ürün sağladı; ama bir bedeli vardı. Nehir suyu, az miktarda da olsa tuz taşır. Sıcak iklimde, tarlalara verilen suyun bir kısmı buharlaşırken tuzu toprakta bırakır. Yeterli drenaj yapılmazsa, yüzyıllar içinde toprak tuzlanır ve verimini kaybeder.
Jacobsen ve Adams'ın yorumu sonradan eleştirildi; bazı araştırmacılar, ürün değişikliklerinin tuzlanmadan başka nedenlerle de açıklanabileceğini ve verim düşüşünün sanıldığı kadar büyük olmadığını ileri sürdü. Ama tartışma, önemli bir şeyi görünür kıldı: Mezopotamya'nın bereketi, kendiliğinden bir armağan değil, sürekli bakım isteyen ve kötü yönetildiğinde tükenebilen bir kaynaktı.
Cevap — zorluğun ürettiği örgütlenme
Öyleyse iki nehir arası neden bu kadar erken kentlere ve devletlere ev sahipliği yaptı? Tek bir cevap yok; ama birkaç etken bir araya geliyordu. Birincisi, alüvyon ovasının sulandığında çok yüksek ürün vermesiydi; bu, büyük nüfusları besleyebilen bir artı ürün sağlıyordu. İkincisi, sulama kanallarını kazmak, onarmak ve suyu paylaştırmak, toplulukların iş birliği yapmasını ve bu işi düzenleyen kurumların ortaya çıkmasını gerektiriyordu. Üçüncüsü, taş, maden ve kereste eksikliği, ticareti ve ticaretin kayıt altına alınmasını zorunlu kılıyordu. Dördüncüsü, bataklıkların, nehirlerin ve çölün yan yana bulunduğu çeşitli çevre, farklı ürünlerin değiş tokuşunu teşvik ediyordu.
Bu etkenlerin en açık biçimde bir araya geldiği yer, Fırat'ın eski bir kolunun kıyısındaki Uruk'tu. MÖ dördüncü binyılın sonlarında Uruk, dünyanın o güne kadar gördüğü en büyük yerleşimlerinden birine dönüştü; yazının bilinen en eski örnekleri de buradaki tapınak alanında bulundu. Uruk'un yükselişi ve yazının doğuşu, bu kursun ve daha önceki kursların başka bölümlerinde ayrıntılı olarak ele alınıyor; burada önemli olan, Uruk'un tek başına değil, kanallarla birbirine bağlanmış yerleşimlerden oluşan bir ağın merkezi olarak büyümesidir.
Bu etkenlerin hiçbiri, kendi başına uygarlığı «yaratmadı». Ama bir araya geldiklerinde, insanların büyük kurumlar, yani tapınaklar ve saraylar etrafında örgütlenmesini, depolanan ürünü kayıt altına almasını ve sonunda yazıyı geliştirmesini kolaylaştıran bir ortam oluşturdular. Mezopotamya'nın gücü, bolluktan çok, zorlukları örgütlenmeyle aşma zorunluluğundan geliyordu.
Bugünle bağ — nehirlerin bugünkü hikâyesi
Dicle ve Fırat, bugün de bölgenin hayatını belirliyor. İki nehir Türkiye'de doğup Suriye ve Irak'tan geçerek denize ulaştığı için, sularının paylaşımı üç ülke arasında önemli bir konu. Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Projesi kapsamında yapılan barajlar, 1990'da tamamlanan Atatürk Barajı başta olmak üzere, bölgeye sulama ve elektrik sağlarken, aşağı havzadaki ülkelerde kaygılara da yol açtı. Güney Irak'ın bataklıkları ise yirminci yüzyılın sonlarında büyük ölçüde kurutuldu, sonra kısmen yeniden sulandı. Binlerce yıl önce Mezopotamya'yı biçimlendiren su sorunu, bugün de bölgenin gündeminde.
Birincil kaynak
Herodotos, Babil'in tarımını şöyle anlatır:
Now the land of the Assyrians has but little rain; and this little gives nourishment to the root of the corn, but the crop is ripened and the ear comes on by the help of watering from the river, not as in Egypt by the coming up of the river itself over the fields, but the crop is watered by hand or with swing-buckets. For the whole Babylonian territory like the Egyptian is cut up into channels, and the largest of the channels is navigable for ships and runs in the direction of the sunrising in winter from the Euphrates to another river, namely the Tigris, along the bank of which lay the city of Nineveh. This territory is of all that we know the best by far for producing corn […]
Türkçesi: Asurluların ülkesine az yağmur düşer; bu az yağmur tahılın köklerini besler, ama ekin, Mısır'daki gibi nehrin tarlaların üzerine yükselmesiyle değil, nehirden yapılan sulamayla olgunlaşır ve başak verir; ekin elle ya da kuyu çıkrıklarıyla sulanır. Çünkü bütün Babil toprakları, tıpkı Mısır'ınki gibi kanallarla bölünmüştür; bu kanalların en büyüğü gemilerin geçebileceği genişliktedir ve kış mevsiminde güneşin doğduğu yöne doğru, Fırat'tan öbür nehre, kıyısında Ninova kentinin bulunduğu Dicle'ye uzanır. Bu topraklar, bildiğimiz bütün topraklar içinde tahıl yetiştirmek için açık ara en iyisidir […]
Kaynak: Herodotos, Tarih, I.193; G. C. Macaulay'ın İngilizce çevirisi (1890), Project Gutenberg. Herodotos, aynı bölümde buğday ve arpanın yapraklarının dört parmak genişliğine ulaştığını, tahılın ortalama iki yüz kat ürün verdiğini de yazar ve okurlarının buna inanmayacağını bildiğini ekler. Türkçesi bizim.
- Herodotos, Babil'in tarımını Mısır'ınkinden nasıl ayırıyor?
- Herodotos'un anlattığı kanallar, bu dersteki örgütlenme açıklamasıyla nasıl ilişkilendirilebilir?
- Herodotos'un iki yüz kat ürün iddiası ve dört parmak genişliğindeki yapraklar, onun güvenilirliği hakkında ne düşündürüyor? Bu tür abartılar, bir kaynağı tümüyle değersiz kılar mı?
Tarihçiler Tartışıyor
- James Henry Breasted (1916) — «Bereketli Hilal» kavramını ortaya attı ve uygarlığın bu bölgede doğup Batı'ya taşındığını anlatan bir tarih çizgisi kurdu.
- Thorkild Jacobsen ve Robert McC. Adams (1958) — Çivi yazılı tarım kayıtlarına dayanarak, sulamanın yol açtığı tuzlanmanın güney Mezopotamya'nın tarımını zayıflattığını ileri sürdü.
- Robert McC. Adams (1981) — Güney Mezopotamya'daki yerleşimlerin yüzey araştırmalarıyla haritasını çıkararak, kentleşmenin nehir yataklarının ve kanalların değişimiyle birlikte nasıl geliştiğini gösterdi.
- Susan Pollock (1999) — Mezopotamya'yı bir «Cennet Bahçesi» ya da uygarlığın kendiliğinden doğduğu bir beşik olarak görmenin yanıltıcı olduğunu, bölgenin zorlu bir çevre olduğunu ve uygarlığın bu zorluklarla mücadele içinde biçimlendiğini savundu.
Bu dört yaklaşım, Mezopotamya'nın çevresine farklı biçimlerde bakıyor. Breasted, bölgeyi Batı uygarlığının kökenini açıklayan geniş bir anlatının başlangıç noktası olarak gördü; bu anlatı, Mezopotamya'yı kendi başına değil, Avrupa'ya giden bir yolun ilk durağı olarak ele alıyordu. Jacobsen ve Adams, çevrenin sınırlarına ve insanların bu sınırları nasıl zorladığına dikkat çekti. Adams'ın sonraki çalışmaları, yerleşimlerin ve kanalların yüzyıllar içindeki değişimini ayrıntılı olarak izledi. Pollock ise «beşik» ve «cennet» imgelerini doğrudan eleştirdi. Bu yaklaşımların bir kısmı arazi çalışmasına, bir kısmı çivi yazılı belgelere, bir kısmı da eski anlatıların eleştirisine dayanıyor; birlikte okunduklarında, Mezopotamya'nın hem olanaklarını hem de sınırlarını daha dengeli bir biçimde görmemizi sağlıyorlar. Tartışma, bir bölgenin tarihini anlatırken kullandığımız imgelerin, o bölgeyi nasıl gördüğümüzü de belirlediğini gösteriyor.
Derine İn
«Uygarlığın beşiği» ifadesi, dikkatle kullanılması gereken bir ifadedir. Bu ifade, uygarlığın tek bir yerde doğup oradan dünyaya yayıldığını ima eder. Oysa bugün, kentlerin, yazının ve devletlerin dünyanın farklı yerlerinde birbirinden bağımsız olarak ortaya çıktığını biliyoruz: Mısır'da, İndus Vadisi'nde, Çin'de, Mezoamerika'da ve And Dağları'nda. Mezopotamya bu merkezlerin en erkenlerinden biriydi; ama tek başına değildi.
İfadenin bir başka sorunu, tarihsel bir çizgiyi önceden varsaymasıdır. Breasted'in döneminde, uygarlığın Mezopotamya ve Mısır'dan Yunanistan'a, oradan Roma'ya ve Avrupa'ya aktarıldığı bir «Batı uygarlığı» çizgisi anlatılıyordu. Bu çizgi, Mezopotamya'yı Avrupa'nın bir tür «çocukluğu» olarak gösteriyor, bölgenin sonraki tarihini ise bu çizginin dışında bırakıyordu. Oysa Mezopotamya'nın mirası, Pers, Arap, Osmanlı ve modern Irak tarihinin de bir parçasıdır. Bağdat'ın Abbasi döneminde bir bilim ve kültür merkezi olması, bölgenin tarihinin antik çağla sona ermediğini hatırlatır.
«Bereketli Hilal» adının kendisi de, yirminci yüzyılın başındaki siyasi koşullarla ilişkilidir. Breasted, Chicago Üniversitesi'nde Doğu Enstitüsü'nü kurdu ve Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağıldığı ve bölgenin İngiliz ve Fransız yönetimlerine girdiği dönemde, bölgede büyük kazılar örgütledi. Bu dönemde, Mezopotamya'nın antik geçmişi, bölgenin o günkü halklarından çok, Batı'nın kendi kökenleriyle ilişkilendirildi. Bugünkü araştırmacılar, bu mirasın hem bilimsel katkılarını hem de sınırlarını tartışıyor.
Mezopotamya'nın çevresi, zaman içinde de değişti. Nehirler yataklarını sık sık değiştirdi; bir zamanlar bir kentin yanından geçen bir kol, birkaç yüzyıl sonra kilometrelerce uzağa kayabiliyordu. Bu, kentlerin kaderini doğrudan etkiliyordu: suyu kesilen bir kent, zamanla terk edilebiliyordu. Basra Körfezi'nin kıyı çizgisi de, deniz seviyesinin değişmesiyle, bugünkünden farklı yerlerdeydi. Bu yüzden arkeologlar, eski yerleşimleri anlamak için eski nehir yataklarını ve kıyı çizgilerini de yeniden kurmaya çalışıyor; bu işte uydu görüntüleri ve jeolojik araştırmalar büyük önem taşıyor.
Mezopotamya'nın bir başka özelliği, hurma ağacının ekonomideki yeriydi. Hurma, tuzlu ve sıcak topraklara dayanıklıydı, bol meyve veriyordu ve gölgesinde sebze yetiştirmek mümkündü. Hurma bahçeleri, tahıl tarlalarının yanında, güney ovasının en değerli mülkleri arasındaydı. Herodotos'un da dikkatini çeken bu ağaç, Mezopotamya'nın tarımının tek bir ürüne değil, farklı ürünlerin bir bileşimine dayandığını gösteriyor.
Son olarak, Mezopotamya'nın coğrafyası, onun siyasi tarihini de biçimlendirdi. Güneyin düz ovası, doğal sınırlardan yoksundu; kentler arasında suyun ve toprağın paylaşımı yüzünden sık sık çatışmalar çıktı. Çevredeki dağlardan ve çöllerden gelen topluluklar, ovanın zenginliğine yöneldi. Mezopotamya'nın tarihi, bu yüzden, iç çatışmaların, dış göçlerin ve kısa süreli büyük imparatorlukların tarihidir. Bu kursun sonraki bölümleri, bu hikâyeyi Sümer kentlerinden Babil'e ve Asur'a kadar izleyecek. Her birinde, iki nehrin suyunu kimin denetlediği, ürünün nasıl paylaşıldığı ve çevredeki dağlarla çöllerden gelen insanlarla nasıl bir ilişki kurulduğu sorusu, farklı biçimlerde yeniden karşımıza çıkacak.
Uzman Notu
Temel literatür
- Herodotos, The History of Herodotus, çev. G. C. Macaulay, 2 cilt (Londra: Macmillan, 1890).
- James Henry Breasted, Ancient Times: A History of the Early World (Boston: Ginn and Company, 1916).
- Thorkild Jacobsen ve Robert McC. Adams, «Salt and Silt in Ancient Mesopotamian Agriculture», Science 128 (1958), s. 1251–1258.
- Robert McC. Adams, Heartland of Cities: Surveys of Ancient Settlement and Land Use on the Central Floodplain of the Euphrates (Chicago: University of Chicago Press, 1981).
- Susan Pollock, Ancient Mesopotamia: The Eden That Never Was (Cambridge: Cambridge University Press, 1999).
- Marc Van De Mieroop, A History of the Ancient Near East, ca. 3000–323 BC (Oxford: Blackwell, 2004).
Arşiv ve kaynak
Herodotos'un Macaulay çevirisi ve Breasted'in ders kitabı, telif dışı olarak dijital kütüphanelerde okunabiliyor. Eridu kazılarının raporları Irak'ın arkeoloji dergisi Sumer'de yayımlandı; buluntuları Irak Ulusal Müzesi'nin koleksiyonunda bulunuyor. Mezopotamya'nın çivi yazılı tarım kayıtlarının büyük bir kısmı, çevrim içi çivi yazısı veri tabanlarında görüntü ve çeviri yazılarıyla birlikte erişilebilir durumda.
Açık sorular
- Güney Mezopotamya'nın bataklıkları, ilk yerleşimcilerin nüfusunu artırmada sulamalı tarım kadar önemli miydi?
- Tuzlanma, güney kentlerinin gücünü ne ölçüde zayıflattı; Jacobsen ve Adams'ın yorumu bugün ne kadar geçerli?
- Kuzey Mezopotamya'nın yağmurla tarım yapan toplulukları, güneydeki kentleşmeden ne kadar bağımsız gelişti?
Mini sınav
- (Hedef 1) Mezopotamya adı ne anlama gelir? A) Dağlar arası B) Nehirler arası C) Denizler arası D) Çöller arası
- (Hedef 1) Dicle ve Fırat'ın taşkınları, Nil'inkinden nasıl farklıydı? A) Hiç taşmıyorlardı B) Yazın sonunda, ekimden önce düzenli taşıyorlardı C) İlkbaharda, tahılın olgunlaştığı sırada ve çoğu zaman yıkıcı biçimde taşıyorlardı D) Yalnızca kışın taşıyorlardı
- (Hedef 2) Güney Mezopotamya'nın en önemli eksiklerinden biri neydi? A) Su B) Güneş C) Toprak D) Taş, kereste ve maden
- (Hedef 2) Jacobsen ve Adams'a göre uzun süren sulamanın sonucu neydi? A) Toprağın tuzlanması ve verimin düşmesi B) Toprağın daha verimli hâle gelmesi C) Nehirlerin kuruması D) Yağışın artması
- (Hedef 3) «Bereketli Hilal» kavramını kim ortaya attı? A) Herodotos B) Thorkild Jacobsen C) James Henry Breasted D) Susan Pollock
Açık uçlu soru
(Hedef 3) Mezopotamya'yı «uygarlığın beşiği» olarak tanımlamanın neyi açıkladığını ve neyi gizlediğini tartış. Breasted'in «Bereketli Hilal» kavramını ortaya attığı dönemi, uygarlığın dünyanın farklı yerlerinde bağımsız olarak ortaya çıkmasını ve Pollock'un eleştirisini kullanarak, güney Mezopotamya'nın erken kentleşmesini daha iyi açıklayan bir anlatı öner.
Cevaplar
- B — Mezopotamya, Yunanca «nehirler arası» anlamına gelir.
- C — Dicle ve Fırat, ilkbaharda, tahılın olgunlaştığı sırada ve çoğu zaman yıkıcı biçimde taşıyordu.
- D — Güney Mezopotamya'da taş, kereste ve maden neredeyse hiç yoktu.
- A — Jacobsen ve Adams'a göre sulama, toprağın tuzlanmasına ve verimin düşmesine yol açtı.
- C — «Bereketli Hilal» kavramını James Henry Breasted ortaya attı.
Güçlü bir cevap, «beşik» imgesinin Mezopotamya'nın erken kentleşmesini ve yazısını vurguladığını, ama uygarlığın tek bir yerde doğduğunu ve Avrupa'ya aktarıldığını ima ettiğini belirtir. Breasted'in anlatısının Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemin bakışını yansıttığını, uygarlığın başka bölgelerde de bağımsız olarak ortaya çıktığını gösterir. Pollock'un eleştirisinden yola çıkarak, erken kentleşmeyi bolluktan çok, sulama, ticaret ve depolanan ürünün yönetimi gibi zorlukların gerektirdiği örgütlenmeyle açıklayan bir anlatı önerir.
Sonraki bölüme köprü
Güney ovasının kanalları, tapınakları ve ambarları, MÖ dördüncü binyılın sonunda tek bir kentte olağanüstü bir yoğunluğa ulaştı. Bu kentin harabeleri, on dokuzuncu yüzyılda onu ilk gören Avrupalı gezgine dünyanın en ıssız yeri gibi göründü; oysa beş bin yıl önce orada on binlerce insan yaşıyordu ve duvarlar renkli çivilerle süslenmişti. Sonraki bölüm bu kenti ele alıyor: Uruk, dünyanın ilk büyük şehri.