Öğrenme hedefleri
- Homo sapiens'in Afrika'dan çıkıp dünyaya yayılmasının ana yollarını ve bu yayılmanın hangi kanıt türlerine dayanarak bilindiğini açıklayabileceksin.
- Amerika'nın ilk yerleşimine dair «Clovis öncelik» modeli ile Monte Verde'den sonra öne çıkan kıyı yolu açıklamasını karşılaştırabileceksin.
- Arkeolojinin, jeolojinin ve genetiğin aynı soruya verdiği cevapların birbirini nasıl sınadığını ve bir bilimsel uzlaşmanın hangi kanıtla değiştiğini değerlendirebileceksin.
Okuma metni
Kanca — hiç görülmemiş bir kara parçasını tahmin etmek
1590'da İspanya'nın Sevilla kentinde, Peru ve Meksika'da on beş yıla yakın yaşamış Cizvit rahip José de Acosta'nın bir kitabı basıldı: Historia natural y moral de las Indias, yani «Hint Adalarının doğal ve ahlaki tarihi». Acosta, kitabının ilk bölümlerinde, Avrupalıların Amerika'ya ayak bastığı günden beri kafaları kurcalayan bir soruyu ele alıyordu: Avrupalılar gelmeden önce bu kıtada yaşayan insanlar oraya nereden ve nasıl gelmişti?
Acosta'nın döneminde bazı yazarlar, Amerika'nın ilk insanlarını Platon'un anlattığı batık Atlantis adasına, bazıları da kayıp İsrail kabilelerine bağlıyordu. Acosta bu iki açıklamayı da ayrı bölümlerde reddetti. Onu asıl düşündüren şey, kıtadaki hayvanlardı. İnsanlar bir fırtınayla sürüklenip gemiyle gelmiş olabilirdi; ama kim kurtları, tilkileri ve pumaları gemilere bindirip okyanusu aşardı? Acosta, bu hayvanların ancak karadan yürüyerek gelmiş olabileceğini düşündü ve dünyanın bir yerinde, kuzeyde ya da güneyde, Eski Dünya ile Yeni Dünya'nın birleştiğini ya da birbirine çok yaklaştığını tahmin etti. O tarihte hiçbir Avrupalı, Asya ile Amerika'yı ayıran boğazı görmemişti. Danimarka kökenli denizci Vitus Bering, Rusya'nın hizmetinde bu boğazdan ancak 1728'de geçecekti. Bu bölüm, Acosta'nın tahmininin nereye kadar doğru çıktığını ve insanların Afrika'dan Amerika'nın en güney ucuna uzanan yolculuğunu soruyor.
Bağlam — Afrika'dan çıkış
Homo sapiens Afrika'da biçimlendi; türümüzün en eski kalıntıları bu kıtadan geliyor. «300.000 Yılda İnsanlık» kursunun ilk bölümü, kalıcı yayılmanın büyük ölçüde yaklaşık yetmiş ile elli bin yıl önce arasında gerçekleştiğini anlatmıştı. Ama bu yayılma tek bir yürüyüş değildi.
Türümüzün daha erken bir dönemde de Afrika'nın dışına adım attığını biliyoruz. Bugünkü İsrail'deki Skhul ve Qafzeh mağaralarında, yaklaşık yüz bin yıl öncesine tarihlenen Homo sapiens kalıntıları bulundu. Ama bu erken topluluklar Levant'ta kalıcı olmadı; bölgede daha sonra yine Neandertallerin izleri görülüyor. Kalıcı yayılmanın iki muhtemel kapısı vardı: biri Nil Vadisi'nden Sina'ya ve Levant'a uzanan kuzey yolu, öbürü Kızıldeniz'in güney ucunda, Afrika ile Arap Yarımadası arasındaki Bab-el-Mendeb boğazı. Buzul dönemlerinde deniz seviyesi bugünkünden onlarca metre alçak olduğu için bu boğaz çok daralıyordu; araştırmacıların bir kısmı, ilk kalıcı yayılmanın buradan, Arap Yarımadası'nın ve Hindistan'ın kıyılarını izleyerek gerçekleştiğini düşünüyor.
Bu yolları bilmemizi sağlayan kanıtlar üç türlüdür: taş aletler ve iskeletler gibi arkeolojik buluntular, buzul çağının deniz seviyelerini ve iklimini gösteren jeolojik veriler, bir de yaşayan halkların ve fosillerin genetik malzemesinden kurulan soy ağaçları. Bu üç kanıt türü her zaman aynı şeyi söylemez; tarih öncesi araştırmalarının ilerlemesi, çoğu zaman aralarındaki çelişkilerin çözülmesiyle olur. Amerika'nın hikâyesi, bunun en açık örneklerinden biridir.
Gelişme — kara köprüsü ve «Clovis önce geldi» fikri
Acosta'nın tahmin ettiği bağlantı gerçekten vardı, ama onun düşündüğü biçimde değil. Asya ile Amerika bugün seksen kilometreyi biraz aşan bir boğazla ayrılıyor. Son buzul çağında, özellikle yaklaşık yirmi altı ile on dokuz bin yıl önce arasındaki son buzul maksimumunda, dünyanın suyunun büyük bir kısmı kıtaları örten buz tabakalarında toplanmıştı ve deniz seviyesi bugünkünden yüz metreden fazla alçaktı. Sibirya ile Alaska arasındaki sığ deniz tabanı kurumuş, yüzlerce kilometre genişliğinde bir karaya dönüşmüştü.
Ama Beringia'ya ulaşmak, Amerika'nın içlerine ulaşmak demek değildi. Kuzey Amerika'nın büyük bir kısmı, doğuda ve batıda iki dev buz tabakasıyla örtülüydü. Bu tabakalar eriyip aralarında bir geçit açılınca, insanların güneye inebileceği düşünülüyordu.
1920'lerde ve 1930'larda New Mexico'da, önce Folsom yakınlarında soyu tükenmiş bir bizon türünün kaburgaları arasında, sonra Clovis kasabası yakınlarında mamut kemiklerinin yanında, özenle yontulmuş, tabanında oluk açılmış taş mızrak uçları bulundu. Bu buluntular, insanların Amerika'ya buzul çağı bitmeden geldiğini kesin olarak gösterdi. Clovis uçları kısa sürede kıtanın dört bir yanında tanındı. Radyokarbon yönteminin gelişmesiyle bu uçların yaklaşık on üç bin yıl öncesine tarihlendiği anlaşıldı.
Bu model güçlüydü; çünkü sadeydi ve kanıtlarla uyuşuyordu. Clovis'ten daha eski olduğu iddia edilen buluntular çıktıkça, uzmanlar bunları sıkı biçimde sınadı ve çoğunda tarihleme hatası ya da doğal süreçlerle kırılmış taşlar buldu. «Clovis'ten önce» iddiası taşıyan bir araştırmacı, meslektaşlarının şüpheciliğiyle karşılaşmayı baştan kabul ediyordu.
Dönüş noktası — Şili'de bir bataklık
1970'lerin sonunda Amerikalı arkeolog Tom Dillehay, Şili'nin güneyinde, Monte Verde adlı yerde, küçük bir derenin kıyısında kazılara başladı. Burası Beringia'dan on bin kilometreyi aşkın uzaklıktaydı. Buluntu yerini özel kılan şey, turba bataklığının normalde çürüyüp kaybolan malzemeleri korumasıydı: ahşap direkler, bir çadır benzeri yapının hayvan derisi parçaları, ateş çukurları, soyu tükenmiş fil akrabası bir hayvanın kemikleri, kıyıdan taşınmış yenilebilir deniz yosunları, şifalı bitkiler ve çamurda kalmış bir ayak izi.
Radyokarbon tarihleri, Monte Verde'deki yerleşimin yaklaşık on dört bin beş yüz yıl önceye ait olduğunu gösteriyordu. Bu, Clovis'ten en az bin yıl önce demekti; üstelik kıtanın neredeyse en güney ucunda. Eğer tarihler doğruysa, insanlar buzsuz koridor açılmadan önce Amerika'ya girmiş ve binlerce kilometre güneye inmiş olmalıydı.
Bu ziyaret, bilimsel uzlaşmanın nasıl değiştiğine dair öğretici bir örnektir. Uzlaşmayı değiştiren şey tek bir parlak fikir değil, yıllar süren kazı, yayımlanan ayrıntılı raporlar ve en şüpheci meslektaşların kanıtı kendi gözleriyle sınamasıydı.
Yaygın yanlış«Amerika'nın ilk insanları, Bering kara köprüsünden yürüyerek geçip buzlar arasındaki koridordan güneye inen mamut avcılarıydı» diye düşünülür.
Oysa bugün kanıtlar, ilk gelenlerin buzsuz koridor açılmadan önce, büyük olasılıkla Pasifik kıyısını izleyerek güneye indiğini ve Clovis kültürünün ilk yerleşim değil, daha sonraki bir gelişme olduğunu gösteriyor.
Cevap — kıyı yolu ve Beringia'da bir bekleyiş
Monte Verde'den önce bile bazı araştırmacılar başka bir yol öneriyordu. Kanadalı arkeolog Knut Fladmark, 1979'da, buzul çağında Pasifik kıyısının bazı kesimlerinin buzdan açık kaldığını ve deniz kaynaklarıyla beslenen, belki kayık kullanan toplulukların kıyıyı izleyerek güneye inebileceğini savundu.
Genetik de sorunun başka bir parçasını çözdü. Bugünkü Amerika yerlilerinin ve eski iskeletlerin DNA'sı, bu toplulukların Sibirya'daki atalarından binlerce yıl önce ayrıldığını, ama Amerika'daki büyük yayılmanın çok daha sonra başladığını gösteriyordu. Erika Tamm ve meslektaşları 2007'de bu aradaki zamanı açıklamak için bir öneri getirdi: Amerika yerlilerinin ataları, son buzul maksimumu sırasında Beringia'da, bir yanda Sibirya'dan, öbür yanda Amerika'nın içlerinden buzla ayrılmış olarak binlerce yıl yaşamış olabilirdi. Bu öneriye «Beringia bekleyişi» denir.
Öyleyse Acosta'nın sorusunun bugünkü cevabı nedir? İnsanlar Amerika'ya kuzeydoğu Asya'dan, Beringia üzerinden geldi; Acosta'nın «dünyalar bir yerde birleşiyor» tahmini bu anlamda doğru çıktı. Ama geliş, tek bir yürüyüş değil, bir bekleyiş, ardından büyük olasılıkla kıyıdan hızlı bir yayılmaydı ve en az on beş bin yıl önce başladı. Clovis ise bu hikâyenin başlangıcı değil, ortalarından bir sayfadır.
Bugünle bağ — kimin atası?
Amerika'nın ilk insanları sorusu yalnızca bilimsel bir merak konusu değildir. 1996'da ABD'de Kennewick yakınlarında bulunan yaklaşık dokuz bin yıllık bir iskelet, bilim insanları ile bölgedeki yerli halklar arasında yıllar süren bir hukuk tartışmasına yol açtı: kalıntıların kime ait olduğu, kimin onları inceleyip kimin gömeceği soruldu. Aynı iskeletten 2015'te elde edilen DNA, bu insanın bugünkü Amerika yerlileriyle yakın akraba olduğunu gösterdi.
Bu örnek, tarih öncesi araştırmalarının bugünkü insanların kimliğine ve haklarına dokunduğunu hatırlatıyor. Bir kıtaya ilk kimin geldiği sorusu, bugün o topraklarda yaşayan toplulukların geçmişle bağını da ilgilendirir. Bu yüzden arkeologlar giderek daha sık, çalıştıkları bölgenin yerli topluluklarıyla birlikte araştırma yapıyor.
Birincil kaynak
Acosta, kitabının yirminci bölümünde hayvanların Amerika'ya nasıl geçtiğini tartıştıktan sonra şöyle yazar:
I coniecture then, by the discourse I have made, that the new world, which we call Indies, is not altogether severed and disioyned from the other world; and to speake my opinion, I have long beleeved that the one and the other world are ioyned and continued one with another in some part, or at the least are very neere. And yet to this day there is no certaine knowledge of the contrary. […] For that wee must beleeve they could not so conveniently come thither by Sea as travelling by Land, which might be done without consideration in changing by little and little their lands and habitations.
Türkçesi: Yaptığım bu değerlendirmeden şu tahmine varıyorum: Hint Adaları dediğimiz yeni dünya, öbür dünyadan tamamen kopuk ve ayrı değildir. Kendi görüşümü söylemek gerekirse, uzun zamandır iki dünyanın bir yerde birleştiğine ve birbirinin devamı olduğuna ya da en azından birbirine çok yakın olduğuna inanıyorum. Bugüne kadar bunun tersine dair kesin bir bilgi de yok. […] Çünkü onların oraya deniz yoluyla, karadan yolculuk kadar kolay gelemeyeceklerine inanmalıyız; karadan yolculuk ise, topraklarını ve yurtlarını azar azar değiştirerek, farkında bile olmadan yapılabilirdi.
Kaynak: José de Acosta, Historia natural y moral de las Indias (Sevilla, 1590), I. kitap, 20. bölüm; Edward Grimston'ın 1604 tarihli İngilizce çevirisi, Clements R. Markham yayını, The Natural and Moral History of the Indies, cilt 1 (Londra: Hakluyt Society, 1880), s. 60–61; archive.org. Özgün yazım korundu. Türkçesi bizim.
- Acosta, iki dünyanın birleştiği tahminine hangi gözlemden yola çıkarak varıyor?
- Acosta'nın «azar azar, farkında bile olmadan» yer değiştirme fikri, bugünkü yayılma açıklamalarıyla hangi noktada örtüşüyor, hangi noktada ayrılıyor?
- Acosta, bu tahmini kendi döneminin hangi bilgi sınırları içinde yapıyor? Metinde bu sınırları gösteren bir ifade bul.
Tarihçiler Tartışıyor
- José de Acosta (1590) — Amerika'daki hayvanların gemiyle taşınmış olamayacağından yola çıkarak Eski ve Yeni Dünya'nın bir yerde birleştiğini ya da birbirine çok yaklaştığını ve ilk insanların karadan, azar azar geldiğini savundu.
- C. Vance Haynes (1964) — Clovis uçlarının tarihleriyle buzsuz koridorun açılma zamanını ilişkilendirerek ilk Amerikalıların Clovis avcıları olduğunu ve kıtaya hızla yayıldığını savundu.
- Tom Dillehay (1989–1997) — Monte Verde kazılarının sonuçlarını iki ciltlik bir raporda yayımlayarak insanların Clovis'ten en az bin yıl önce Güney Amerika'nın güneyine ulaştığını gösterdi.
- Erika Tamm ve meslektaşları (2007) — Genetik verilere dayanarak Amerika yerlilerinin atalarının Beringia'da binlerce yıl yalıtılmış olarak yaşadığını, ardından hızla güneye yayıldığını ileri sürdü.
Bu tartışma, bir bilimsel uzlaşmanın nasıl kurulup nasıl değiştiğini gösteriyor. Haynes'in modeli, döneminin kanıtlarını sade bir biçimde birleştirdiği için onlarca yıl ayakta kaldı. Fladmark'ın kıyı yolu önerisi uzun süre ilginç ama kanıtlanamaz bir fikir olarak görüldü; çünkü eski kıyı şeridi deniz altındaydı. Monte Verde, kıyı yolunu doğrudan kanıtlamadı; ama koridor modelinin zaman çizelgesini imkânsız hâle getirerek alternatiflere yer açtı. Tamm ve meslektaşlarının genetik önerisi ise arkeolojinin bıraktığı boşluğu, yani Asya'dan ayrılış ile Amerika'daki yayılma arasındaki binlerce yılı açıklamaya çalıştı. Tartışmanın bugünkü hâli, tek bir kazananı değil, farklı disiplinlerin birbirini düzelttiği bir süreci yansıtıyor. Bu yüzden her model, hangi kanıtı açıkladığına ve hangisini açıklayamadan bıraktığına bakılarak okunmalı; Clovis modeli bile Clovis kültürünün hızlı yayılmasını hâlâ iyi açıklıyor.
Derine İn
Amerika'nın ilk insanlarına dair tartışmanın en zor yanlarından biri, tarihlemedir. Bir buluntu yerinin yaşı, çoğunlukla içindeki kömür, kemik ya da bitki kalıntılarının radyokarbon yöntemiyle ölçülmesiyle belirlenir. Ama bir tarihin doğru olması, o tarihteki malzemenin insan eliyle oraya bırakıldığını kanıtlamaz. Doğal bir orman yangınından kalan kömür, bir ateş çukuru sanılabilir; bir derenin taşları birbirine çarpıp kırarak, alete benzeyen parçalar üretebilir. Bu yüzden arkeologlar, «Clovis'ten önce» iddialarını değerlendirirken üç şeye bakar: buluntuların insan yapımı olduğu kesin mi, tarihler güvenilir mi ve buluntular ile tarihlenen malzeme aynı katmandan mı geliyor? Monte Verde'yi ikna edici kılan, bu üç sorunun hepsine güçlü cevaplar vermesiydi.
Buzsuz koridor tartışması da kanıtların nasıl biriktiğini gösteriyor. Koridorun ne zaman açıldığı, uzun süre yalnızca buzul jeolojisinin verilerine göre tahmin edildi. Daha sonra koridor bölgesindeki göl tortularından alınan eski bitki ve hayvan DNA'sı, koridorun buzdan kurtulduktan sonra bile bir süre insanların geçip yaşayabileceği kadar bitki ve hayvan barındırmadığını düşündürdü. Bu bulgu, koridorun en erken yerleşimciler için uygun bir yol olmadığı fikrini güçlendirdi; ama koridorun daha sonraki göçler için kullanılmış olabileceğini dışlamadı.
Genetik veriler de önemli sürprizler getirdi. 2014'te Montana'da, Clovis aletleriyle birlikte gömülmüş yaklaşık on iki bin altı yüz yıllık bir çocuğun genomu okundu. Bu çocuğun, bugünkü Orta ve Güney Amerika yerlileriyle yakın akraba olduğu anlaşıldı. Yani Clovis aletlerini yapan topluluklar, sonradan ortadan kaybolan bir yan kol değil, bugün yaşayan pek çok yerli halkın atalarıyla aynı soydandı. Aynı yıl, Sibirya'da Baykal Gölü yakınlarında bulunan yirmi dört bin yıllık bir çocuğun genomu, Amerika yerlilerinin atalarının bir kısmının Sibirya'daki başka topluluklardan geldiğini gösterdi.
Clovis öncesi yerleşimin kabul görmesi, başka bir tartışmayı da yeniden açtı. Amerika'daki mamutlar, dev yer tembelleri ve atlar gibi büyük hayvanların çoğu, son buzul çağının sonunda ortadan kalktı. Bazı araştırmacılar bu yok oluşu insanların avcılığına, bazıları iklim değişikliğine bağlıyor. İnsanların kıtada daha uzun süredir bulunduğunun anlaşılması, bu tartışmanın zaman çizelgesini değiştirdi; ama tartışmayı sonuçlandırmadı. Büyük hayvanların sonu, Buz Çağı'nda yaşamın daha geniş sorularıyla birlikte ele alınması gereken bir konu olarak açık duruyor.
Amerikalı arkeolog David Meltzer, Amerika'nın ilk insanlarına dair tartışmayı anlatan kitabında, bu insanların bilinmeyen bir kıtaya giren son derece yetenekli kâşifler olduğunu vurgular. Önlerinde ne olduğunu bilmiyorlardı: hangi bitkilerin yenebileceğini, hangi hayvanların tehlikeli olduğunu, suyun nerede bulunacağını, kışın ne kadar sert geçeceğini. Buna rağmen, birkaç bin yıl içinde, Alaska'nın tundralarından Amazon'un ormanlarına, And Dağları'nın yüksek platolarından Şili'nin güney kıyılarına kadar birbirinden çok farklı ortamlara uyum sağladılar. Bu, insanlık tarihinin en hızlı ve en geniş yayılmalarından biridir.
Bu hikâyeyi düşünürken, Acosta'nın bir başka gözlemini de hatırlamak işe yarar. Acosta, Amerika'nın ilk insanlarının azar azar, bir yerden öbürüne geçerek geldiğini, yani uzun bir yolculuğu bilinçli bir göç olarak değil, kuşaklar boyunca biriken küçük adımlar olarak düşündü. Bugünkü açıklamalar bu noktada Acosta'dan biraz ayrılıyor: kıyı yolu gibi modeller, hızlı ve belki bilinçli bir hareketi de mümkün görüyor. Ama «yayılma» kelimesinin, bir haritada çizilen tek bir oktan çok, sayısız insanın sayısız küçük kararından oluştuğu fikri hâlâ geçerli.
Uzman Notu
Temel literatür
- José de Acosta, The Natural and Moral History of the Indies, çev. Edward Grimston (1604), yay. Clements R. Markham, 2 cilt (Londra: Hakluyt Society, 1880).
- C. Vance Haynes, «Fluted Projectile Points: Their Age and Dispersion», Science 145 (1964), s. 1408–1413.
- Knut R. Fladmark, «Routes: Alternate Migration Corridors for Early Man in North America», American Antiquity 44 (1979), s. 55–69.
- Tom D. Dillehay, Monte Verde: A Late Pleistocene Settlement in Chile, cilt 2 (Washington: Smithsonian Institution Press, 1997).
- David J. Meltzer, First Peoples in a New World: Colonizing Ice Age America (Berkeley: University of California Press, 2009).
- Morten Rasmussen ve diğerleri, «The genome of a Late Pleistocene human from a Clovis burial site in western Montana», Nature 506 (2014), s. 225–229.
Arşiv ve kaynak
Acosta'nın kitabının İspanyolca ilk baskısı ve Hakluyt Society'nin İngilizce yayını dijital kütüphanelerde okunabiliyor; Grimston çevirisindeki eski yazım, özgün metnin on yedinci yüzyıl başındaki İngilizce karşılığını korur. Monte Verde buluntuları Şili'de, Clovis ve Folsom buluntuları ABD'deki müze koleksiyonlarında korunuyor; Monte Verde kazılarının ayrıntılı raporu iki cilt hâlinde yayımlandı.
Açık sorular
- İnsanlar Amerika'ya ilk kez tam olarak ne zaman ulaştı? On beş bin yıldan daha eski olduğu ileri sürülen buluntular ne kadar güvenilir?
- Kıyı yolu, deniz altında kalmış eski kıyı şeridi araştırılmadan doğrudan kanıtlanabilir mi?
- Amerika'daki büyük hayvanların yok oluşunda insan avcılığının ve iklim değişikliğinin payları nasıl ayırt edilebilir?
Mini sınav
- (Hedef 1) Homo sapiens'in Afrika'dan kalıcı biçimde yayılmasının muhtemel güney kapısı olarak hangi boğaz gösteriliyor? A) Cebelitarık Boğazı B) Bab-el-Mendeb boğazı C) Bering Boğazı D) İstanbul Boğazı
- (Hedef 1) Tarih öncesi yayılma yollarını bilmemizi sağlayan kanıt türleri hangileridir? A) Yalnızca yazılı kaynaklar B) Yalnızca mağara resimleri C) Arkeolojik buluntular, jeolojik veriler ve DNA D) Yalnızca sözlü gelenekler
- (Hedef 2) Clovis öncelik modeline göre Amerika'nın ilk insanları kıtanın içlerine nasıl ulaştı? A) Atlantik'i gemilerle geçerek B) Pasifik adalarından kayıklarla C) Güney Amerika'dan kuzeye yürüyerek D) İki buz tabakası arasında açılan buzsuz koridordan güneye inerek
- (Hedef 2) Monte Verde'yi Clovis öncelik modeli için önemli kılan neydi? A) Yerleşimin Clovis'ten en az bin yıl önceye tarihlenmesi B) Orada Clovis uçlarının bulunması C) Yerleşimin Alaska'da olması D) Orada yazılı belgelerin bulunması
- (Hedef 3) 1997'de Monte Verde'yi inceleyen uzman grubunun ziyareti neden önemlidir? A) Buluntuları sahte ilan ettikleri için B) Aralarında Clovis öncelik modelinin savunucuları da bulunan uzmanların yerleşimin Clovis'ten eski olduğunu kabul etmesi, uzlaşmayı değiştirdiği için C) Yerleşimi turizme açtıkları için D) Kazıları durdurdukları için
Açık uçlu soru
(Hedef 3) Clovis öncelik modelinin neden uzun süre kabul gördüğünü ve Monte Verde'den sonra neden terk edildiğini açıkla. Arkeolojinin, jeolojinin ve genetiğin bu değişime nasıl katkıda bulunduğunu, Acosta'nın 1590'daki tahmininin hangi yönleriyle doğru, hangi yönleriyle eksik çıktığını gerekçeleriyle tartış.
Cevaplar
- B — Bab-el-Mendeb boğazı, Afrika'dan kalıcı yayılmanın muhtemel güney kapısı olarak gösteriliyor.
- C — Yayılma yolları arkeolojik buluntular, jeolojik veriler ve DNA ile biliniyor.
- D — Clovis öncelik modeline göre ilk insanlar buzsuz koridordan güneye indi.
- A — Monte Verde, Clovis'ten en az bin yıl önceye tarihleniyordu.
- B — Şüpheci uzmanların yerleşimin yaşını kabul etmesi, bilimsel uzlaşmayı değiştirdi.
Güçlü bir cevap, Clovis modelinin sadeliğini ve dönemin kanıtlarıyla uyumunu, Monte Verde'nin tarihlerinin bu modelin zaman çizelgesini nasıl imkânsız kıldığını açıklar. Jeolojinin koridorun açılma zamanını, genetiğin Beringia bekleyişini ve Clovis topluluklarının bugünkü yerli halklarla akrabalığını gösterdiğini belirtir. Acosta'nın karadan geliş tahmininin doğru, ama yavaş ve bilinçsiz bir yayılma düşüncesinin kıyı yolu modelleriyle kısmen çeliştiğini tartışır.
Sonraki bölüme köprü
Beringia'da bekleyen ve Amerika'ya yayılan toplulukların çağdaşları, Eski Dünya'da da iz bıraktı. İspanya'nın kuzeyinden Endonezya adalarına kadar, buzul çağı insanları gün ışığının girmediği mağara dehlizlerine girip duvarlara atlar, bizonlar ve el izleri çizdi. Bu resimlerin bir kısmı yirminci yüzyılın başına kadar sahte sanıldı; neden yapıldıkları ise hâlâ tartışılıyor. Sonraki bölümün sorusu bu: Avcı-toplayıcılar sanatı neden yaptı?