İçeriğe geç

YON-305-08·Nitel Araştırma Tasarımı

Nitel araştırmada yazım ve temsil

temel2.797 kelime≈ 19 dk

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. Yazım, analiz bittikten sonra yapılan teknik bir iş değildir: hangi alıntının seçileceği, hangi temanın önce anlatılacağı kararlarının kendisi analizdir.
  2. En çarpıcı alıntı her zaman en temsil edici alıntı değildir, seçimin ölçüsü kolay okunurluk değil sahadaki çeşitliliktir.
  3. Katılımcı sesi ile araştırmacı sesi metinde ayırt edilebilir kalmalıdır, okur hangi cümlenin kime ait olduğunu bilebilmelidir.
  4. Bir grubu tek bir sıfatla adlandırmak, niteliği isme dönüştürüp katılımcıları o özelliğe indirger.
  5. Takma ad tek başına katılımcıyı korumaz, ayrıntının çokluğu da katılımcıyı tanınır kılabilir.
  6. Konuşma dilini düzeltmek sesi siler, olduğu gibi bırakmak bazen katılımcıyı küçümseyen bir izlenim bırakır, karar bağlama göre verilir.
  7. Bulgu anlatısı bir liste değil bir argümandır, olumsuz vaka anlatının kenarında değil temayı sınadığı yerde durmalıdır.

Açılış sahnesi

Ekranın ışığı yarı karanlık bir odayı aydınlatıyor. Bulgular bölümünün taslağı önünde, cümleler farklı renklerle işaretlenmiş: sarı en çarpıcı alıntılar için, mavi kendi yorumları için. Kapı eşiğinde söylenen "orada söyleyemezdim" cümlesi sarıyla işaretli duruyor, odak grupta geçen "biz şikâyet etmeyiz" de öyle. Bir kadının gözyaşları içinde anlattığı sahne ise neredeyse bütün sayfayı kaplıyor, her ayrıntısıyla yazılmış.

Danışmanın ekranı paylaştığı görüşmede ilk sorduğu şey basit: bu alıntılar kaç farklı kişiden geliyor? Cevap rahatsız edici çünkü sarı işaretli cümlelerin neredeyse tamamı üç-dört kadına ait. Torun bakmayı severek anlattığını söyleyen kadının sözü ise metinde hiç yok, sanki o görüşme hiç yapılmamış gibi.

Danışman sonra taslağın diline dönüyor. Sayfalarda kadınlar sürekli "yorgun yaşlı kadınlar", "sessiz nineler" diye anılıyor. "Bu kadınlar kendilerini böyle mi görüyordu," diye soruyor ekrandaki bir cümleyi işaret ederek, "yoksa sen mi onları böyle adlandırdın?" Sorunun cevabı taslakta yok çünkü kimse bu adlandırmayı sorgulamamış, sözcük tekrar ede ede kendiliğinden doğru görünmeye başlamış.

En sona bırakılan sahne ayrı bir sorun taşıyor. Gözyaşlarıyla anlatılan an o kadar ayrıntılı yazılmış ki hangi sokakta oturduğu, kaç torunu olduğu, hangi hastalıkla uğraştığı tek tek metne girmiş: o mahalleyi biraz tanıyan biri kimin anlatıldığını tahmin edebilir. Bir şey daha dikkat çekiyor: bazı cümlelerin kime ait olduğu belli değil, katılımcının sözü ile yazan kişinin yorumu aynı paragrafta, tırnaksız, iç içe geçmiş. Öğrenci sarı ve mavi satırlara uzun uzun bakıyor. Taslağı etkileyici kılan seçimlerin çoğunun, onu eksik ve riskli kılan seçimlerle aynı olduğunu o an görüyor.

Bu derste ne olacak

Ekran başındaki öğrenci de danışmanı da, taslaktaki yaşlı kadınlar da bir kurgunun parçası. Sahneyi, yazım kararlarının hangi satırda verildiğini elle tutulur kılmak için biz kurduk.

Geçen dersteki güven ölçütleri araştırmanın sağlam olup olmadığını sınıyordu. Okur ise o sağlamlığı hiçbir zaman doğrudan görmez, yalnız önüne konan sayfayı görür. Bu yüzden sınamanın son durağı yazıdır ve yazıda verilen her karar katılımcıların okurun gözünde kim olacağını belirler.

Bu ders dört gerilimin peşine düşüyor. Akıcı cümle ile temsil edici cümle her zaman aynı cümle değildir. Katılımcının sözü ile araştırmacının yorumu sayfada birbirine karışabilir. Bir grubu anmak için seçilen ad, grubun tamamını tek bir özelliğe indirebilir. Çarpıcı ayrıntı ise bazen metni canlandırırken katılımcıyı ele verir. Bu dört gerilim, bulguların bir anlatı olarak nasıl dizildiği sorusunda birleşiyor.

Sıfır noktası — Yazmanın kendisi bir karardır

Nitel araştırmanın çoğu adımı bir karar zinciridir: hangi soru sorulacak, hangi vaka seçilecek, kiminle görüşülecek, hangi kod verilecek. Yazım bu zincirin dışında, ayrı bir son adım gibi görünür çünkü artık saha kapanmış, veriler toplanmış, kodlar çıkarılmıştır. Oysa yazım da aynı zincirin bir halkasıdır, belki de en görünmez olanı çünkü kararları artık sayfada, cümle cümle alınır.

Bulguları yazarken araştırmacı yeniden seçer, yeniden sıralar, yeniden adlandırır. Hangi görüşmenin ilk örnek olacağı, hangi kelimenin katılımcıyı tanımlamak için kullanılacağı, hepsi bilimsel kararlardır çünkü okurun sahaya dair kuracağı resmi biçimlendirirler. Bu yüzden temsil, yazımın kenarında duran bir ayrıntı değil, analizin kendisidir.

Mekanizma — Alıntı, ses ve ad seçiminin işleyişi

Alıntı seçimiyle başlamak gerekir çünkü bulgular bölümünün en görünür katmanı odur. Bir görüşmede söylenen her cümle eşit ağırlıkta değildir: bazıları akıcı ve toparlanmıştır, bazıları dağınık ya da yarım kalmıştır ama yine de temayı taşır. Araştırmacı en akıcı cümleyi seçme eğilimindedir çünkü metni okunur kılar. Sorun, bu eğilimin sahadaki çeşitliliği sessizce daraltmasıdır.

Alıntı seçiminin bir de eksiklik yüzü var: temaya uymayan bir görüşme rahatsız edicidir çünkü anlatıyı karmaşıklaştırır, kolay yol onu metne hiç almamaktır.

Olumsuz vakanın aranması geçen dersin konusuydu. Burada sorun onun bulunup bulunmadığı değil, sayfaya girip girmediğidir. Sahada bulunan ama metne alınmayan bir vaka, okurun gözünde hiç var olmamış bir vakadır. Grup görüşmelerinde de benzer bir kayma yaşanır. En çok konuşan kişinin sözü, bulgular bölümünde de en çok yer kaplar.

Alıntının kimden geldiği kadar, alıntının yanına kimin cümlesinin konduğu da önemlidir. İyi bir bulgular bölümü katılımcının sözünü de araştırmacının yorumunu da barındırır. Sorun, okurun ikisini birbirinden ayıramaz hale gelmesidir.

Ses ayrımından sonra adlar gelir. Hazırlık kursundaki saygılı dil dersi, bir özelliğin kişiyi adlandıran isme dönüşmesine niteliğin isimleşmesi demişti. Nitel bir bulgular bölümü bu kaymaya çok açıktır. Araştırmacı katılımcıları her paragrafta yeniden tanıtamaz, onları kısa bir grup adıyla anmak zorunda kalır.

Birkaç görüşmede duyulan bir sıfat, tekrarlandıkça bütün grubun adına dönüşür. Bunu önlemenin en basit yolu, katılımcıların kendilerini hangi sözcüklerle andığına dönüp bakmaktır. Bu adım basit olduğu için sık atlanır.

Adlandırmanın bir de etik yüzü var. Etik kursu, anonim sanılan bir kaydın başka bilgilerle birleşince kişiyi yeniden gösterebildiğini yeniden tanımlanma adıyla işlemişti. Yazıda bu risk ayrıntıdan doğar. Takma ad kişinin adını gizler, ama sokağı, mesleği ve aile yapısı yerinde duruyorsa kişi yine bulunabilir.

En etkili alıntı bazen tam bu yüzden metinden çıkarılmalı ya da bulanıklaştırılmalıdır. Mekâna, mesleğe ya da aile yapısına dair ayrıntı çoğu zaman temayı bozmadan sadeleştirilebilir. Bütün bu tek tek kararlar, sonunda bulguların hangi sırayla anlatıldığında bir araya gelir.

Temalar alt alta yazılmış maddeler gibi durmaz. Biri ötekini besler, sınırlar ya da ona itiraz eder, bu yüzden bulgu anlatısı bir argüman gibi kurulur. Olumsuz vaka da en sona eklenmiş bir dipnot olarak değil, temayı incelttiği yerde durmalıdır.

Kuramsal mercekler

Nitel araştırmanın yazım geleneği içinde metnin ne olduğuna dair birden fazla anlayış bir arada yaşar. Bazı gelenekler metni sahanın olabildiğince sadık bir aktarımı olarak görür: araştırmacının görevi, gördüğünü ve duyduğunu en az müdahaleyle okura taşımaktır, yorum geri planda kalmalıdır.

Başka bir gelenek ise tam tersini savunur: hiçbir metnin sahayı olduğu gibi taşıyamayacağını, her yazının zaten bir seçim taşıdığını kabul eder. Bu anlayışa göre araştırmacının sesini gizlemeye çalışmak yanıltıcıdır çünkü o ses zaten oradadır, hangi alıntının seçildiğinde saklıdır. Dürüst olan bu sesi gizlemek değil görünür kılmaktır.

Bu ayrım katılımcının rolüne dair de farklı sonuçlar doğurur. Sahanın sadık aktarımını önemseyen gelenek, katılımcının sözünü az değiştirerek aktarmaya çalışır. Üçüncü bir hat ise katılımcıyı yazım sürecinin kendisine ortak etmeye çalışır: taslağı katılımcıyla birlikte gözden geçirmek, onun itirazını metne dahil etmek. Bu hat, önceki derste görülen katılımcı teyidinin yazım aşamasına taşınmış biçimidir.

Hangi gelenek seçilirse seçilsin, alıntı seçiminin, ses ayrımının ve adlandırmanın izinin sürülebilir olması gerekir: bir okur, metindeki bir iddianın hangi veriye dayandığını sorduğunda, yazarın buna bir cevabı olmalıdır.

Ölçek

Aynı bulgular bölümü farklı okurların elinde farklı bir metne dönüşür. Bu derste ölçeği, analiz biriminden değil, metni okuyacak kişiden kurmak gerekir çünkü temsilin riski ve anlamı okura göre değişir.

Katılımcının kendisi metni okuduğunda önce kendi sesini arar: alıntının doğru aktarılıp aktarılmadığına, kendisine yakıştırılan sıfatlara bakar. Bu okur için temsil, doğruluk ve saygı meselesidir.

Aynı mahalledeki bir komşu ya da tanıdık metni okuduğunda ise başka bir şey arar: kim anlatılıyor olabilir sorusu. Bu okur için ayrıntının çokluğu, temsilin gücünü değil tanınma riskini büyütür. Az önce görülen ayrıntının ele vermesi durumu, tam olarak bu okurun gözünden bir tehlikedir.

Akademik okur metni farklı bir gözle tarar: iddianın kanıtla desteklenip desteklenmediğine, araştırmacı sesinin katılımcı sesinden ayrılıp ayrılmadığına bakar. Bu okur için temsil, yöntemsel bir titizlik sorunudur.

Kamuoyu ve politika yapıcı ise metni çoğu zaman özetlenmiş, kısaltılmış haliyle görür: bir haber başlığı, bir rapor özeti. Bu düzeyde temsil basitleştirmeyle tehdit altındadır. Hazırlık kursunun tekil temsil yükü dediği kayma burada işler: sahada tek bir kişiye ait olan alıntı, özetin içinde bütün grubun sesi gibi okunur.

Aynı metin bu dört okurun hiçbirini gözetmeden yazılamaz: bir alıntı akademik camiada bir kanıt parçasıyken, mahallede bir ele veriş, kamuoyunda ise bir genelleme malzemesi olabilir.

Türkiye bağlamı ve karşılaştırma

Türkçe konuşma dilinin yazıya geçirilmesi, temsil kararlarının en somut göründüğü yerlerden biridir. Bir katılımcının kullandığı yerel bir deyim, bir ağız özelliği ya da tekrarlanan bir kalıp söz, olduğu gibi mi bırakılmalı yoksa standart yazı diline mi çevrilmelidir? Bu iki seçeneğin de bir bedeli var: düzeltmek katılımcının kendine özgü sesini siler ve onu araştırmacının diline benzetir, olduğu gibi bırakmak ise bazı okurlarda katılımcıyı gülünç ya da eğitimsiz gösterme riski taşır.

Türkiye'de tez yazan bir öğrencinin karşısına çıkabilecek bir tuzak da bulgular bölümünü uzun alıntı dizilerine çevirmektir. Yorum yapmaktan çekinen araştırmacı alıntıları peş peşe sıralar ve aradaki bağlantıyı okura bırakır. Bu, bilinçli olarak geri çekilmiş bir araştırmacı sesiyle karıştırılmamalıdır. Orada bir yazım tercihi değil, yarım kalmış bir analiz vardır.

Küçük yerleşimlerde yapılan çalışmalarda tanınma riski daha da büyür çünkü sınırlı sayıda kişi, sınırlı bir alanda görüşülür ve yayımlanan metin geri dönüp o çevreye ulaşabilir. Bir köyde ya da küçük bir ilçede yapılan araştırmada bu risk, büyük bir şehrin kalabalığında kaybolan bir görüşmeye göre çok daha yakındır. Mahalle ya da köy ölçeğinde insanlar birbirinin hikâyesini zaten bilir.

Türkçe alıntıların uluslararası yayınlarda İngilizceye çevrilmesi ayrı bir kayıp taşır: bir deyimin, bir tonlamanın karşılığı başka bir dilde tam bulunamayabilir ve çeviri, katılımcının söylediğinden uzaklaşan bir sesle okura ulaşır. Farklı akademik gelenekler bu soruna farklı çözümler dener: bazıları katılımcıyla birlikte yazmayı önemser, bazıları deneysel yazım biçimlerine yönelir, bazıları ise klasik rapor düzenini korur. Bu yaklaşımları karşılaştırırken hiçbirinin tek doğru yol olmadığını akılda tutmak gerekir: bir bölgenin konuşma biçimini tek bir kalıba indirgemek, tam olarak bu dersin uyardığı hataya düşmek olur.

Bu bilgiyi nasıl biliyoruz?

Temsil kararlarının metne nasıl sızdığı çoğunlukla taslak aşamasında görünür hale gelir, bu yüzden bilgi büyük ölçüde yazım sürecinin kendisinden çıkar. Danışmanların kenar notları, hakemlerin geri bildirimleri aynı örüntüyü tekrar tekrar ortaya koyar: hangi sesin öne çıktığı, hangisinin kaybolduğu.

Katılımcı teyidi de bu bilginin önemli bir kaynağıdır: yazılan metnin bir bölümü katılımcıya geri okutulduğunda, "ben böyle demedim" ya da "beni böyle tanımlamazdım" demesi, temsilin nerede kaydığını doğrudan gösterir.

Yöntem derslerinde ve yazım kılavuzlarında biriken deneyim de aynı yöne işaret eder: alıntı seçimi, ses ayrımı ve adlandırma üzerine tekrar tekrar aynı uyarılar yapılıyorsa, bu sorunun yazma işinin doğasından kaynaklandığı anlaşılır. Bu bilgi kesin bir ölçü sunmaz ama tekrar eden bir örüntü sunar.

Yaygın hatalar

Yaygın yanlışEn çarpıcı alıntının her zaman en iyi alıntı olduğu düşünülür çünkü okuyanı en çok etkileyen cümle kolayca akılda kalır.
Doğrusu

Oysa çarpıcılık ile temsil edicilik aynı şey değildir: bir cümle etkileyici olduğu için değil, temayı sahadaki çeşitliliğe sadık taşıdığı için seçilir. Yalnızca en dramatik anları toplayan bir metin, sahanın geri kalanını okurun gözünden saklar.

Yaygın yanlışİyi bir nitel metnin, araştırmacının yorumunu hiç katmadan katılımcıların sözlerini art arda dizmek olduğu sanılır: sanki yorumsuz bırakılan alıntılar daha saf bir veri sunar.
Doğrusu

Oysa yorumsuz bırakılan alıntı yığını okura hangi cümlenin neden orada durduğunu söylemez, ham malzeme bırakılmış olur. Araştırmacının görevi tam olarak bu bağlantıyı kurmaktır.

Yaygın yanlışTakma ad kullanmanın katılımcıyı korumaya yettiği düşünülür çünkü isim değiştirilmiştir.
Doğrusu

Oysa katılımcıyı tanınır kılan çoğu zaman isim değil ayrıntıdır: mahalle, meslek, aile yapısı, konuşma biçimi. İsim değişse bile bu ayrıntılar bir arada kaldığı sürece küçük bir çevrede katılımcı yine tanınabilir.

Yaygın yanlışKatılımcının konuşma dilini yazıya geçirirken düzeltmenin ona saygı göstermek olduğu düşünülür çünkü düzgün cümleler katılımcıyı daha ciddi gösterir sanılır.
Doğrusu

Oysa düzeltmek katılımcının kendi sesini siler ve onu araştırmacının diline benzetir. Tersi de risklidir: konuşma dilini olduğu gibi bırakmak bazı okurlarda katılımcıyı gülünç ya da eğitimsiz gösterebilir, karar bağlama göre verilmelidir.

Yaygın yanlışYazımın, analiz bittikten sonra yapılan teknik bir iş olduğu düşünülür: önce bulgular çıkarılır, sonra bunlar düzgün cümlelerle yazıya dökülür sanılır.
Doğrusu

Oysa hangi alıntının seçileceği, hangi temanın önce anlatılacağı kararlarının kendisi analizdir. Yazmaya başlamadan önce biten bir analiz yoktur, yazarken de analiz sürer.

Aklında kalsın

  1. Yazım, analiz bittikten sonra yapılan teknik bir iş değildir: hangi alıntının seçileceği, hangi temanın önce anlatılacağı kararlarının kendisi analizdir.
  2. En çarpıcı alıntı her zaman en temsil edici alıntı değildir, seçimin ölçüsü kolay okunurluk değil sahadaki çeşitliliktir.
  3. Katılımcı sesi ile araştırmacı sesi metinde ayırt edilebilir kalmalıdır, okur hangi cümlenin kime ait olduğunu bilebilmelidir.
  4. Bir grubu tek bir sıfatla adlandırmak, niteliği isme dönüştürüp katılımcıları o özelliğe indirger.
  5. Takma ad tek başına katılımcıyı korumaz, ayrıntının çokluğu da katılımcıyı tanınır kılabilir.
  6. Konuşma dilini düzeltmek sesi siler, olduğu gibi bırakmak bazen katılımcıyı küçümseyen bir izlenim bırakır, karar bağlama göre verilir.
  7. Bulgu anlatısı bir liste değil bir argümandır, olumsuz vaka anlatının kenarında değil temayı sınadığı yerde durmalıdır.

Sonraki derse köprü

Soru kurmakla açılan bu kurs, sayfaya dökülen bir bulgular bölümüyle kapanıyor. Arada öğrenci sahaya hep kısa ziyaretlerle girdi: bir evde bir görüşme, bir salonda bir odak grup, bir parkta bir sabah. Her ziyaretin sonunda eve dönüp notlarını yazdı ve sahayı dışarıdan okudu.

Bazı sorular böyle kısa ziyaretlerle cevaplanamaz. Torun bakımının bir yıl boyunca, bayramlarda, hastalık dönemlerinde ve okul tatillerinde nasıl yeniden düzenlendiğini tek bir görüşme göstermez. Bunu görmek için o gündelik ritmin içinde aylarca yaşamak gerekir. Etnografi kursu bu farkla açılıyor: bir dünyanın içinde uzun süre kalmayı gerektiren soruyu nasıl tanırız ve o dünyanın hangi köşesine yerleşeceğimizi neye göre seçeriz? Etnografik soru ile saha seçimi, bir sonraki dersin iki ucunu oluşturuyor.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.