Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Araştırmacı sahada yalnızca veri toplayan biri değil, kendisi de bir ilişkinin tarafı olan biridir.
- Saha ilişkisi zamanla değişir ve araştırmanın kendisinden daha uzun sürebilir.
- Rol karışması onamı bulanıklaştırır, bu yüzden araştırmacı rolünü sahada ara ara yeniden görünür kılmalıdır.
- Karşılıklılık beklemek katılımcı için makuldür, ama araştırmacının veremeyeceğini vaat etmesi ilişkiyi bir aldatmaya dönüştürür.
- Duygusal yük bir zaaf değil, verinin bir parçasıdır ve görmezden gelindiğinde hem yorumu çarpıtır hem araştırmacıyı yıpratır.
- İçeriden olmak erişim kazandırır ama sorulmayan sorular ve sahadan çıkamama gibi bir bedeli de birlikte getirir.
- Mesafe ile sınır aynı şey değildir; sınır ilişkiyi korur, mesafe ise çoğu zaman ilişkinin kendisini soğutup kapatır.
Açılış sahnesi
Bir sosyolog, bir sanayi kentinde, iş kazalarında yakınlarını kaybetmiş aileler üzerine uzun soluklu bir saha çalışması yürütüyor. Kendisi de aynı kentte büyümüş, babası da yıllarca oradaki fabrikalardan birinde çalışmış ve çocukluğu aynı servis otobüslerinin sesiyle geçmiş. Aileler onu kısa sürede kendilerinden sayıyor, evlerine çağırıyor, sofralarına oturtuyor ve gece geç saatte gelse bile kapılarını açıyorlar. Görüşmelerin birinde, duvarda asılı büyütülmüş bir fotoğrafın altında oturan bir anne, oğlunun kaza sabahını anlatırken sesi kırılıyor ve ağlamaya başlıyor. Sosyolog da tutamıyor kendini, gözyaşları geliyor; anne kalkıp ona bir bardak su getiriyor, elini omzuna koyup "sen de artık bizdensin" diyor. Aylar sonra bir aile, açtıkları bir tazminat davasında sosyologdan mahkemeye tanık olmasını istiyor. "Sen her şeyi biliyorsun, hepsini kayıt cihazına aldın, gel anlat" diyorlar. Aynı hafta sosyolog geceleri uyuyamadığını fark ediyor ve sokakta bir servis otobüsü gördüğünde içi birden daralıyor. Kayıt cihazındaki son görüşmeleri yazıya dökmeyi haftalardır erteliyor, danışmanı onunla konuşurken "biraz mesafe koymayı dene" diye öneriyor. Sosyolog mesafe koyarsa ailelerin kendisini bir anda terk edilmiş hissedeceğini, koymazsa hem çalışmanın hem kendi gündelik hayatının dağılacağını düşünüyor.
Bu derste ne olacak
Az önce okuduğun sahne, bu ders için özel olarak tasarlanmış bir kurgu; sahnedeki kimsenin dava dosyası ya da haber arşivinde karşılığı yok. Önceki derste korumasızlığın kişiye yapışık bir etiket olmadığını, bir ilişkiden doğduğunu gördük; okulda velinin izniyle öğrencinin kendi isteğinin ayrı sorular olduğunu da. Kapanışta bir soru bırakmıştık: odadaki araştırmacı yalnızca kayıt tutan biri değil, ama taşıdığı ağırlığın nereye gittiğini sormamıştık. Bu ders o soruyu, saha ilişkisinin kendisinden başlayarak sürdürüyor. Araştırmacının sahada kimliğin ve resmi unvanın ötesinde bir ilişki kurduğunu, bu ilişkinin rolleri karıştırdığını konu alıyoruz. Karşılık beklentisi doğurduğunu, araştırmacıda bir duygusal yük biriktirdiğini ve içeriden araştırmacının erişim kazandığı yerde neyi kaybettiğini de göreceğiz. Mesafe ile sınır arasındaki farka da bakacağız.
Sıfır noktası — konum bir ilişkiye dönüştüğünde
Hazırlık kursunda konumsuz bir bakışın olmadığını görmüştük: araştırmacının kimliği bazı ortamlara girişini kolaylaştırırken bazılarını kapatıyor, gözlenmek katılımcının davranışını değiştiriyor. Araştırmacı kendi konumunu metne bir itiraf gibi değil bir künye bilgisi gibi yazmalıydı. O ders konumu çoğunlukla bir sıfat gibi ele aldı: kim olduğun, hangi cinsiyetten, hangi sınıftan, içeriden mi dışarıdan mı geldiğin. Sahada konum orada durmuyor, sahaya adım attığın andan itibaren bir ilişkiye dönüşüyor ve bu ilişki zamanla değişiyor. İlk görüşmede "araştırmacı" olan biri, sonraki aylarda katılımcı için bambaşka biri olabiliyor: bir dost, bir aile büyüğü, bir tanık. Bu dönüşümü adlandırmak için sahada kurulan ilişkiye ayrı bir isim veriyoruz.
İkinci sahnedeki öğrenci, alanın "içeriden mi dışarıdan mı" tartışmasının tam ortasında duruyor. Uzun zamandır bu ayrım sanki iki ayrı kutuymuş gibi konuşuluyordu, oysa saha ilişkisi bu ayrımı bir süreklilik haline getiriyor. Çünkü araştırmacı zamanla biraz daha içeri ya da dışarı kayabiliyor.
Mekanizma — rolün bulanıklaştığı an
Saha ilişkisi kurulduktan sonra araştırmacının kimliği "araştırmacı" olmaktan çıkıyor; bir arkadaş, bir yardımcı, bir danışman, bir savunucu gibi başka roller üstüne biniyor. Katılımcı onu artık hangi rolde gördüğünü kendisi de net olarak ayıramıyor. Bir dosta anlattığını sandığı bir sırrı, aslında bir araştırmacıya anlatmış olabiliyor ve bu karışıklık bir onam formuyla tek seferde çözülmüyor. Bu yüzden onam bir kere alınıp kapatılan bir işlem sayılmıyor, sahadaki ilişki sürdükçe ara ara tazelenen bir süreç olarak düşünülüyor. Araştırmacı, dostane bir sohbetin ortasında bile arada bir kendi rolünü yeniden görünür kılmak zorunda kalıyor.
Katılımcılar zamanlarını, anılarını ve ağır anlatılarını araştırmacıyla paylaşıyor. Bunun karşılığında bir şey beklemeleri de gayet makul: bir teşekkür, bir ilgi, sonuçların geri dönmesi, somut bir yardım. Araştırmacı bu beklentiyi görmezden gelemez, çünkü ilişkinin kendisi bu karşılıklılık üzerine kuruluyor. Sorun, araştırmacının veremeyeceği bir şeyi vaat etmeye başladığı yerde çıkıyor; bir dava kazandırmak, bir iş bulmak, bir kurumu harekete geçirmek gibi. O noktadan sonra ilişki bir aldatmaya dönüşme riski taşıyor.
Açılış sahnesindeki tanıklık talebi tam bu gerilimi taşıyor. Sosyolog mahkemeye giderse ailenin yanında durmuş, topladığı bilgiyi adalet arayışına açmış oluyor, ama artık taraf tutan biri olarak görülme riskini üstleniyor. Bundan sonraki görüşmelerinde katılımcılar ondan hep bir savunma bekleyebiliyor. Gitmezse aileye sırtını dönmüş gibi hissedebiliyor ve aylarca kurduğu ilişkiyi tek bir kararla zedeleyebiliyor. İki seçenek de bir bedel taşıyor; hangisinin doğru olduğu bu dersin konusu değil, ikisinin de bir bedeli olduğunu görmek bu dersin konusu.
Bu kararların hiçbiri araştırmacıda izsiz kalmıyor. Sahada dinlenen acı, şiddet, kayıp ve çaresizlik anlatıları, araştırmacının üzerinde bir ağırlık bırakıyor ve görmezden gelinirse hem yorum çarpılıyor hem araştırmacı yıpranıyor. Danışmanın, ekibin ya da düzenli konuşma alanlarının varlığı, bu ağırlığı tek başına taşımaktan çok daha belirleyici bir fark yaratıyor. Bunun pratik yolları ayrı bir dersin konusu, burada yalnız ağırlığın kendisine bakıyoruz.
Duyguların toplumsal düzenini konu alan derste, kişinin hissettiği ile göstermesi beklenen arasındaki farkı kapatma çabasından söz etmiştik. Araştırmacı sahada bunu yapıyor: bir yandan bir kaybı dinlerken kendi telaşını geri çekiyor, bir yandan mesleki bir sükuneti sürdürmeye çalışıyor. Bu çaba, gün sonunda birikip bir yorgunluğa dönüşebiliyor ve danışmanın önerdiği "biraz mesafe koy" tavsiyesi burada iki farklı biçimde okunabiliyor. Mesafe bir koruma olabilir: araştırmacı kendi sınırını fark eder, uyku düzenini ve günlük hayatını yeniden kurar, sahaya biraz daha dengeli döner. Ama aynı mesafe, ilişkiyi soğutan bir uzaklaşmaya da dönüşebilir ve bu durumda zarar gören yalnızca araştırmacı değil, ona güvenen aile de oluyor. Mesafe ile sınır aynı şey değil; sınır ilişkiyi korurken çalışmaya devam etmenin bir yolu, mesafe ise ilişkinin kendisini kapatan bir hareket.
Kuramsal mercekler
Etkileşimci gelenek, saha ilişkisini rollerin sürekli müzakere edildiği sıradan bir toplumsal karşılaşma gibi görür. Araştırmacı ile katılımcı karşılaşmada birbirlerine hangi rolü oynadıklarını üstü kapalı işaret eder ve rol karışması, bu işaretlerin çakıştığı anlarda ortaya çıkar. Tanıklık talebi bu çerçevede katılımcının araştırmacıya yeni bir rol teklif etmesinden başka bir şey değildir.
İlişkisel etik geleneği karşılıklılığı bir risk değil bir yükümlülük olarak tanımlar. Araştırmacı, katılımcının zamanını ve anlatısını aldığı için ona bir şey borçludur ve bu borcu ödememeyi seçmek kendi başına bir tercihtir, nötr değildir. Asıl mesele karşılık vermek değil, neyi karşılık olarak verebileceğini baştan düşünmemiş olmaktır.
Duygu sosyolojisi duygusal yükü araştırmacının kişisel zaafı değil, sahanın kendisinin ürettiği bir veri türü sayar. Araştırmacının neyi ağır bulduğu, neyi rahat anlattığı ve neyi hiç yazmadığı, sahanın kendisi hakkında bir bilgi taşır. Duygusal yükü görmezden gelen bir araştırmacı, yalnızca kendini değil, verisinin bir kısmını da kaybeder.
Ölçek
Saha ilişkisinin ne kadar ağır bir sorumluluk taşıdığı, ilişkinin süresine göre çok değişir. Bir öğleden sonra süren tek bir görüşmede kurulan ilişki ile yıllara yayılan bir saha çalışmasında kurulan ilişki aynı ölçekte değildir. Birincisinde rol karışması sınırlı kalabilirken, ikincisinde araştırmacı katılımcının hayatının bir parçası haline gelebilir ve ilişki araştırma bittikten sonra da sürebilir.
Ağırlığın kim tarafından taşındığı da ayrı bir ölçek sorunu. Sahada tek başına çalışan bir yüksek lisans öğrencisi, gördüğü her şeyi kendi başına taşımak zorunda kalabilir. Ekip halinde çalışan araştırmacılar ise bu ağırlığı aralarında paylaşabilir ve bir disiplinin genel alışkanlığı da bu ölçeği belirler. Bazı disiplinlerde saha çalışanları için düzenli konuşma alanları neredeyse standart bir uygulamayken, bazılarında bu tamamen kişisel bir tercihe bırakılmış durumdadır.
Türkiye bağlamı ve karşılaştırma
Türkiye'de saha araştırması yapan biri için misafirperverlik ve ikram kaçınılmaz bir zemin oluşturur; çay içmeden görüşme yapmak çoğu zaman mümkün olmaz. Bu ikram, araştırmacının planladığından çok daha hızlı bir yakınlığa kapı açar. Hemşehrilik ya da "bizden olma" hissi de benzer bir etki yaratır: aynı kentten, aynı köyden ya da aynı cemaatten olmak erişimi kolaylaştırır. Ama bazı soruların hiç sorulmamasına da yol açar, çünkü "zaten bizdensin, bilirsin" varsayımı araya girer. Türkiye'deki saha araştırmalarında araştırmacıdan devletle, belediyeyle ya da bir avukatla aracılık yapması beklenir. Bu beklenti, araştırmacıyı bir bilgi toplayıcısından bir çözüm ortağına dönüştürme baskısı taşır. Lisansüstü öğrencilerin çoğu da sahaya çoğunlukla yalnız çıkar, kurumsal bir destek ya da düzenli bir konuşma alanı olmadan.
Başka ülkelerde saha çalışanları için durum her zaman farklı işlemez. Ama bazı bağlamlarda saha sonrası düzenli destek görüşmeleri ve ekip içi paylaşım daha kurumsallaşmış bir alışkanlık haline gelmiştir. Araştırmacı gördüklerini yalnız başına taşımak zorunda kalmadan, düzenli aralıklarla bir başkasıyla konuşabilir. Türkiye'deki uygulamayla karşılaştırıldığında, aradaki fark bir kural farkı değil, bir alışkanlık ve kaynak farkıdır. Ne düzenli konuşma alanı bir zorunluluk olarak tanımlanmıştır, ne de bunun için ayrılmış bir zaman vardır.
Bu bilgiyi nasıl biliyoruz?
Araştırmacının sahada ne hissettiği ve bunun veriye nasıl sızdığı, dışarıdan bakan biri için çoğu zaman görünmez kalır. Bu yüzden alanın kendi kanıtları dolaylı yollardan birikir ve çoğunlukla araştırmacıların kendi anlattıklarına dayanır.
Bu kanıtların hiçbiri laboratuvar kesinliğinde değildir; sahadaki ilişkiler kişiden kişiye, kültürden kültüre değişir ve aynı durum farklı araştırmacılarda farklı sonuçlar doğurabilir. Yine de tekrar eden örüntüler, bu derste anlatılanların yalnızca bireysel bir hassasiyet meselesi olmadığını, alanın genelinde tanınan bir mekanizma olduğunu gösterir.
Yaygın hatalar
Saha ilişkisi konusunda sıkça tekrarlanan birkaç yanlış inanış, pratikte ciddi zararlara yol açabiliyor.
Yaygın yanlışİyi bir araştırmacının duygularını sahaya hiç taşımadığı, tamamen nesnel kaldığı düşünülür.
Oysa duygusuz kalmaya çalışmak duyguyu yok etmez, yalnızca görünmez kılar ve fark edilmeden yoruma sızmasına yol açar.
Yaygın yanlışİçeriden bir araştırmacının incelediği topluluğu her zaman dışarıdan bir araştırmacıdan daha iyi gördüğü sanılır.
Oysa içeriden olmak bazı şeyleri görünür kılarken bazılarını görünmez kılar, dışarıdan araştırmacının kendi kör noktaları vardır ve iki konum eksiksiz değildir.
Yaygın yanlışKatılımcılarla arkadaş olmanın her zaman daha iyi, daha zengin bir veri getireceği varsayılır.
Oysa yakın bir dostluk bazı konuların hiç açılmamasına, bazı çatışmaların nezaketen gizlenmesine yol açabilir ve veriyi zenginleştirmek yerine daraltabilir.
Yaygın yanlışKatılımcılara herhangi bir karşılık vermenin araştırmayı kirleteceği, hiçbir şeyin verilmemesi gerektiği düşünülür.
Oysa karşılıklılığı tümüyle reddetmek de ilişkiyi tek taraflı bir çıkarıma dönüştürür; sorun karşılık vermekte değil, verilemeyecek bir şeyi vaat etmektedir.
Yaygın yanlışSahadan mesafe koymanın duygusal yükü tek başına çözeceği sanılır.
Oysa mesafe biçim değiştirmekten başka bir şey yapmayabilir; ilişkiyi soğutup katılımcıya zarar verirken araştırmacının içindeki ağırlığı da çoğu zaman yerinde bırakır.
Aklında kalsın
- Araştırmacı sahada yalnızca veri toplayan biri değil, kendisi de bir ilişkinin tarafı olan biridir.
- Saha ilişkisi zamanla değişir ve araştırmanın kendisinden daha uzun sürebilir.
- Rol karışması onamı bulanıklaştırır, bu yüzden araştırmacı rolünü sahada ara ara yeniden görünür kılmalıdır.
- Karşılıklılık beklemek katılımcı için makuldür, ama araştırmacının veremeyeceğini vaat etmesi ilişkiyi bir aldatmaya dönüştürür.
- Duygusal yük bir zaaf değil, verinin bir parçasıdır ve görmezden gelindiğinde hem yorumu çarpıtır hem araştırmacıyı yıpratır.
- İçeriden olmak erişim kazandırır ama sorulmayan sorular ve sahadan çıkamama gibi bir bedeli de birlikte getirir.
- Mesafe ile sınır aynı şey değildir; sınır ilişkiyi korur, mesafe ise çoğu zaman ilişkinin kendisini soğutup kapatır.
Sonraki derse köprü
Bu derste araştırmacının sahada tek başına verdiği kararları konuştuk: tanıklığa gitmek ya da gitmemek, ne kadar mesafe koyacağını tartmak. Ama açılıştaki tanıklık talebine bakıldığında bu kararların hiçbiri saf değildi. Sosyoloğun tezini bitirme takvimi, ailelerle kurduğu bağı koruma isteği ve kendi çocukluk kentine duyduğu bağlılık, kararın içine aynı anda karışıyordu. Bir karar bu kadar çok kişisel çıkarla iç içe geçtiğinde, araştırmacının kendi vicdanına güvenmesi her zaman yeterli olmayabilir. Bazı kararların araştırmacının dışında, ondan bağımsız bir gözden geçmesi gerekip gerekmediği bir soru olarak kalıyor. Sıradaki derste bu soru, adı geçecek üç başlıkla ele alınıyor: etik kurul, çıkar çatışması ve araştırma dürüstlüğü.