Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Kendin hakkında bir cümle duyduğunda sırayla yapılacaklar.
- Benlik, kişinin kendisi hakkındaki fikridir ve içeriden bulunmaz; başkalarının verdiği karşılıklardan derlenir.
- Tepki okuma bir tahmindir ve yanlış okunmuş bir tepki, doğru okunmuş biri kadar kalıcı iz bırakır.
- Tanınma bir övgü değil, kişinin kendini gördüğü yerde başkalarının da onu görmesidir; kesildiğinde benlik zayıflar.
- Kendini doğrulayan beklenti üç adımda kapanır: tanım konur, davranış ona göre ayarlanır, sonuç tanımın kanıtı sayılır.
- Döngü olumlu yönde de işler; asıl mesele yön değil, kimin hangi döngüye ilk izlenimle yerleştirildiğidir.
- Biyografik anlatı bir kayıt değil bir düzenlemedir; dönüm noktalarından sonra yeniden yazılır ve herkes bunu yapar.
- Kişi kendini ancak çevresinde dolaşan kategorilerle tarif eder; o listenin uzunluğu herkes için aynı değildir.
Açılış sahnesi
Bir hafta sonu yemeği. İki kardeş, ikisi de kırklarında, aynı masada.
Küçük olan on beş yıldır kendi işini yürütüyor, on iki kişi çalıştırıyor, kredisini gününde ödüyor.
Büyük olan iki yıldır iş arıyor.
Masada konu paraya geliyor. Bir amca dönüp büyük kardeşe soruyor: "Sen ne diyorsun, sen bilirsin bu işleri."
Küçük kardeşe kimse sormuyor. Konuşmaya başladığında bir teyze araya giriyor: "Sen yine bir şeyler yapıyorsun herhâlde."
Bir saat içinde iki kardeş de eski yerlerine oturuyor. Büyük olan öğüt veriyor, küçük olan az konuşuyor ve sorulduğunda işini küçümseyerek anlatıyor.
Arabaya binerken küçük kardeşin eşi soruyor: "Neden hiç anlatmadın?"
Cevap veremiyor. O masada, on beş yıllık işiyle değil, otuz yıl önce kendisine verilmiş bir rolle oturmuştu.
Bu derste ne olacak
Geçen iki ders bir kişiye dışarıdan bakmıştı. Failler aktardı, kural içeri geçti, çocuk bir seçim yaptı.
Bir soru açıkta kaldı. Seçim yapabilmek için kişinin kendisi hakkında bir fikri olması gerekiyor: ben kimim, ne yapabilirim, bana ne yakışır?
Bu ders o fikrin nereden geldiğini soruyor ve cevabı rahatsız edici: kendi başına gelmiyor.
Dört adım var. Önce benliğin ne olduğunu ve neden içeriden bakılarak bulunamayacağını göstereceğiz. Sonra dışarıdan gelen tepkilerin bir kişinin kendi resmini nasıl kurduğunu ele alacağız. Ardından bu resmin nasıl kilitlenebildiğine bakacağız; masadaki iki kardeş orada açıklanacak. En sonda kişinin bütün bunları bir arada tutmak için ne yaptığını göreceğiz.
Bu ders kişiliği ya da mizacı incelemiyor. İnsanlar arasında doğuştan gelen farklar bulunduğu tartışması bu dersin dışında; buradaki soru, o farkların bir kişinin kendisi hakkındaki fikrine nasıl çevrildiği.
Yemek masası, sınıf ve işyeri sahneleri uydurulmuş kurgular; kimsenin hayatından alınmadı. Amaç, aynı mekanizmayı üç ayrı yaşta göstermek.
Sıfır noktası — kendini görebilmek için birine ihtiyaç var
Bir insan yüzünü doğrudan göremez. Ayna, su birikintisi ya da bir fotoğraf gerekir; görebilmek için bir yüzeye ihtiyaç vardır.
Kendisi hakkındaki fikri için de aynı şey geçerli.
Tanımın en aykırı yanı sonuncusu. Gündelik dilde "kendini tanımak" içeri bakmayı çağrıştırır; buradaki iddia tersidir. Kişi kendini ancak başkalarının tepkilerinde görebilir ve o tepkiler değiştiğinde kendisi hakkındaki fikri de kayar.
Yaygın yanlışBenliğin kişinin özünde bulunduğu ve toplumun onu yalnız örttüğü düşünülür.
Bu görüşe göre insan kalabalıktan uzaklaşırsa gerçek kendini bulur. Sosyolojik bakış tersini söyler: uzaklaşan kişi, kendisi hakkındaki fikrini de kaybetmeye başlar ve bir süre sonra elinde yalnız eski tepkilerin hatırası kalır.
Yaygın yanlışBenliğin çocuklukta kurulup sabitlendiği varsayılır.
Kişinin kendisi hakkındaki fikri, çevresindeki insanlar değiştikçe değişmeye devam eder; yeni bir işyeri, yeni bir hastalık ya da yeni bir şehir bu fikri kısa sürede kaydırabilir. Sabit görünmesinin sebebi, çoğu insanın çevresini uzun süre değiştirmemesidir.
Mekanizma — tepkiden resme
Şimdi işin nasıl yürüdüğüne bakıyoruz. Dışarıdan gelen tepkiler bir kişinin kendi resmine nasıl çevriliyor?
Tahmine dayanması, benliğin en kırılgan yanı. Yanlış okunmuş bir tepki, doğru okunmuş bir tepki kadar iş görür ve kişi bunu yıllarca fark etmeyebilir.
Tepkiler yalnız bilgi taşımıyor; aynı zamanda bir onay ya da onaysızlık taşıyor.
Tepki okuma ile tanınma bir araya geldiğinde, kendi kendini besleyen bir döngü kurulabiliyor.
Açılış sahnesindeki masa tam olarak budur. Büyük kardeşe soru sorulur, sorulduğu için konuşur, konuştuğu için bilen taraf görünür. Küçük kardeşe sorulmaz, sorulmadığı için susar, sustuğu için anlatacak bir şeyi olmadığı düşünülür.
Yaygın yanlışKendini doğrulayan beklentinin yalnız olumsuz yönde işlediği düşünülür.
Aynı döngü olumlu yönde de kurulur ve aynı ölçüde gerçek sonuçlar üretir; birine yetenekli davranmak, ona daha çok fırsat, daha çok geri bildirim ve daha çok deneme imkânı verir. Sorun döngünün yönünde değil, kimin hangi döngüye yerleştirildiğinin çoğu zaman ölçüme değil ilk izlenime dayanmasındadır.
Şimdi son parça geliyor. Kişi bunca farklı ortamda, bunca farklı tepkiyle nasıl tek bir kişi olarak kalıyor?
Yaygın yanlışBiyografik anlatının geçmişin doğru bir kaydı olduğu varsayılır.
Anlatı bir kayıt değil bir düzenlemedir; kişi olayları unutmaz, onları bugünkü hâline götüren bir sıraya dizer. Bu bir çarpıtma da değildir; bir hayatı yaşanabilir kılan şeylerden biridir ve herkes yapar.
Kuramsal mercekler
Benliğin nereden geldiği üç ayrı hattan tartışılıyor. Hepsi yemek masasını görür; her biri sahnenin başka bir yerinde durur.
Benlik başkalarının aynasında kurulur. Bu hatta göre kişi kendisini ancak başkalarının tepkilerinde görebilir ve benliğin içeriği, o tepkilerin toplamıdır. Masadaki küçük kardeş, otuz yıl boyunca aynı tepkileri aldığı için o resmi taşıyor. Bu hattın gördüğü şey, benliğin dışarıdan geldiğidir; ayrıntılı kuramsal dili ve kurucu adları etkileşim kuramı derslerinde ele alınıyor. Göremediği şey, kişinin bu tepkilere direnebilmesidir.
Benlik bir anlatıdır. Bu hatta göre benlik bir şey değil bir çalışmadır: kişi sürekli olarak kendini anlatır, anlattıkça kurar ve koşullar değiştikçe yeniden yazar. Küçük kardeşin arabada cevap verememesi, o masada geçerli olan anlatının kendi anlatısı olmamasındandır. Bu hattın gördüğü şey, benliğin zaman içindeki sürekliliğinin nasıl üretildiğidir; göremediği şey, herkesin kendi anlatısını dinletebilecek imkâna sahip olmadığıdır.
Benlik konumdan gelir. Burada sorulan şey kişinin ne hissettiği değil, hangi kategorilerin ona açık olduğudur; bir kişi ancak çevresinde bulunan tanımlardan kendine bir tane seçebilir ve o tanımların listesi herkes için aynı değildir. Bu hattın gördüğü şey, benliğin de eşitsiz dağıldığıdır; göremediği şey, aynı listeden iki kişinin farklı seçimler yapabildiğidir.
Yaygın yanlışBu üç hattan birinin ötekileri kapsadığı sanılır.
Tepkinin nasıl içeri geçtiğini birincisi, sürekliliğin nasıl kurulduğunu ikincisi, seçeneklerin neden herkes için aynı olmadığını üçüncüsü açıklıyor. Bir kişinin kendisi hakkındaki cümlesini anlamak için üçünü de sormak gerekiyor.
Ölçek
Benlik üç düzeyde birden besleniyor ve düzeyler arasındaki fark, tepkinin ne kadar kişiye özel olduğunda.
En yakın düzeyde besleyen şey yüz yüze karşılıklardır: bir bakış, bir soru, sözünün kesilmesi ya da kesilmemesi. Bu düzeydeki tepkiler kişiye özeldir ve en ağır basanlardır; masadaki bir saat, otuz yıllık bir resmi yeniden yürürlüğe soktu.
Orta düzeyde besleyen şey kurumların kişiye verdiği yerdir: sınıfta hangi sıraya oturduğu, işyerinde hangi işin verildiği, bir dosyada hangi kutuya konduğu. Bu düzeydeki tepkiler kişiye özel değildir ve tam bu yüzden itiraz edilmesi zordur; kimse kimseye bir şey söylememiştir ve yine de bir yer verilmiştir.
En geniş düzeyde besleyen şey, bir toplumda hangi kimlik tanımlarının mevcut olduğudur. Kişi kendisini ancak çevresinde dolaşan kategorilerle tarif edebilir; o kategorilerin listesi kısa olduğunda, kendini onların dışında bulan kişi kendisi için bir cümle bulamaz. Bu düzeyin ayrıntısı bir sonraki derslerde kimlik başlığıyla açılacak.
Bu bilgiyi nasıl biliyoruz?
Bir kişinin kendisi hakkındaki fikrini sormak, cevabın yalnız bir kısmını verir; asıl bilgi, o cevabın nasıl ve nerede değiştiğinde.
Türkiye bağlamı ve karşılaştırma
Türkiye'de bir kişinin kendisini nasıl tanıttığı, iki soruya verdiği cevapla başlıyor: nerelisin ve ne iş yapıyorsun.
İki soru da kişiyi bir yere bağlar. Birincisi memlekete, ikincisi işe; ikisi de kişinin kendi tercihlerinden çok, ait olduğu kümelerden söz eder. Tanışma çoğu zaman bu iki cevapla kurulur ve karşı taraf bu iki cevaptan bir resim çıkarır.
Bu düzenin kişiye verdiği şey hazır bir zemin. Kişi kendini anlatmak için sıfırdan bir cümle kurmak zorunda kalmaz; iki kelimeyle bir yere yerleşir ve karşısındaki onu tanır. Aynı düzenin bedeli de burada: iki kutunun dışına düşen biri, kendini anlatacak kısa bir cümle bulamaz. Memleketini tek bir yerle söyleyemeyen ya da tek bir mesleği olmayan kişi, her tanışmada uzun bir açıklama yapmak zorunda kalır.
Karşılaştırma, farklı toplumların tanışmaya farklı malzeme verdiğini gösteriyor. Japonya'da kendini tanıtma çoğu zaman çalışılan kurumla başlar ve kişi önce bir grubun üyesi olarak yerleşir. Kuzey Amerika'da tanışma sohbetleri daha çok kişisel ilgilere ve tercihlere döner; kişiden kendini bir aidiyetle değil bir zevkle tarif etmesi beklenir.
Üç düzende de kişi aynı işi yapıyor: eldeki kategorilerden kendine bir cümle kuruyor. Değişen şey kişinin iç dünyası değil, önüne konan liste. Bu, dersin ana iddiasının gündelik kanıtı: kendini tarif etmek için kullandığın kelimeleri sen icat etmedin.
Yaygın hatalar
Yaygın yanlışKendini tanımak için içe bakmanın yeterli olduğu düşünülür.
İçe bakan kişi, geçmişte aldığı tepkilerin biriktirdiği resmi bulur; o resim dışarıdan gelmiştir ve içeride durduğu için kendine ait görünür. Kendini gerçekten sınamanın yolu, tepkilerin farklı olduğu bir ortama girmektir.
Yaygın yanlışBir kişinin farklı ortamlarda farklı davranmasının sahtelik olduğu varsayılır.
Kişi her ortamda o ortamın tepkilerine göre bir düzenleme yapar ve bunların hepsi aynı ölçüde gerçektir; hiçbirinin altında saklanan bir asıl sürüm yoktur. Sahtelik, ancak kişinin kendi anlatısıyla bağdaşmayan bir sunuma zorlandığı yerde başlar.
Yaygın yanlışKendini doğrulayan beklentinin, beklentiyi kuran kişinin kötü niyetinden geldiği sanılır.
Döngü çoğu zaman iyi niyetle ve fark edilmeden kurulur; öğretmen zor soruyu iyi bildiğini düşündüğü öğrenciye sorar ve bunu öğrenciye iyilik olsun diye yapar. Döngüyü kıran şey niyeti sorgulamak değil, dağıtımı ölçmektir: soru kime kaç kez soruldu?
Yaygın yanlışTanınmanın bir övgü ya da beğeni meselesi olduğu düşünülür.
Tanınma, kişinin kendini gördüğü yerde başkalarının da onu görmesidir ve övgü içermeyebilir; bir ustanın hatasının doğru adla anılması da bir tanınmadır. Tanınmama ise beğenilmemekten farklıdır: kişinin ne olduğu hakkında bir cümle bile kurulmaz.
Yaygın yanlışBenliğin bir kez kurulduktan sonra kişinin yanında taşındığı varsayılır.
Benlik her gün yeniden onaylanmak zorundadır ve onay geldiği yerden kesildiğinde kısa sürede zayıflar. Bu yüzden bir kişiyi değiştirmenin en hızlı yolu, ona verilen karşılıkları değiştirmektir ve bu, çoğu zaman ikna etmekten kolaydır.
Aklında kalsın
Kendin hakkında bir cümle duyduğunda sırayla yapılacaklar.
- Benlik, kişinin kendisi hakkındaki fikridir ve içeriden bulunmaz; başkalarının verdiği karşılıklardan derlenir.
- Tepki okuma bir tahmindir ve yanlış okunmuş bir tepki, doğru okunmuş biri kadar kalıcı iz bırakır.
- Tanınma bir övgü değil, kişinin kendini gördüğü yerde başkalarının da onu görmesidir; kesildiğinde benlik zayıflar.
- Kendini doğrulayan beklenti üç adımda kapanır: tanım konur, davranış ona göre ayarlanır, sonuç tanımın kanıtı sayılır.
- Döngü olumlu yönde de işler; asıl mesele yön değil, kimin hangi döngüye ilk izlenimle yerleştirildiğidir.
- Biyografik anlatı bir kayıt değil bir düzenlemedir; dönüm noktalarından sonra yeniden yazılır ve herkes bunu yapar.
- Kişi kendini ancak çevresinde dolaşan kategorilerle tarif eder; o listenin uzunluğu herkes için aynı değildir.
Sonraki derse köprü
Bu derste benliğin sürekli kurulduğunu gördük. Masadaki bir saat eski bir resmi yürürlüğe soktu, yeni bir şehir onu bulanıklaştırdı, bir kulüp ona ikinci bir cümle ekledi.
Bunların hepsi aynı ağırlıkta değil.
Bir kişiye adını, dilini ve ilk güven duygusunu veren aktarım ile ona bir mesleğin kurallarını öğreten aktarım aynı türden değil. Birincisi geri alınamıyor; ikincisi iş değiştirince yerini bir başkasına bırakabiliyor.
Dahası, bazı aktarımlar öncekini silmek için kuruluyor. Bir kişinin bildiği her şeyin geçersiz sayıldığı ve yeniden başlatıldığı ortamlar var; askerlik, uzun bir tedavi, bir cezaevi ya da başka bir ülkeye taşınmak böyle çalışıyor.
Bir de henüz girilmemiş bir yer için önceden hazırlanma var: kişi daha o gruba girmeden onun gibi konuşmaya, giyinmeye ve düşünmeye başlıyor.
Sıradaki ders bu farkları ayırıyor. Toplumsallaşmanın dört ayrı türünü, hangisinin ne zaman devreye girdiğini, hangisinin geri alınabilir olduğunu ve birinin ötekini nasıl silmeye çalıştığını ele alacağız. Buradaki biyografik anlatı fikri orada bir sınav verecek: hayatını yeniden anlatmak zorunda kalan biri, hangi türden bir toplumsallaşmadan geçiyor?