İçeriğe geç

KUR-212-05·Irk, Postkolonyal ve Dekolonyal Kuram

Sömürgecilik/modernlik ve dekolonyal düşünce

temel2.351 kelime≈ 16 dk

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. Dekolonyal düşünce, modernliğin Avrupa'nın içinden doğan bir başarı değil, Amerika'nın fethiyle başlayan ve sömürgecilikten ayrılamayan bir süreç olduğunu savunur.
  2. Avrupa merkezcilik, Avrupa'nın tarihini, değerlerini ve bilgisini insanlığın evrensel ölçüsü olarak kabul eden bakış açısıdır.
  3. İktidarın sömürgeselliği, fetihle kurulan ve sömürge yönetimleri sona erdikten sonra da süren ırksal sınıflandırma ve küresel emek dağılımı yapısıdır.
  4. Modernliğin karanlık yüzü, ilerleme ve kalkınma vaatlerinin sömürgeleştirilenler için çoğu zaman yeni yoksunluklar anlamına gelmesidir.
  5. Epistemik itaatsizlik, Avrupa merkezli bilginin evrensellik iddiasını reddetmek ve başka bilgi biçimlerine eşit yer açmaktır.
  6. Sınır düşüncesi iki dünya arasında yaşayanların düşünme biçimidir; çoğul dünya ise farklı yaşam biçimlerinin eşit olarak var olabileceği bir tasavvurdur.
  7. Türkiye'de muasır medeniyet hedefi, dekolonyal kavramlar açısından hem bir güçlenme stratejisi hem de içselleştirilmiş bir Avrupa merkezcilik olarak tartışılır.

Açılış sahnesi

Bir ortaokulun coğrafya dersliğinde, duvarda büyük bir dünya haritası asılı. Öğretmen, öğrencilere kıtaları gösteriyor. Bir öğrenci, haritada Grönland'ın neredeyse Afrika kadar büyük göründüğünü fark ediyor ve soruyor: Grönland gerçekten bu kadar büyük mü?

Öğretmen, haritanın yüzyıllar önce denizcilerin rotalarını çizmek için tasarlanmış bir yöntemle çizildiğini, kutuplara yaklaştıkça kara parçalarının büyüdüğünü anlatıyor. Afrika aslında Grönland'dan kat kat büyük. Sonra başka bir öğrenci, tarih kitabındaki bir cümleyi okuyor: Amerika'nın keşfi. Aynı öğrenci soruyor: orada zaten milyonlarca insan yaşıyordu, onlar için keşfedilen neydi?

Sınıfta bir sessizlik oluyor. Öğretmen, iki sorunun aynı yere çıktığını düşünüyor. Harita da, tarih kitabı da, dünyayı belirli bir yerden, Avrupa'dan bakılarak çizilmiş olarak sunuyordu. Bu bakış o kadar alışılmıştı ki, çoğu zaman bir bakış olduğu bile fark edilmiyordu.

Bu derste ne olacak

Bu derste anlatılan sahneler ve örnek durumlar kurgudur; hiçbiri bir kayıttan alınmamıştır.

Önceki dersler, sömürgecilik sonrası kuramın Fanon'dan Said'e, Spivak'tan Bhabha'ya uzanan çizgisini izledi. Bu düşünürlerin çoğu Asya, Orta Doğu ve Afrika'daki İngiliz ve Fransız sömürgeciliğine odaklanmıştı. Temel derslerde de sömürgeciliği ve dekolonizasyonun hem siyasal bir olay hem de uzun bir süreç olduğunu görmüştük.

Bu ders, doksanlı yıllardan itibaren Latin Amerika'da gelişen ve kendine dekolonyal adını veren bir düşünce akımına geçiyor. Önce bu akımın temel iddiasını, yani modernliğin sömürgecilikten ayrılamayacağı fikrini ele alacağız. Sonra sömürge yönetimleri sona erdikten sonra da süren iktidar yapısına, bilginin nasıl sömürgeleştirildiğine ve bu bilgiye nasıl itaatsizlik edilebileceğine geçeceğiz. En sonda bu akıma yöneltilen eleştirileri tartışacağız.

Sıfır noktası — modernliğin başlangıcı

Avrupa'da ve dünyada yaygın olan anlatıya göre modernlik, Rönesans, Reform, Aydınlanma, bilimsel devrim ve sanayi devrimiyle Avrupa'nın içinden doğdu, sonra dünyanın geri kalanına yayıldı. Bu anlatıda sömürgecilik, modernliğin kenarında kalan ve zamanla aşılan bir sapma gibi görünür.

Arjantinli filozof Enrique Dussel, bu anlatıya itiraz etti. Ona göre modernliğin başlangıcı, Avrupa'nın içindeki gelişmeler değil, Avrupa'nın on beşinci yüzyılın sonunda Amerika kıtasıyla karşılaşması ve orayı fethetmesiydi. Avrupa kendini merkez olarak ancak bu fethin, Amerika'dan akan altın ve gümüşün, köleleştirilen yerlilerin ve Afrikalıların emeğinin üzerinde kurabildi. Modernlik ile sömürgecilik, aynı madalyonun iki yüzüydü.

Mekanizma — süren iktidar

Perulu sosyolog Aníbal Quijano, doksanlı yıllarda, sömürge yönetimleri sona erdikten sonra da süren bir iktidar yapısını adlandırmak için bir kavram önerdi.

Temel derslerde tanımladığımız dünya sistemi kavramı, dünyanın merkez ve çevre ülkeler arasında bölündüğünü anlatır. Quijano, bu bölünmenin yalnız ekonomik değil, aynı zamanda ırksal olduğunu ve bu ırksal sınıflandırmanın ekonomik bölünmeyi meşrulaştırdığını vurguladı.

Dekolonyal düşünürler, modernliğin kendini hep ilerleme, kalkınma ve kurtuluş olarak sunduğunu, ama bu vaatlerin çoğu zaman sömürgeleştirilenler için yeni bir yoksunluk anlamına geldiğini vurguladı. Arjantinli düşünür Walter Mignolo, bu durumu modernliğin karanlık yüzü olarak adlandırdı.

Bilgiye itaatsizlik

Dekolonyal düşünürler, sömürgeselliğin yalnız iktidar ve ekonomi alanında değil, bilgi alanında da sürdüğünü vurguladı. Hangi bilginin bilim sayıldığı, hangi dillerde düşünüldüğü, hangi kavramların evrensel kabul edildiği, sömürgeci ilişkilerin bir ürünüydü. Mignolo, bu duruma karşı bir tutum önerdi.

Mignolo, bu itaatsizliğin nereden doğabileceğini açıklamak için Meksika kökenli Amerikalı yazar Gloria Anzaldúa'nın sınır bölgeleri üzerine yazdıklarından yararlandı.

Dekolonyal düşünce, tek bir evrensel modernlik yerine, farklı dünyaların birlikte var olabileceği bir tasavvur önerdi.

Ölçüt nerede yanlış çalışıyor

Dekolonyal düşünce, sosyal bilimlerde güçlü bir etki yarattı; ama eleştirilerle de karşılaştı.

Birincisi, yerli kültürleri romantikleştirme eleştirisidir. Bazı eleştirmenler, dekolonyal düşüncenin yerli toplulukları ve onların bilgi biçimlerini değişmez, uyumlu ve saf olarak betimleme eğiliminde olduğunu, bu toplulukların kendi içindeki çatışmaları, eşitsizlikleri ve değişimi görmezden geldiğini ileri sürdü.

İkincisi, dekolonizasyonun bir mecaza dönüşmesidir. Bazı yerli araştırmacılar, dekolonizasyon sözcüğünün üniversitelerde ve kurumlarda her türlü çeşitlilik ve eleştiri çabası için kullanıldığını, oysa yerli halklar için dekolonizasyonun her şeyden önce toprağın ve egemenliğin geri verilmesi anlamına geldiğini hatırlattı.

Üçüncüsü, siyasal iktisadı ihmal etme eleştirisidir. Latin Amerika'da daha önce gelişmiş olan bağımlılık kuramcıları ve Marksist düşünürler, dekolonyal düşüncenin bilgiye ve kimliğe ağırlık verirken, sermayenin dünya ölçeğindeki somut işleyişini yeterince çözümlemediğini ileri sürdü.

Kuramsal mercekler

Dekolonyal düşünce üç farklı yönde okunur.

Tarihsel okuma, modernliğin başlangıcını Amerika'nın fethine yerleştirir ve dünya tarihinin Avrupa merkezli anlatısını yeniden yazmaya çalışır.

Bilgi okuması, bilimin, üniversitelerin ve kavramların sömürgeci ilişkilerle nasıl biçimlendiğini sorgular ve farklı bilgi biçimleri arasında daha eşit bir ilişki arar.

Siyasal okuma ise yerli hareketlerin toprak, kaynak ve özerklik mücadelelerini, dekolonizasyonun somut içeriği olarak görür ve kuramın bu mücadelelerle bağını vurgular.

Coğrafya dersliğindeki harita bu okumaların her birinden farklı görünür: yüzyıllık bir dünya düzeninin çizimi, bir bilgi geleneğinin sessiz kabulü ve o haritada küçük görünen kıtalarda sürmekte olan somut mücadeleler.

Ölçek

Tek bir insanın deneyiminde dekolonyal kavramlar, onun hangi dilde düşünmeyi öğrendiğini, hangi bilgiyi değerli saydığını ve kendi topluluğunun bilgisinin nerede bilgi sayılmadığını fark etmeye yarar.

Kurumlar düzeyinde kavramlar, üniversitelerin, müzelerin, kalkınma kuruluşlarının ve şirketlerin sömürge ilişkilerini nasıl sürdürdüğünü ya da dönüştürdüğünü incelemeye yarar.

Dünya ölçeğinde ise kavramlar, küresel emek ve değer zincirlerinin, kalkınma politikalarının ve bilgi üretiminin eşitsiz dağılımını, sömürge tarihinin süren bir mirası olarak sorgular.

Türkiye'de muasır medeniyet tartışması

Türkiye hiçbir zaman bir Avrupa devletinin doğrudan sömürgesi olmadı. Temel derslerde gördüğümüz gibi, Türkiye'nin sömürgecilikle ilişkisi hem bir imparatorluk mirasını hem de dış baskılar altında kalmış bir devletin deneyimini taşır. Cumhuriyet'in kuruluşunda benimsenen hedeflerden biri, ülkeyi muasır medeniyet seviyesine çıkarmaktı; bu medeniyet, büyük ölçüde Avrupa'nın bilim, hukuk ve toplum düzeni olarak anlaşılıyordu.

Dekolonyal kavramlar, bu hedefin nasıl okunacağına dair bir tartışmaya malzeme sunar. Bazı araştırmacılar, Türkiye'nin modernleşmesinin, emperyalizme karşı kazanılmış bir bağımsızlığın ardından, ülkenin kendi iradesiyle seçtiği bir yol olduğunu ve Avrupa'nın bilgi ve kurumlarını almanın bir bağımlılık değil, bir güçlenme stratejisi olduğunu vurgular. Başka araştırmacılar ise modernliğin Avrupa'yla özdeşleştirilmesinin, yerel bilgi ve yaşam biçimlerinin geri kalmışlık olarak görülmesine yol açtığını ve bu bakışın Avrupa merkezciliğin içselleştirilmiş bir biçimi olarak okunabileceğini ileri sürer. Bu tartışmada, yerli ve milli olanı hiç değişmemiş, katışıksız bir cevher gibi yücelten görüşlere yönelik eleştiriler de önemli bir yer tutar; dekolonyal eleştirinin bir tür yerlicilik romantizmine dönüşmesi de ayrı bir tehlike olarak görülür.

Başka ülkelerin modernleşme deneyimleri karşılaştırıldığında, doğrudan sömürgeleştirilmemiş toplumların da, Japonya'dan İran'a kadar, modernliği Avrupa'yla özdeşleştirme ve kendi geleneklerini yeniden tanımlama arasında benzer gerilimler yaşadığı görülür.

Bu bilgiyi nasıl biliyoruz?

Dekolonyal düşüncenin önermeleri, farklı kurulumlarla incelenir.

Yaygın hatalar

Aklında kalsın

  1. Dekolonyal düşünce, modernliğin Avrupa'nın içinden doğan bir başarı değil, Amerika'nın fethiyle başlayan ve sömürgecilikten ayrılamayan bir süreç olduğunu savunur.
  2. Avrupa merkezcilik, Avrupa'nın tarihini, değerlerini ve bilgisini insanlığın evrensel ölçüsü olarak kabul eden bakış açısıdır.
  3. İktidarın sömürgeselliği, fetihle kurulan ve sömürge yönetimleri sona erdikten sonra da süren ırksal sınıflandırma ve küresel emek dağılımı yapısıdır.
  4. Modernliğin karanlık yüzü, ilerleme ve kalkınma vaatlerinin sömürgeleştirilenler için çoğu zaman yeni yoksunluklar anlamına gelmesidir.
  5. Epistemik itaatsizlik, Avrupa merkezli bilginin evrensellik iddiasını reddetmek ve başka bilgi biçimlerine eşit yer açmaktır.
  6. Sınır düşüncesi iki dünya arasında yaşayanların düşünme biçimidir; çoğul dünya ise farklı yaşam biçimlerinin eşit olarak var olabileceği bir tasavvurdur.
  7. Türkiye'de muasır medeniyet hedefi, dekolonyal kavramlar açısından hem bir güçlenme stratejisi hem de içselleştirilmiş bir Avrupa merkezcilik olarak tartışılır.

Sonraki derse köprü

Dekolonyal düşünce, bilginin de sömürgeleştirildiğini ve bazı bilgi biçimlerinin bilim sayılırken ötekilerin batıl inanç, gelenek ya da folklor olarak küçümsendiğini gösterdi. Ama bu küçümsenen bilgiler, çoğu zaman yüzyıllar boyunca biriktirilmiş, toprağa, suya, bitkilere ve hayvanlara dair son derece ayrıntılı bilgi sistemleriydi. Bugün bu bilgilerin bir kısmı, ilaç şirketleri ve tarım şirketleri tarafından patentlenerek sahipleniliyor; bir kısmı ise onları taşıyan topluluklarla birlikte kayboluyor. Kimin bilgisinin bilgi sayıldığı, kimin bilgisinden kimin kazanç sağladığı ve bilginin adil bir biçimde nasıl paylaşılabileceği, sosyolojinin yeni sorularından biri. Sonraki ders, yerli bilgi sistemlerini ve bilgi adaletini ele alıyor.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.