İçeriğe geç

KUR-211-07·Feminist, Queer ve Kesişimsel Kuram

Transfeminizm, beden ve çağdaş tartışmalar

temel2.654 kelime≈ 18 dk

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. Trans deneyimi, feminist düşünce içinde kadın kategorisinin sınırları üzerine uzun ve hâlâ süren bir tartışmayı başlattı.
  2. Transfeminizm, trans bireylerin deneyimlerini feminist düşüncenin merkezine yerleştirir ve toplumsal cinsiyetin biyolojiye indirgenmesine karşı çıkar.
  3. Cisnormativite, herkesin doğumda atanan cinsiyetle uyumlu bir kimliğe sahip olduğunun varsayılması ve kurumların buna göre düzenlenmesidir.
  4. Tıbbileştirme, hayatın olağan evrelerinin tıbbi sorunlara dönüşmesidir; hem acıyı dindirebilir hem de kararları uzmanlara devredebilir.
  5. Haraway'in siborg mecazı, bedenin teknolojiyle iç içe geçtiğini ve teknolojinin bir mücadele alanı olduğunu vurgular.
  6. Üreme adaleti, çocuk sahibi olmama, çocuk sahibi olma ve çocukları güvenli koşullarda büyütme haklarını ve bu hakların maddi koşullarını birlikte ele alır.
  7. Türkiye'de sezaryen tartışması, doğumun biçimine kimin karar verdiği sorusunu, tıbbileştirme ve devlet müdahalesi arasında somut bir örnekle gösterir.

Açılış sahnesi

Bir kadın sağlığı polikliniğinin bekleme salonu, bir salı sabahı. Sıralarda farklı kadınlar oturuyor.

Pencere kenarında on yedi yaşında, hamile bir kız, yanında annesi. Kızın gözü yerde; annesi hemşireye durmadan bir şeyler soruyor. Karşı sırada, meme kanseri ameliyatından sonra kontrole gelmiş altmışlık bir kadın, yanındaki kadına protezinin nasıl bir şey olduğunu anlatıyor. Kapının yanında tekerlekli sandalyesiyle bekleyen genç bir kadın, bir önceki randevusunda muayene masasına çıkamadığı için muayenesinin yarım kaldığını hatırlıyor. Köşede, hormon tedavisinin kontrolü için sırasını bekleyen bir trans kadın, adı okunduğunda kimliğindeki eski adın yüksek sesle söylenip söylenmeyeceğini düşünüyor.

Hepsi aynı salonda, hepsi kadın sağlığı için orada. Ama her birinin bedeni, tıpla, kurumlarla ve öteki insanlarla başka bir biçimde karşılaşıyor. Aynı kapının arkasındaki aynı hekim, her birine aynı ölçüde hizmet verebilecek mi?

Bu derste ne olacak

Bu derste anlatılan sahneler ve örnek durumlar kurgudur; hiçbiri bir kayıttan alınmamıştır.

Bu ders, cinsiyet ve cinsellik üzerine kurulan eleştirel kuramlara ayrılmış kursu kapatıyor. Önceki derslerde kadın ve erkek kategorilerinin nasıl kurulduğunu, bu kategorilerin içindeki farklılıkları ve erkekliğin kendisinin nasıl üretildiğini gördük. Bu ders, bu kategorilerin sınırlarında ve bedenin kendisinde yoğunlaşan çağdaş tartışmalara geçiyor.

Önce trans deneyiminin feminist düşünceye getirdiği soruları ve bu sorular etrafında yaşanan tartışmayı ele alacağız. Sonra bedenin tıpla, teknolojiyle ve üremeyle ilişkisine, engellilik çalışmalarının feminist kurama katkısına ve bedenin nasıl yaşandığına dair düşüncelere geçeceğiz. Bu tartışmaların çoğu hâlâ sürüyor; ders onları çözmeye değil, taraflarını ve sosyolojik sorularını açık kılmaya çalışıyor.

Sıfır noktası — kadın kategorisinin sınırı

Yetmişli yılların sonunda Amerikalı bir radikal feminist yazar, Janice Raymond, trans kadınların kadın olmadığını ve feminist hareketin dışında tutulması gerektiğini savunan bir kitap yayımladı. Bu kitaba en etkili cevaplardan biri, bir trans kadın olan Sandy Stone'dan geldi. Stone, trans insanların deneyiminin, toplumsal cinsiyetin doğal ve değişmez olduğu varsayımını sorguladığını ve feminist düşünce için bir tehdit değil, bir olanak olduğunu ileri sürdü.

Bu tartışma, sonraki on yıllarda da sürdü. Bazı feministler, kadın kategorisinin doğumda atanan cinsiyete dayanması gerektiğini ve kadınlara özgü alanların korunması gerektiğini savundu. Başka feministler ve trans düşünürler ise bu tutumun, kadınlığı biyolojiye indirgediğini ve feminizmin kendi ilkelerine, yani toplumsal cinsiyetin kader olmadığı fikrine aykırı olduğunu ileri sürdü.

Amerikalı yazar Julia Serano, iki binli yıllarda yayımladığı bir kitapta, trans kadınların maruz kaldığı düşmanlığın, yalnız trans olmalarından değil, kadınlığın kendisinin değersizleştirilmesinden de kaynaklandığını ileri sürdü. Bu düşünce, önceki derslerde gördüğümüz kesişimsellik fikrini trans deneyimine taşıyordu.

Mekanizma — sessiz varsayım

Queer kuram dersinde heteronormativiteyi, heteroseksüelliğin varsayılan ve doğal sayılması olarak ele almıştık. Trans çalışmaları, benzer bir varsayımın toplumsal cinsiyet kimliği için de işlediğini gösterdi.

Biyolog ve toplumsal cinsiyet kuramcısı Anne Fausto-Sterling, doksanlı yıllarda ve iki binli yılların başında yazdıklarında, biyolojik cinsiyetin de sanıldığı kadar net iki kategoriden oluşmadığını, cinsiyet özelliklerinin doğumda iki kategoriye tam olarak uymadığı interseks bebeklerin var olduğunu ve tıbbın bu bebekleri çoğu zaman erken yaşta ameliyatlarla iki kategoriden birine uydurmaya çalıştığını gösterdi. Bu çalışmalar, bedenin kendisinin de toplumsal kararlarla biçimlendirildiğini gösteriyordu.

Beden, tıp ve teknoloji

Feminist düşünce uzun süredir kadın bedeninin tıp tarafından nasıl ele alındığını sorguluyordu. Doğum, adet, menopoz ve doğurganlık gibi hayatın olağan evreleri, giderek tıbbi müdahale gerektiren durumlar olarak tanımlanmaya başlanmıştı.

Amerikalı bilim tarihçisi Donna Haraway, seksenli yılların ortasında yazdığı etkili bir denemede, bedenin doğal ve teknolojik olan arasında keskin bir sınırla ayrılmadığını, insan bedeninin makinelerle, ilaçlarla ve teknolojilerle iç içe geçtiğini ileri sürdü.

Üreme, engellilik ve bedenin yaşanışı

Feminist düşüncede uzun süre üreme hakları, özellikle kürtaj ve doğum kontrolüne erişim, seçme hakkı üzerinden tartışıldı. Doksanların ortasında Amerika'da örgütlenen siyah kadın aktivistler, bu çerçevenin yetersiz olduğunu savundu.

Temel derslerde tanımladığımız engelliliğin toplumsal modeli, engelliliği bireyin bedenindeki bir eksiklikten çok, erişilemez mekânların ve kurumların bir sonucu olarak görür. Feminist engellilik çalışmaları, bu bakışı toplumsal cinsiyetle birleştirdi: engelli kadınların hem kadın hem engelli olarak karşılaştığı özgül engelleri ve kadın bedenine dair güzellik ve bakım beklentilerinin engelli kadınlar için ne anlama geldiğini sorguladı.

Amerikalı filozof Iris Marion Young, kız gibi top atmak üzerine kaleme aldığı ve çok okunan denemesinde, kız çocuklarının ve kadınların bedenlerini, örneğin bir top atarken, erkeklerden farklı biçimde, daha çekingen, daha dar bir alanda ve daha az özgüvenle kullanmayı öğrendiğini ileri sürdü. Erken yirminci yüzyıl kursunda Mauss'la gördüğümüz beden teknikleri kavramı, Young'ın elinde toplumsal cinsiyetin bedene nasıl işlendiğini gösteren bir araca dönüştü.

Ölçüt nerede yanlış çalışıyor

Bu dersin konuları, hâlâ canlı ve sert tartışmaların alanıdır. Bu tartışmalar, bazı yaygın hatalara da açıktır.

Birincisi, tartışmaları yalnız soyut kuramsal düzeyde yürütmektir. Trans bireylerin, engelli kadınların ya da düşük gelirli annelerin gündelik deneyimleri, çoğu zaman bu tartışmaların dışında kalır. Onların deneyimini dinlemeden yürütülen bir tartışma, konuştuğu insanları görünmez kılabilir.

İkincisi, tıbbileştirmeyi ya da teknolojiyi tek yönlü değerlendirmektir. Tıbbi müdahaleler, bazı durumlarda insanların hayatını kurtarır ve özgürlüğünü genişletir; başka durumlarda ise kararları uzmanlara devreder ve insanları denetim altına alır. İkisini birbirinden ayırmak, somut koşullara bakmayı gerektirir.

Üçüncüsü, tartışmaların bir tarafını dinlemeden karikatürleştirmektir. Farklı görüşteki feministlerin kaygılarını ciddiye almak, onlara katılmayı gerektirmez; ama sosyolojik bir çözümleme, tarafların hangi deneyimlerden ve hangi kaygılardan yola çıktığını anlamayı gerektirir.

Kuramsal mercekler

Bu dersin tartışmaları üç farklı yönde okunur.

Queer ve transfeminist okuma, cinsiyet kategorilerinin sınırlarını sorgular ve bu sınırların dışında kalan deneyimleri, feminist düşüncenin kendini yenilemesi için bir kaynak olarak görür.

Maddeci ve bedensel okuma, bedenin yalnız bir söylem ya da bir performans olmadığını, acı çeken, doğuran, hastalanan ve yaşlanan somut bir varlık olduğunu vurgular ve bu bedenin tıpla, teknolojiyle ve kurumlarla karşılaşmasını inceler.

Adalet odaklı okuma ise üreme adaleti ve engellilik çalışmalarının izinden gider ve hakların ancak onları kullanmayı mümkün kılan maddi ve toplumsal koşullarla birlikte anlam kazandığını vurgular.

Polikliniğin bekleme salonu bu üç okumanın buluştuğu bir yerdir: bir kimliğin kabul edilip edilmediği, bir bedenin muayene masasına sığıp sığmadığı ve bir kadının çocuğunu büyütecek koşullara sahip olup olmadığı soruları, aynı salonda yan yana oturuyor.

Ölçek

Tek bir kişinin sağlık, okul ve iş deneyimine bakıldığında kavramlar, o kişinin bedeninin hangi kurumlarda nasıl karşılandığını, hangi formlarda kendine bir yer bulabildiğini ve hangi kararları kendisinin, hangilerini başkalarının verdiğini görmeye yarar.

Hastaneler, okullar ve işyerleri düzeyinde kavramlar, mekânların, belgelerin ve hizmetlerin hangi bedenleri ve kimlikleri varsaydığını ve hangilerini dışarıda bıraktığını incelemeye yarar.

Yasalar ve sağlık politikaları düzeyinde ise kavramlar, üreme, cinsiyet kimliği ve engellilik alanındaki düzenlemelerin, farklı grupların bedenleri üzerindeki karar hakkını nasıl dağıttığını sorgular.

Türkiye'de sezaryen

Türkiye, uzun bir dönem boyunca sezaryenle doğumun en yaygın olduğu ülkeler arasında yer aldı. Sezaryen, bazı durumlarda anne ve bebeğin hayatını kurtaran vazgeçilmez bir müdahaledir. Ama tıbbi bir gereklilik olmadan da yaygınlaşması, farklı açıklamalarla tartışıldı: hastanelerin ve hekimlerin doğumu planlı ve öngörülebilir hâle getirme isteği, özel hastanelerin ekonomik çıkarları, hukuki sorumluluk kaygıları ve bazı kadınların doğum ağrısından korkusu.

Tıbbileştirme açısından yaygın sezaryen, doğumun kadının bedeninin bir süreci olmaktan çıkıp bir tıbbi operasyona dönüşmesinin bir örneği olarak okunabilir. İkinci on yılın başında, tıbbi bir gerekçe olmadan yapılan sezaryeni sınırlayan yasal bir düzenleme yapıldı ve devlet normal doğumu özendiren kampanyalar başlattı. Bu düzenlemenin kendisi de tartışıldı: bir kesim, düzenlemeyi kadınların sağlığını koruyan bir adım olarak gördü; başka bir kesim ise bu kez devletin kadınların bedeni ve doğum biçimi üzerinde karar verdiğini ve kadınların kendi tercihlerinin yine dışarıda kaldığını ileri sürdü.

Üreme adaleti açısından ise soru, doğumun biçimine kimin karar verdiğidir: hekim mi, hastane mi, devlet mi, yoksa bilgilendirilmiş bir kadının kendisi mi?

Başka ülkelerin doğum politikalarıyla karşılaştırıldığında, sezaryen oranlarının ve doğumun ne ölçüde tıbbileştiğinin, sağlık sisteminin yapısına, ebelik mesleğinin güçlü olup olmamasına ve kadınların doğum sürecinde ne kadar söz sahibi olduğuna göre büyük farklılıklar gösterdiği görülür.

Bu bilgiyi nasıl biliyoruz?

Beden ve kimlik üzerine bu iddiaları sahaya taşımanın birkaç yolu vardır.

Yaygın hatalar

Aklında kalsın

  1. Trans deneyimi, feminist düşünce içinde kadın kategorisinin sınırları üzerine uzun ve hâlâ süren bir tartışmayı başlattı.
  2. Transfeminizm, trans bireylerin deneyimlerini feminist düşüncenin merkezine yerleştirir ve toplumsal cinsiyetin biyolojiye indirgenmesine karşı çıkar.
  3. Cisnormativite, herkesin doğumda atanan cinsiyetle uyumlu bir kimliğe sahip olduğunun varsayılması ve kurumların buna göre düzenlenmesidir.
  4. Tıbbileştirme, hayatın olağan evrelerinin tıbbi sorunlara dönüşmesidir; hem acıyı dindirebilir hem de kararları uzmanlara devredebilir.
  5. Haraway'in siborg mecazı, bedenin teknolojiyle iç içe geçtiğini ve teknolojinin bir mücadele alanı olduğunu vurgular.
  6. Üreme adaleti, çocuk sahibi olmama, çocuk sahibi olma ve çocukları güvenli koşullarda büyütme haklarını ve bu hakların maddi koşullarını birlikte ele alır.
  7. Türkiye'de sezaryen tartışması, doğumun biçimine kimin karar verdiği sorusunu, tıbbileştirme ve devlet müdahalesi arasında somut bir örnekle gösterir.

Sonraki derse köprü

Feminist, queer ve kesişimsel kuramlar, bedenin üzerine yazılan toplumsal anlamları, bedenin kendisinin de toplumsal kararlarla biçimlendiğini ve bu anlamların eşitsizlikleri nasıl ürettiğini gösterdi. Bedenin üzerine yazılan en güçlü ve en uzun ömürlü anlamlardan biri, ten rengi ve yüz hatları gibi özelliklerden yola çıkılarak insanların ayrı ırklara bölünmesidir. Yüzyıllar boyunca bilim insanları, bu ayrımın doğal ve biyolojik olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Sosyologlar ise ırkın biyolojik bir gerçeklik değil, belirli tarihsel koşullarda insanları sınıflandırmak ve hiyerarşiye sokmak için kurulan bir kategori olduğunu gösterdi. Sonraki kurs ırk, sömürgecilik sonrası ve dekolonyal kuramları ele alıyor. İlk ders, ırkın toplumsal kuruluşunu ve insanların nasıl ırksallaştırıldığını inceliyor.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.