Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Liberal feminizm, kadınların ezilmesini yasalardaki ve kurumlardaki ayrımcılığa bağlar ve çözümü yasal reformlarda ve eşit eğitimde arar.
- Ataerkillik, erkeklerin kadınlar üzerindeki sistemli egemenliğini anlatan ve bireylerin niyetlerinden bağımsız işleyen bir yapı olarak ele alınan kavramdır.
- Radikal feminizm, kadınların ezilmesini en köklü egemenlik biçimi olarak görür ve kaynağını erkeklerin kadınların bedeni ve cinselliği üzerindeki denetiminde arar.
- Marksist feminizm, kadınların ezilmesini, işgücünü her gün yeniden üreten ücretsiz ev emeğinin kapitalizm için taşıdığı değere bağlar; ev işine ücret kampanyası bu emeği görünür kılmayı amaçladı.
- Sosyalist feminizm, kapitalizm ile ataerkilliğin birbirini nasıl beslediğini inceler ve sınıf ile cinsiyeti birlikte çözümler.
- Dört akımın her biri önemli bir yanı aydınlatır, ama hepsi büyük ölçüde Batılı ve orta sınıf kadınların deneyiminden yola çıktığı için eleştirilmiştir.
- Türkiye'de seksenli yılların sonundaki dayağa karşı yürüyüş, aile içi şiddetin kamusal bir sorun olarak tanınmasında bir dönüm noktası olarak anılır.
Açılış sahnesi
Bir kentte bir kadın derneğinin aylık toplantısı. Masanın başında, bir tekstil atölyesinde çalışan genç bir kadın, Zehra, başına geleni anlatıyor. Hamile olduğunu öğrendikten birkaç hafta sonra işten çıkarılmış. Resmî gerekçe, siparişlerin azalması. Ama atölyede ondan sonra işe giren iki kişi daha var, ikisi de erkek.
Dernekteki dört kadın, Zehra'nın öyküsünü dinledikten sonra söz alıyor ve her biri başka bir şey söylüyor. Avukat olan Leyla, yasanın hamile kadınların işten çıkarılmasını zaten yasakladığını, sorunun yasanın uygulanmamasında olduğunu, dava açılması gerektiğini söylüyor. Emekli öğretmen Nermin, bunun tek bir işverenin kötülüğü olmadığını, erkeklerin kadınların bedeni ve hayatı üzerinde kurduğu egemenliğin bir parçası olduğunu söylüyor. Sendikacı Songül, atölye sahibinin kadınları en ucuz ve en kolay gözden çıkarılabilir işgücü olarak gördüğünü, bunun kârın mantığından geldiğini anlatıyor. Sosyolog Aysel ise her üçünün de haklı olduğunu, ama sorunun bu nedenlerin birbirine nasıl bağlandığında yattığını söylüyor.
Toplantının sonunda dernek, hem bir dava açmaya hem de bir kampanya başlatmaya karar veriyor. Ama dört kadın, kampanyanın ne istemesi gerektiği konusunda anlaşamıyor. Masada, aynı haksızlığa dair dört farklı teşhis duruyor.
Bu derste ne olacak
Bu derste anlatılan sahneler ve örnek durumlar kurgudur; hiçbiri bir kayıttan alınmamıştır.
Önceki derste feminist sosyologların, sosyolojinin kavramlarının cinsiyeti görmediğini nasıl gösterdiğini ele aldık. Ama bu teşhisi paylaşanlar, kadınların neden ezildiği ve bu durumun nasıl değiştirilebileceği konusunda farklı cevaplar verdi. Bu ders, feminist düşüncenin dört büyük akımını yan yana koyuyor: haklara odaklanan akım, ataerkilliği kök sayan akım, emeği merkeze alan akım ve bu ikisini birleştirmeye çalışan akım.
Her akımı, kadınların ezilmesinin kaynağını nerede gördüğü, hangi kavramları geliştirdiği ve hangi değişimi önerdiği açısından ele alacağız. Sonra her birinin sınırlarını ve bu dört akımın ayrımının kendisine yöneltilen eleştirileri tartışacağız. Bu ayrım, feminist düşüncenin bütün çeşitliliğini anlatmaz; ama farklı teşhisleri birbirinden ayırmak için hâlâ kullanışlı bir başlangıçtır.
Sıfır noktası — eşit haklar
Feminist düşüncenin en eski akımı, Aydınlanma'nın özgürlük ve eşitlik ilkelerinden doğdu. On sekizinci yüzyılın sonunda İngiliz yazar Mary Wollstonecraft, kadınların erkekler kadar akıl sahibi olduğunu, onları zayıf gösteren şeyin doğaları değil, kendilerine verilmeyen eğitim olduğunu savundu. On dokuzuncu yüzyılda John Stuart Mill ve Harriet Taylor, kadınların hukuken kocalarına bağımlı kılınmasını bir tür kölelik olarak eleştirdi. Kadınların oy hakkı için verilen mücadele, bu çizginin en görünür siyasal sonucuydu.
Yirminci yüzyılın ortasında Amerikalı yazar Betty Friedan, eğitimli ve varlıklı ev kadınlarının yaşadığı derin bir doyumsuzluğu, adı konmamış bir sorun olarak tanımladı. Onun kitabı, kadınların yalnız ev içine sıkıştırılmasına karşı yeni bir liberal feminist dalgayı başlattı.
Mekanizma — ataerkil düzen
Altmışlı yılların sonunda, sol hareketlerin ve öğrenci hareketlerinin içindeki kadınlar, bu hareketlerde de ikincil konuma itildiklerini fark etti. Bu deneyimden, çok daha köklü bir akım doğdu. Radikal feministlere göre sorun, birkaç ayrımcı yasadan çok daha derindeydi.
Amerikalı yazar Kate Millett, cinsel politika üzerine yazdığı ve yetmişlerin ilk yıllarında büyük yankı uyandıran kitabında, cinsiyetler arasındaki ilişkinin bir iktidar ilişkisi olduğunu ve edebiyattan aile hayatına kadar her alanda işlediğini savundu. Shulamith Firestone ise kadınların ezilmesinin kökünü, doğurganlığın kadınların bedenine yüklediği yükte buldu. Radikal feministler, kadınların kendi deneyimlerini birbirleriyle paylaştığı küçük gruplarda, kişisel sanılan sorunların ortak ve siyasal olduğunu keşfetti.
Emek, kapitalizm ve ev
Marksist gelenek içindeki feministler, kadınların ezilmesini kapitalizmin işleyişiyle ilişkilendirdi. Marksist gelenek kursunda gördüğümüz Engels, aile, özel mülkiyet ve devletin kökeni üzerine yazdığı kitapta, kadınların ikincil konumunu özel mülkiyetin ortaya çıkışına bağlamıştı.
Yetmişli yıllarda Marksist feministler arasında ev işinin kapitalizm için ne anlama geldiğine dair uzun bir tartışma yaşandı. Bu tartışmanın içinden, ev işine ücret ödenmesini isteyen uluslararası bir kampanya da doğdu. Kampanyanın amacı yalnız ücret almak değil, ev işinin de bir iş olduğunu ve kapitalizmin bu işe dayandığını görünür kılmaktı.
Marksist feministler, kadınların ücretli iş gücüne de özel bir biçimde katıldığını gösterdi: ekonominin büyüdüğü dönemlerde işe alınan, kriz dönemlerinde ilk gözden çıkarılan esnek bir yedek.
İki sistemin birliği
Yetmişli yılların sonunda bazı feministler, Marksizm ile feminizmin ilişkisini mutsuz bir evliliğe benzetti: bu evlilikte feminizm hep Marksizmin gölgesinde kalıyor, cinsiyet eşitsizliği sınıf eşitsizliğine indirgeniyordu. Bu eleştiriden, iki geleneği birleştirmeye çalışan bir akım doğdu.
Ölçüt nerede yanlış çalışıyor
Dört akımın her birinin gücü, aynı zamanda kör noktasıdır.
Liberal feminizm, yasal eşitliği sağlamakta çok başarılı oldu; ama yasaların uygulandığı hayatlardaki eşitsizlikleri, özellikle ev içindeki iş bölümünü ve sınıf farklarını görmekte zorlandı. Radikal feminizm, cinsiyetin iktidar ilişkisini derinlemesine gösterdi; ama ataerkilliği her yerde aynı biçimde işleyen evrensel bir düzen olarak görmesi, farklı toplumların ve tarihlerin özgüllüğünü silmekle eleştirildi. Marksist feminizm, ev içi emeği görünür kıldı; ama cinsiyeti sınıfın bir türevi gibi göstermekle eleştirildi. Sosyalist feminizm, iki sistemi birleştirmeye çalıştı; ama iki sistemin nasıl bağlandığını kesin biçimde gösterememekle eleştirildi.
Bu ayrımın kendisi de eleştiri konusudur. Dört akımın hepsi, büyük ölçüde beyaz, Batılı ve orta sınıf kadınların deneyiminden yola çıktı. Siyah kadınlar, sömürge sonrası toplumlardaki kadınlar ve dindar kadınlar, bu çerçevelerin kendi deneyimlerini ne kadar kapsadığını sorguladı.
Kuramsal mercekler
Dört akımın karşılaştırması üç farklı biçimde kullanılır.
Sınıflandırıcı kullanım, akımları birbirinden ayırarak her birinin temel varsayımlarını, kavramlarını ve siyasal önerilerini açık hâle getirir. Bu kullanım, karmaşık bir düşünce alanında yön bulmayı kolaylaştırır.
Tarihsel kullanım, akımları belirli dönemlerin ve siyasal hareketlerin ürünleri olarak okur: liberal feminizm Aydınlanma'nın ve oy hakkı mücadelesinin, radikal ve sosyalist feminizmler altmışların ve yetmişlerin toplumsal hareketlerinin içinden doğdu.
Eleştirel kullanım ise bu sınıflandırmanın, feminist düşüncenin sonraki gelişmelerini, özellikle kesişimsellik, sömürge sonrası ve queer eleştirileri görünmez kıldığını hatırlatır ve dört akımı bir başlangıç noktası olarak görür.
Zehra'nın öyküsü etrafında toplanan dört kadın, bu karşılaştırmanın somut bir sahnesidir: her biri aynı olaya kendi teşhisiyle baktı ve her birinin teşhisi olayın bir yanını aydınlattı.
Ölçek
Tek bir kadının hayatında bu akımlar, onun yaşadığı haksızlığın bir yasa ihlali mi, bir erkekle ilişkisinin sonucu mu, çalıştığı işyerinin mantığı mı, yoksa bunların hepsi mi olduğunu sorma biçimlerini sunar.
Kurumlar düzeyinde akımlar, bir işyerinin, bir sendikanın ya da bir okulun kurallarının, iş bölümünün ve kültürünün kadınları nasıl konumlandırdığını farklı açılardan incelemeye yarar.
Toplumun bütününde ise bu akımlar, farklı siyasal programlar önerir: yasal eşitlik, cinsiyet ilişkilerinin köklü dönüşümü ya da ekonominin yeniden örgütlenmesi.
Türkiye'de dayağa karşı yürüyüş
Türkiye'de seksenli yılların ortasında, kadınlar küçük gruplar hâlinde bir araya gelip kendi deneyimlerini konuşmaya, feminist metinleri çevirmeye ve dergiler çıkarmaya başladı. Bu gruplar, önceki kuşakların eşit haklar üzerine kurulu kadın hareketinden farklı olarak, ev içindeki şiddeti, cinselliği ve aile içi iktidar ilişkilerini gündeme getirdi.
Seksenli yılların sonunda, bir boşanma davasında bir hâkimin, kadının dövülmesini olağan gösteren bir atasözüne dayanarak karar verdiği haberi yayıldı. Bu karar üzerine kadınlar, İstanbul'da dayağa karşı bir yürüyüş düzenledi. Yürüyüş, askerî darbenin ardından sokak eylemlerinin çok kısıtlı olduğu bir dönemde yapılan ilk büyük kitlesel eylemlerden biri olarak anılır. Yürüyüş, aile içi şiddetin bir aile meselesi değil, kamusal bir sorun olduğunu ilan ediyordu.
Bu dönemin kadın hareketi içinde de farklı akımlar vardı: kimi gruplar eşit haklar ve yasal reformlar üzerinde duruyor, kimi gruplar ataerkil düzenin köklü bir eleştirisini yapıyor, kimi gruplar da kadın emeğini ve sınıf ilişkilerini öne çıkarıyordu. Sonraki yıllarda kadın sığınma evleri kuruldu, medeni kanun ve ceza kanunu değiştirildi, kadın çalışmaları merkezleri açıldı.
Başka ülkelerin kadın hareketleriyle karşılaştırıldığında, aile içi şiddetin kamusal bir sorun olarak tanınmasının pek çok ülkede benzer biçimde küçük bilinç gruplarından, kamusal eylemlerden ve yasal değişikliklerden oluşan bir süreçle gerçekleştiği görülür.
Bu bilgiyi nasıl biliyoruz?
Feminist akımların iddiaları, farklı kurulumlarla incelenir.
Yaygın hatalar
Aklında kalsın
- Liberal feminizm, kadınların ezilmesini yasalardaki ve kurumlardaki ayrımcılığa bağlar ve çözümü yasal reformlarda ve eşit eğitimde arar.
- Ataerkillik, erkeklerin kadınlar üzerindeki sistemli egemenliğini anlatan ve bireylerin niyetlerinden bağımsız işleyen bir yapı olarak ele alınan kavramdır.
- Radikal feminizm, kadınların ezilmesini en köklü egemenlik biçimi olarak görür ve kaynağını erkeklerin kadınların bedeni ve cinselliği üzerindeki denetiminde arar.
- Marksist feminizm, kadınların ezilmesini, işgücünü her gün yeniden üreten ücretsiz ev emeğinin kapitalizm için taşıdığı değere bağlar; ev işine ücret kampanyası bu emeği görünür kılmayı amaçladı.
- Sosyalist feminizm, kapitalizm ile ataerkilliğin birbirini nasıl beslediğini inceler ve sınıf ile cinsiyeti birlikte çözümler.
- Dört akımın her biri önemli bir yanı aydınlatır, ama hepsi büyük ölçüde Batılı ve orta sınıf kadınların deneyiminden yola çıktığı için eleştirilmiştir.
- Türkiye'de seksenli yılların sonundaki dayağa karşı yürüyüş, aile içi şiddetin kamusal bir sorun olarak tanınmasında bir dönüm noktası olarak anılır.
Sonraki derse köprü
Marksist ve sosyalist feministlerin önemli bir sezgisi, bir insanın toplumsal konumunun, onun dünyayı nasıl gördüğünü ve neyi bilebildiğini biçimlendirdiğiydi. Kanadalı bir sosyolog bu sezgiyi sosyolojinin kendisine çevirdi: sosyolojinin kavramları, yöneten, örgütleyen ve evden uzakta çalışan insanların bakış noktasından kurulmuştu; mutfakta, çocuk bakımında, hasta başında geçen gündelik hayatın bilgisi bu kavramlarda yoktu. Başka düşünürler de, ezilenlerin konumunun toplumu daha bütünlüklü görmeyi mümkün kılabileceğini ileri sürdü. Sonraki ders, bilginin konumdan nasıl üretildiğini soran bakış açısı kuramını ve bu kuramın merkezine yerleşen bakım emeğini ele alıyor.