Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Mead'e göre zihin doğuştan bir yetenek değil, sembollerin kişinin kendisine yöneltilmesiyle toplumsal süreçten doğan bir süreçtir.
- Düşünme, dışarıda öğrenilen diyaloğun içeride sürdürülmesidir; bu içsel konuşma olası tepkileri önceden sınamayı sağlar.
- Mead'e göre her eylem dürtü, algı, elle işleme ve tamamlanma evrelerinden oluşur; insan algı ile tamamlanma arasını sembollerle doldurabilir.
- Toplumsal eylemde bir jestin anlamı, jest, karşı tarafın tepkisi ve ortaya çıkan sonuç arasındaki ilişkide kurulur.
- Söylem evreni, ortak sembolleri ve anlamları paylaşan bir grubun konuşma alanıdır; insanlar aynı anda birden çok evrene katılır.
- Mead'e göre geçmiş, şimdinin sorunları ışığında sürekli yeniden kurulur; olanlar değişmez ama anlamları değişir.
- Türkiye'de iki dilli büyüyen çocuklar, farklı söylem evrenleri arasında gidip gelen bir içsel konuşma deneyimi yaşar.
Açılış sahnesi
Sabah servisinde, cam kenarında oturan bir muhasebe çalışanı, dışarıya bakıyor ama aslında bir toplantı odasında. Bugün müdüründen zam isteyecek ve konuşmayı kafasında on kez kurmuş durumda.
İlk cümlesini söylüyor: iki yıldır aynı ücretle çalışıyorum. Müdürün cevabını duyuyor: şirketin durumu belli, herkes fedakârlık yapıyor. Bu cevabı duyunca kendi cümlesini beğenmiyor, geri alıyor. Yeniden başlıyor: son altı ayda iki kişinin işini üstlendim. Müdür bu kez başını sallıyor, ama bütçeden söz ediyor. Çalışan, bütçe sözüne karşı bir cevap hazırlıyor, sonra bu cevabın fazla sert kaçacağını düşünüp yumuşatıyor.
Servis durduğunda, konuşma çoktan yapılmış ve birkaç kez yeniden yazılmış. Toplantı odasında müdür ağzını açmadan önce, çalışan onun bütün olası cevaplarını dinlemiş, kendi sözlerini bu cevaplara göre biçimlendirmiş. Servisteki kimse bunu fark etmedi. Ama o yarım saat boyunca çalışanın zihninde iki kişi konuştu ve ikisi de oydu.
Bu derste ne olacak
Bu derste anlatılan sahneler ve örnek durumlar kurgudur; hiçbiri bir kayıttan alınmamıştır.
Erken yirminci yüzyıl kursunda Mead'in anlamlı sembol, rol alma, genelleşmiş öteki ve özne ben ile nesne ben kavramlarını tanımış, çocuğun oyundan kurallı maça uzanan gelişimini izlemiştik. Bu ders o tanımları yinelemiyor. Onun yerine Mead'in düşüncesinin o derste açılmamış yanlarına iniyor: zihnin ne olduğuna, insanın bir eylemi nasıl adım adım kurduğuna, anlamın bir karşılaşmanın neresinde oluştuğuna, farklı toplulukların farklı ortak dilleri paylaşmasına ve geçmişin şimdiden nasıl yeniden kurulduğuna.
Bu yanlar, sosyolojide Mead'in yalnız bir benlik kuramcısı değil, bir eylem ve zaman düşünürü olarak da okunmasını sağladı. Dersin sonunda, Mead'in mirasının nasıl farklı biçimlerde sahiplenildiğini ve nerede zorlandığını tartışacağız.
Sıfır noktası — zihin bir konuşmadır
Mead'in dönemindeki felsefe ve psikolojinin önemli bir kısmı, zihni kafatasının içinde, insanın doğuştan taşıdığı bir yetenek olarak görüyordu. Önce bir zihin vardı, sonra bu zihin başkalarıyla iletişim kuruyordu. Mead bu sıralamayı tersine çevirdi: önce toplumsal bir süreç, yani insanlar arasında jestlerle ve sembollerle yürüyen bir iletişim vardı; zihin, bu sürecin bireyin içine taşınmasıyla ortaya çıkıyordu.
Açılış sahnesindeki çalışan, Mead'in zihin dediği şeyi yapıyor: müdürün olası cevaplarını kendi içinde çağırıyor ve kendi sözlerini onlara göre düzeltiyor. Düşünmek, burada, bir başkasıyla yapılacak bir konuşmanın provasıdır.
Mekanizma — bir eylemin anatomisi
Mead'in ölümünden sonra yayımlanan notlarından biri, eylemin kendisi üzerine yoğunlaşır. Mead, en basit bir eylemin bile birbirini izleyen evrelerden oluştuğunu ileri sürdü.
Mead, eylemlerin çoğunun tek bir kişinin değil, birden çok kişinin katıldığı toplumsal eylemler olduğunu vurguladı. Bu eylemlerde bir jestin anlamı, onu yapanın niyetinde değil, üç parçalı bir ilişkide oluşur: birinin jesti, ötekinin bu jeste verdiği tepki ve ikisinin birlikte vardığı sonuç. Bir jestin ne anlama geldiği, karşı tarafın nasıl cevap verdiğine bakılmadan bilinemez.
Söylem evreni
Mead'e göre anlamlı sembollerin işlemesi için, konuşanların aynı sembolleri aynı biçimde kullandığı ortak bir alanda buluşması gerekir.
Mead, bir kişinin katıldığı söylem evrenlerinin genişliğinin, onun benliğinin genişliğini de belirlediğini düşünüyordu. Bu yüzden eğitimin, göçün, uluslararası ilişkilerin ve demokrasinin, insanların söylem evrenlerini genişletmesi açısından önemli olduğunu savundu.
Geçmiş şimdiden kurulur
Mead'in son yıllarında yazdığı notlar, zamanın doğası üzerineydi. Mead, gerçekliğin yalnız şimdide yaşandığını ve geçmişin, şimdinin sorunları ve ihtiyaçları açısından sürekli yeniden kurulduğunu ileri sürdü. Bu fikir, sosyolojide toplumsal bellek ve kimlik çalışmalarına ilham verdi.
Ölçüt nerede yanlış çalışıyor
Mead'in kavramları zengin, ama yorumları tartışmalıdır.
Birincisi, Mead'i yalnız Blumer'in gözünden okumaktır. Bazı araştırmacılar, Blumer'in Mead'in düşüncesini aşırı ölçüde bireyin yorumlama özgürlüğüne doğru çektiğini, oysa Mead'in toplumsal süreci bireyden önce koyan ve nesnel bir toplumsal gerçekliği kabul eden bir düşünür olduğunu ileri sürdü. Bu tartışma, sembolik etkileşimcilik içindeki farklı okulların kökenini de açıklar.
İkincisi, zihni yalnız sözlü bir süreç olarak görmektir. Mead'in zihin anlayışı dil üzerine kuruludur; ama insanlar bedenleriyle, duygularıyla ve sözle ifade edemedikleri alışkanlıklarıyla da düşünür ve tepki verir. Sonraki araştırmacılar bu boşluğu doldurmaya çalıştı.
Üçüncüsü, söylem evrenlerini eşit ve uyumlu alanlar olarak görmektir. Bir söylem evrenine katılabilmek, çoğu zaman eğitime, mesleğe ve toplumsal konuma bağlıdır; bazı evrenlerin dili ötekilerin dilinden daha yetkili sayılır.
Kuramsal mercekler
Mead'in mirası üzerine üç farklı sahiplenme vardır.
Yorumcu okuma, Blumer'in izinden gider ve Mead'den insanların yorumlama ve yeniden tanımlama yeteneğini çıkarır. Bu okumaya göre Mead, toplumun her an yeniden kurulan bir süreç olduğunu gösteren düşünürdür.
İletişim kuramcıları ise Mead'i, dilin toplumsal düzeni nasıl kurduğunu gösteren bir öncü olarak okur. Önceki kursta ele aldığımız Habermas, iletişimsel eylem kuramını kurarken Mead'in dil ve benlik üzerine düşüncelerine dayandı; ona göre Mead, toplumsal bütünleşmenin kutsal ve geleneksel bağlardan dil yoluyla kurulan anlaşmaya nasıl geçtiğini gösteriyordu.
Zaman ve bellek araştırmacıları ise Mead'in son dönem notlarından yola çıkar. Bu okumaya göre grupların kimliği, geçmişlerini şimdiden sürekli yeniden kurmalarıyla oluşur; toplumsal bellek çalışmaları bu fikrin üzerine inşa edilebilir.
Servisteki muhasebe çalışanı üzerinden üç sahiplenme ayrı ayrı sorulabilir: onun yarım saatlik provası bir yorumlama süreci midir, bir ortak dilin içe taşınması mı, yoksa geçmiş deneyimlerin şimdiki bir karar için yeniden düzenlenmesi mi?
Ölçek
Bir insanın zihninin içinde Mead'in kavramları, düşünmenin bir konuşma olarak nasıl işlediğini ve bir kararın hangi ötekilerin sesleriyle tartışılarak alındığını görmeye yarar.
Bir meslek grubu, bir okul ya da bir hastane düzeyinde kavramlar, farklı grupların hangi söylem evrenlerini paylaştığını, yeni gelenlerin bu evrenlere nasıl girdiğini ve evrenler arasındaki çevirinin nerede aksadığını incelemek için kullanılır.
Ulusların ve toplulukların düzeyinde ise kavramlar, ortak bir geçmişin şimdiki sorunlar açısından nasıl yeniden yazıldığını ve hangi olayların hangi dönemde öne çıkarıldığını anlamak için kullanılır.
Türkiye'de iki dilli büyümek
Türkiye'de pek çok çocuk, evde Türkçeden başka bir dille büyür. Kürtçe, Zazaca, Arapça, Lazca, Çerkesçe ya da Balkan dilleri konuşan ailelerin çocukları, okula başladıklarında çoğu zaman ilk kez Türkçenin baskın olduğu bir söylem evrenine girer. Yurt dışında büyüyüp aileleriyle Türkiye'ye dönen çocuklar ise ters yönde bir geçiş yaşar: evde Türkçe konuşurlar, ama okuldaki konuları yıllarca başka bir dilde düşünmüşlerdir.
Mead'in kavramlarıyla bu çocukların içsel konuşması, birden çok söylem evreni arasında gidip gelir. Bir çocuk, ninesiyle konuşurken kullandığı sözcüklerin bir kısmının okulda karşılığı olmadığını, okulda öğrendiği kavramların da evde anlatılamadığını fark eder. Bu durum bir yandan zorluk yaratır: okulun ilk yıllarında derslerdeki kavramları kendi içsel konuşmasına taşımak zaman alabilir. Öte yandan iki dilli büyüyen çocuklar, farklı söylem evrenlerine aynı anda katılma deneyimi kazanır.
Türkiye'de ana dilde eğitim ve okul öncesinde dil desteği konuları uzun süredir tartışılır; bu tartışmanın siyasal yanları da vardır. Sosyolojik açıdan asıl soru, çocuğun içsel konuşmasının dili ile okulun söylem evreninin dili arasındaki mesafenin, onun kendini nasıl tanımladığını ve neyi düşünebildiğini nasıl etkilediğidir.
Başka ülkelerde de azınlık dillerini konuşan çocukların okul deneyimleri incelenmiş ve karşılaştırılmıştır; bu çalışmalar, okulun evdeki dili bir engel mi yoksa bir kaynak mı olarak gördüğünün, çocukların öğrenme deneyimini derinden etkilediğini gösterir.
Bu bilgiyi nasıl biliyoruz?
Mead'in önermeleri, farklı kurulumlarla izlenir.
Yaygın hatalar
Aklında kalsın
- Mead'e göre zihin doğuştan bir yetenek değil, sembollerin kişinin kendisine yöneltilmesiyle toplumsal süreçten doğan bir süreçtir.
- Düşünme, dışarıda öğrenilen diyaloğun içeride sürdürülmesidir; bu içsel konuşma olası tepkileri önceden sınamayı sağlar.
- Mead'e göre her eylem dürtü, algı, elle işleme ve tamamlanma evrelerinden oluşur; insan algı ile tamamlanma arasını sembollerle doldurabilir.
- Toplumsal eylemde bir jestin anlamı, jest, karşı tarafın tepkisi ve ortaya çıkan sonuç arasındaki ilişkide kurulur.
- Söylem evreni, ortak sembolleri ve anlamları paylaşan bir grubun konuşma alanıdır; insanlar aynı anda birden çok evrene katılır.
- Mead'e göre geçmiş, şimdinin sorunları ışığında sürekli yeniden kurulur; olanlar değişmez ama anlamları değişir.
- Türkiye'de iki dilli büyüyen çocuklar, farklı söylem evrenleri arasında gidip gelen bir içsel konuşma deneyimi yaşar.
Sonraki derse köprü
Mead'in düşüncelerini sosyolojiye taşıyan ve onlara sembolik etkileşimcilik adını veren öğrencisi Blumer, bu düşüncelerden bir araştırma yöntemi de çıkardı. Ona göre insanların davranışı, onların anlamları nasıl yorumladığı bilinmeden açıklanamazdı; bu yüzden sosyolog, önceden hazırlanmış değişkenlerle ve uzaktan ölçümlerle değil, incelediği dünyaya yaklaşarak, onun içindeki insanların bakış açısını öğrenerek çalışmalıydı. Blumer, sosyolojinin kavramlarının da kesin tanımlar değil, araştırmacıya nereye bakacağını gösteren yol işaretleri olması gerektiğini savundu. Sonraki ders, Blumer'in bu yöntem anlayışını, doğal ortamda araştırma ilkesini ve yöntem tartışmalarındaki yerini ele alıyor.