Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Sembolik etkileşimcilik, pragmatist felsefeden beslenir ve adını Mead'in öğrencisi Blumer'den alır.
- Blumer'e göre insanlar şeylere, onların kendileri için taşıdığı anlama göre davranır; bu anlam etkileşimden doğar ve yorumlanarak değişir.
- Sembol, bir şeyin yerine geçen ve bu bağı doğadan değil, bir topluluğun uzlaşımından alan işarettir.
- Toplumsal nesne, insanların dikkatini yönelttiği ve ona göre davrandığı her şeydir; aynı nesne farklı gruplar için farklı nesneler olabilir.
- Müzakere edilen düzen, kurumların yazılı kurallarla değil, içindeki insanların sürekli yaptığı anlaşmalarla ayakta durmasıdır.
- Kimlik belirginliği, bir kişinin kimliklerinin belirli bir durumda harekete geçme olasılığına göre sıralanmasıdır ve bu sıralama ilişki ağlarına bağlıdır.
- Sembolik etkileşimciliğe yöneltilen başlıca eleştiriler, anlamın kurulmasındaki güç eşitsizliğini, toplumsal yapıyı ve duyguları gözden kaçırmasıdır.
Açılış sahnesi
Bir aile, kırk yıldır oturduğu evden taşınıyor. Salonun köşesinde, üstü bir örtüyle kapatılmış eski bir dikiş makinesi duruyor. Kim alacak?
Anne makinenin başına oturuyor, pedalına ayağını koyuyor. Bu makineyle çocuklarının bayramlık elbiselerini diktiğini, zor yıllarda komşuların perdelerini dikip eve para getirdiğini anlatıyor. Oğul, makinenin yeni evde fazla yer kaplayacağını, zaten kimsenin kullanmadığını söylüyor; onun için bu bir hurda. Kapıya gelen eskici makineye bakıp gözlerini kısıyor: bu model artık aranıyor, koleksiyoncular iyi para verir. Üniversitede okuyan torun ise makineyi salonun ortasına, süs olarak koymak istiyor; fotoğrafını çekip arkadaşlarına göndermiş bile.
Aynı demir, aynı tahta, aynı pedal. Ama salondaki dört kişi için dört ayrı şey. Tartışma bir saat sürüyor. Sonunda torun, makineyi yeni evin salonuna koymayı ve annesinin arada bir onunla bir şeyler dikmesini öneriyor. Oğul razı oluyor, eskici eli boş gidiyor. Makinenin ne olduğu, o bir saatlik konuşmanın içinde yeniden kararlaştırıldı.
Bu derste ne olacak
Bu derste anlatılan sahneler ve örnek durumlar kurgudur; hiçbiri bir kayıttan alınmamıştır.
Bu ders, yeni bir kursun ilk dersi. Önceki kurs toplumu büyük yapılar, sınıflar, otorite ve kültür endüstrisi üzerinden okudu. Bu kurs, bakışı insanların yüz yüze karşılaştığı anlara çeviren üç geleneği ele alıyor: sembolik etkileşimcilik, fenomenoloji ve etnometodoloji.
Erken yirminci yüzyıl kursunda Cooley ile Mead'in ayna benlik, anlamlı sembol, rol alma ve genelleşmiş öteki kavramlarını tanımıştık. Bu ders o kavramları tekrar tanımlamıyor. Bunun yerine sembolik etkileşimciliği bir bütün olarak ele alıyor: nereden geldiğini, temel önermelerini, nesnelerin ve kuralların nasıl bir etkileşim içinde anlam kazandığını ve bu gelenek içindeki farklı okulları. En sonda bu yaklaşımın gözden kaçırdıklarını tartışıyor.
Sıfır noktası — pragmatist kökler
Sembolik etkileşimcilik, yirminci yüzyılın başında Amerika'da gelişen bir felsefe akımından beslendi: pragmatizm. Charles Peirce, William James ve John Dewey gibi düşünürler, bir düşüncenin anlamını, insanların onunla ne yaptığında ve onun eylemde doğurduğu sonuçlarda aradılar. Onlara göre insan dünyayı önce seyredip sonra harekete geçen bir izleyici değildi; dünyayla, sorunlarla karşılaşa karşılaşa, eyleme eyleme tanışıyordu.
James, bir insanın tek bir toplumsal benliği olmadığını, onu tanıyan ve görüşünü önemsediği her farklı grup karşısında farklı bir benlik taşıdığını yazdı. Dewey ise insanların çoğu zaman alışkanlıklarla hareket ettiğini, ama bir alışkanlık işlemez hâle geldiğinde, yani bir sorunla karşılaştıklarında durup düşündüklerini vurguladı. Bu iki fikir, yani benliğin toplumsal çoğulluğu ve düşüncenin bir sorun anında doğması, sembolik etkileşimciliğin temellerine yerleşti.
Mead'in Chicago'daki dersleri bu felsefi mirası sosyolojiye taşıdı. Mead'in öğrencisi Herbert Blumer, otuzlu yıllarda bu yaklaşıma bugün kullandığımız adı verdi.
Blumer, bu yaklaşımı üç önermede topladı. Birincisi, insanlar şeylere karşı, o şeylerin kendileri için taşıdığı anlama göre davranır. İkincisi, bu anlam şeyin kendisinden değil, insanların birbirleriyle etkileşiminden doğar. Üçüncüsü, anlam bir kez verilip bitmez; insanlar her yeni durumda onu kendi içlerinde yorumlar, ayıklar ve yeniden düzenler. Blumer'in bu önermelere dayanan yöntem anlayışını, bu kursun ilerleyen derslerinde ayrıca ele alacağız.
Mekanizma — sembol ve toplumsal nesne
Sembolik etkileşimciliğin ilk yapı taşı, sembol kavramıdır.
Sembolik etkileşimciler, yalnız sözcüklerin değil, insanın çevresindeki bütün nesnelerin anlamlarını da bu biçimde kazandığını ileri sürdü.
Açılış sahnesindeki dikiş makinesi bu kavramın bir örneğidir: anne için bir hatıra, oğul için bir hurda, eskici için bir mal, torun için bir süs. Makinenin ne olduğu sorusu, dört kişinin konuşmasıyla cevaplandı.
Kurallar da müzakere edilir
Sembolik etkileşimciler, yalnız nesnelerin değil, kurumların ve kuralların da insanların etkileşimi içinde sürekli yeniden kurulduğunu gösterdi. Anselm Strauss ve çalışma arkadaşları, Amerika'da ruh sağlığı hastanelerinde yaptıkları uzun gözlemler sonucunda, bu hastanelerin yazılı kurallarla değil, doktorlar, hemşireler, hasta bakıcılar ve hastalar arasında gündelik olarak yapılan anlaşmalarla işlediğini ileri sürdü.
Tek bir gelenek, birkaç okul
Sembolik etkileşimcilik tek bir okul değildir. Blumer'in çevresinde gelişen Chicago Okulu, anlamların akışkanlığını ve insanların yorumlama yeteneğini öne çıkardı; doğal ortamlarda yapılan gözlemleri ve derinlemesine görüşmeleri tercih etti. Iowa'da çalışan başka bir grup araştırmacı ise benliğin ölçülebileceğini, insanların kendilerini nasıl tanımladığının sistemli sorularla kayda geçirilebileceğini savundu.
Daha sonra Sheldon Stryker gibi sosyologlar, sembolik etkileşimciliği toplumsal yapıyla birleştirmeye çalıştı. Onlara göre insanlar etkileşimde anlamları yeniden kuruyordu, ama bunu hazır toplumsal konumların, rollerin ve ilişki ağlarının içinden yapıyorlardı.
Ölçüt nerede yanlış çalışıyor
Sembolik etkileşimcilik, insanların pasif birer kural uygulayıcısı olmadığını göstermekte çok başarılıdır. Ama bu başarı, kendi körlüklerini de beraberinde getirir.
Birincisi, anlamın herkes tarafından eşit ölçüde müzakere edildiğini varsaymaktır. Bir durumun ne anlama geldiğine kimin karar vereceği, çoğu zaman eşitsiz dağılmış bir güçtür.
İkincisi, toplumsal yapıyı yalnız etkileşimlerin bir toplamı olarak görmektir. Bazı eleştirmenler, sembolik etkileşimciliğin ekonomik eşitsizlikleri, tarihsel mirasları ve kurumların gücünü, yani insanların etkileşime hangi koşullarla girdiğini göremediğini ileri sürdü.
Üçüncüsü, duygulara ve bedene yeterince yer vermemektir. İlk sembolik etkileşimciler anlamı büyük ölçüde bilişsel bir süreç, yani bir yorumlama işi olarak ele aldı; sonraki kuşaklar, duyguların da etkileşim içinde biçimlendiğini göstermeye çalıştı.
Kuramsal mercekler
Bu geleneğin içinde üç çizgi, aynı mirası farklı yönlere taşıdı.
Chicago çizgisi, anlamın akışkanlığını ve durumların öngörülemezliğini vurgular. Bu okumaya göre toplumsal hayat, önceden belirlenmiş kalıpların uygulanması değil, sürekli bir doğaçlamadır ve araştırmacının görevi bu doğaçlamayı yakından izlemektir.
Iowa çizgisi, benliğin ve anlamların sistemli olarak ölçülebileceğini savunur. Bu okumaya göre sembolik etkileşimcilik, sınanabilir önermeler üretebilir ve niceliksel yöntemlerle de çalışılabilir.
Yapısal çizgi ise etkileşim ile yapı arasında bir köprü kurmaya çalışır. Bu okumaya göre insanlar anlamları kendileri kurar, ama bunu toplumsal konumlarının, rollerinin ve ilişki ağlarının sınırları içinde yapar.
Salondaki dikiş makinesi bu okumaları yan yana getirir: makinenin anlamı o akşamki konuşmada doğaçlandı mı, dört kişinin birbirinden farklı ama tahmin edilebilir yaklaşımlarında mı ortaya çıktı, yoksa kuşakların ve sınıf konumlarının içinden mi konuştu?
Ölçek
Bu yaklaşımın doğal ölçeği yüz yüze karşılaşmadır: bir sınıfta, bir hastane servisinde ya da bir ailenin salonunda, insanların bir nesnenin, bir sözün ya da bir davranışın anlamını nasıl kararlaştırdığı.
Bir kurumun içinde yaklaşım, yazılı kurallar ile gündelik uygulama arasındaki mesafeyi, bu mesafenin kimler arasında hangi anlaşmalarla kapatıldığını incelemek için kullanılır.
Daha geniş bir düzlemde ise yaklaşım, bir sembolün ya da bir nesnenin anlamının zaman içinde bir toplumda nasıl değiştiğini, farklı grupların bu anlam üzerinde nasıl çekiştiğini izlemeye yarar.
Türkiye'de nazar boncuğu
Türkiye'de mavi bir göz biçimindeki nazar boncuğu, hemen her yerde karşılaşılan bir nesnedir: bebeklerin yakasında, evlerin kapısında, arabaların dikiz aynasında, iş yerlerinin girişinde. Ama bu nesnenin ne olduğu, kimin elinde ve hangi etkileşim içinde bulunduğuna göre değişir.
Bir nineye göre nazar boncuğu, bir bebeği kötü bakışlardan koruyan bir korunaktır. Bebek hastalandığında boncuğun çatlayıp çatlamadığına bakılır. Başka bir aile için aynı boncuk, inanılmayan ama atalardan kalmış bir alışkanlıktır; takılır, çünkü takılmaması bir tuhaflık yaratır. Bazı dindar çevreler için ise boncuğa bir koruma gücü yüklemek, dinin öğretileriyle çelişen bir inançtır ve kaçınılması gereken bir şeydir. Turistik bir çarşıda aynı boncuk, Türkiye'yi hatırlatan bir hediyelik eşya; bir tasarımcı için ise bir desen ve bir ülke imgesidir.
Nazar boncuğunun anlamı, bu farklı gruplar arasındaki gündelik karşılaşmalarda sürekli yeniden kurulur. Bir anne, kayınvalidesinin bebeğin yakasına taktığı boncuğu çıkarmakla çıkarmamak arasında kalır; bir turist, satıcıdan boncuğun ne işe yaradığını öğrenir ve onu kendi ülkesinde bir süs olarak asar.
Başka ülkelerde kem göze karşı kullanılan benzer nesnelerle karşılaştırıldığında, aynı biçimdeki bir nesnenin bir toplumda koruyucu bir güç, başka bir toplumda bir moda ürünü olarak dolaşıma girdiği görülür.
Bu bilgiyi nasıl biliyoruz?
Sembolik etkileşimciliğin önermeleri, farklı yöntemlerle sınanır.
Yaygın hatalar
Aklında kalsın
- Sembolik etkileşimcilik, pragmatist felsefeden beslenir ve adını Mead'in öğrencisi Blumer'den alır.
- Blumer'e göre insanlar şeylere, onların kendileri için taşıdığı anlama göre davranır; bu anlam etkileşimden doğar ve yorumlanarak değişir.
- Sembol, bir şeyin yerine geçen ve bu bağı doğadan değil, bir topluluğun uzlaşımından alan işarettir.
- Toplumsal nesne, insanların dikkatini yönelttiği ve ona göre davrandığı her şeydir; aynı nesne farklı gruplar için farklı nesneler olabilir.
- Müzakere edilen düzen, kurumların yazılı kurallarla değil, içindeki insanların sürekli yaptığı anlaşmalarla ayakta durmasıdır.
- Kimlik belirginliği, bir kişinin kimliklerinin belirli bir durumda harekete geçme olasılığına göre sıralanmasıdır ve bu sıralama ilişki ağlarına bağlıdır.
- Sembolik etkileşimciliğe yöneltilen başlıca eleştiriler, anlamın kurulmasındaki güç eşitsizliğini, toplumsal yapıyı ve duyguları gözden kaçırmasıdır.
Sonraki derse köprü
Bu ders, insanların sembollerle düşündüğünü, nesnelere anlam verdiğini ve bu anlamları birbirleriyle kararlaştırdığını gösterdi. Ama bütün bunları yapabilmek için insanın önce kendi kendisiyle konuşabilmesi, kendine dışarıdan bakabilmesi gerekir. Bir çocuk bu yeteneği nasıl kazanır? Düşünmek dediğimiz şey, başkalarıyla yapılan konuşmanın içe dönmüş bir biçimi olabilir mi? Mead bu sorular üzerine hiçbir zaman bir kitap yazmadı; düşüncelerinin önemli bir kısmı, ölümünden sonra öğrencilerinin ders notlarından derlenerek yayımlandı. Sonraki ders, Mead'e geri dönüyor ve onun zihin, benlik ve genelleştirilmiş öteki üzerine düşüncesini bütün olarak ele alıyor.