Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Horkheimer, toplumu yalnız betimleyen geleneksel kurama karşı, onu insanların özgürleşmesi açısından değerlendiren eleştirel kuramı önerdi.
- Aydınlanmanın Diyalektiği'ne göre doğayı hesaplayan akıl, zamanla insanları da hesaplamaya ve denetlemeye başladı.
- Horkheimer'a göre modern toplumda amaçları sorgulayan nesnel akıl geriledi, yalnız araç hesaplayan öznel akıl kaldı.
- Kültür endüstrisi, kültürün seri üretim ilkeleriyle ve kâr amacıyla, standart kalıplara göre üretilmesidir; sahte bireysellik bu standardı gizler.
- Otoriter kişilik araştırması, güçlüye boyun eğme ile zayıfa karşı sertliğin aynı kişilik yapısının parçaları olabileceğini ileri sürdü.
- Marcuse'ye göre bolluk toplumu, yalancı ihtiyaçlar aracılığıyla insanları konforla düzene bağlar ve itirazı bile ürüne dönüştürür.
- Frankfurt Okulu'na yöneltilen başlıca eleştiriler, izleyiciyi edilgen saymak, seçkinci bir beğeniyi ölçü almak ve çürütülemez iddialar kurmaktır.
Açılış sahnesi
Kentin arka sokaklarından birinde, bodrum katındaki küçük bir kayıt stüdyosu. Genç bir söz yazarı, aylardır üzerinde çalıştığı şarkıyı yapımcıya dinletiyor. Şarkı yavaş başlıyor, ilk dakika boyunca yalnız bir gitar ve bir ses var, nakarat ancak ortalarda geliyor.
Yapımcı şarkıyı sonuna kadar dinlemiyor. Dinleyicilerin çoğunun ilk birkaç saniyede şarkıyı geçtiğini, bu yüzden nakaratın hemen girmesi gerektiğini söylüyor. Sözlerin de ilk dinleyişte anlaşılması lazım; mecaz fazla, cümleler uzun. Masadaki bilgisayarda son aylarda en çok dinlenen şarkıların bir listesi açık. Yapımcı birkaçını çalıyor: hepsi aşağı yukarı aynı sürede, aynı yapıda, aynı yerde yükseliyor.
Söz yazarı itiraz ediyor, bu şarkının öyle olmadığını söylüyor. Yapımcı omuz silkiyor: dinleyici bunu istiyor. Söz yazarı eve dönerken kendine bir soru soruyor. Dinleyici gerçekten bunu mu istiyor, yoksa ona başka bir şey hiç sunulmadığı için mi bunu istiyor?
Bu derste ne olacak
Bu derste anlatılan sahneler ve örnek durumlar kurgudur; hiçbiri bir kayıttan alınmamıştır.
Önceki derslerde çatışma, çıkarları belli ve karşı karşıya duran grupların arasında geçiyordu. Bu ders, çatışmanın hiç yüzeye çıkmadığı durumlara bakan bir düşünce geleneğini ele alıyor: Frankfurt'taki bir araştırma enstitüsünün çevresinde toplanan ve sonradan Frankfurt Okulu diye anılan düşünürleri.
Önce bu düşünürlerin kendi yaklaşımlarını geleneksel bilimden nasıl ayırdığını göreceğiz. Sonra aklın nasıl bir hesap aracına dönüştüğüne dair iddialarına, kültürün nasıl bir sanayi gibi üretildiğine, insanların otoriteye boyun eğmeye neden hazır olabildiğine ve bolluk toplumunun neden itirazı zayıflattığına geçeceğiz. En sonda bu geleneğe yöneltilen güçlü eleştirileri tartışacağız.
Sıfır noktası — geleneksel ve eleştirel kuram
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Frankfurt'ta, varlıklı bir ailenin çocuğunun bağışıyla bir toplumsal araştırma enstitüsü kuruldu. Enstitü başta işçi hareketinin tarihini inceliyordu. Max Horkheimer'ın yöneticiliğe gelmesiyle yönü değişti: felsefe, sosyoloji, psikanaliz ve iktisat bir arada kullanılarak modern toplumun bütünü sorgulanmaya başlandı. Enstitünün kurucu kuşağı Yahudi kökenli ve solcu düşünürlerdi; Nazilerin iktidara gelmesiyle önce Cenevre'ye, ardından New York'a taşındılar ve savaştan sonra Frankfurt'a döndüler.
Horkheimer, otuzlu yıllarda yazdığı bir makalede iki tür kuramı birbirinden ayırdı.
Mekanizma — aklın tutulması
Frankfurt Okulu'nun en karanlık kitabı, Horkheimer ile Theodor Adorno'nun sürgünde, savaş yıllarında birlikte yazdığı Aydınlanmanın Diyalektiği'dir. Kitap, bir çelişkiyle açılır. Aydınlanma, insanı korkudan ve mitlerden kurtarmak, onu doğanın efendisi yapmak için yola çıkmıştı. Ama yüzyıllar sonra ortaya çıkan şey, kamplar, savaş ve kitlelerin kendilerini ezen düzene coşkuyla katılmasıydı. Yazarlara göre bu bir sapma değil, aydınlanmanın kendi mantığının sonucuydu: doğayı hesaplanabilir ve denetlenebilir kılan akıl, zamanla insanları da aynı biçimde hesaplamaya ve denetlemeye başlamıştı.
Horkheimer, aynı yıllarda yazdığı Akıl Tutulması kitabında bu düşünceyi iki akıl kavramıyla işledi. Nesnel akıl, amaçların kendisinin iyi ya da kötü olduğunu sorabilen akıldı. Öznel akıl ise yalnız verili bir amaca en etkili aracın nasıl bulunacağını hesaplıyordu. Weber derslerinde tanıdığımız araçsal akılcılık, Horkheimer'a göre modern toplumda aklın neredeyse tek biçimi hâline gelmişti. Akıl, neyin yapılmaya değer olduğunu tartışma yeteneğini yitirmiş, yalnız nasıl yapılacağını soran bir makineye dönüşmüştü.
Kültür endüstrisi
Aydınlanmanın Diyalektiği'nin en çok okunan bölümü, eğlence ve kültür üzerinedir. Adorno ve Horkheimer, savaş yıllarında yaşadıkları ülkede radyonun, plak sanayisinin ve kitlesel yayıncılığın nasıl işlediğini gözlemlediler. Bu gözlemlerden, bugün hâlâ tartışılan bir kavram çıktı.
Kültür endüstrisinin ürünleri birbirinden farklı görünür, ama aynı kalıptan çıkar. Açılış sahnesindeki şarkı listesi bunun bir örneğidir. Adorno'ya göre bu benzerliği örtmek için her ürüne küçük bir farklılık, bir ayrıntı, bir süs eklenir.
Adorno ve Horkheimer, kültür endüstrisinin boş zamanı da biçimlendirdiğini ileri sürdüler. Onlara göre eğlence, işten bir kaçış gibi görünse de işin bir uzantısıdır: insanlar iş gününün yorgunluğundan kurtulmak için düşünmelerini gerektirmeyen şeyler arar, ertesi güne dinlenmiş olarak dönerler ve düzen kesintisiz sürer.
Frankfurt çevresinde bu karamsarlığı paylaşmayan bir ses de vardı. Walter Benjamin, sanat eserlerinin teknik araçlarla çoğaltılmasının onların tekil ve dokunulmaz havasını yok ettiğini, ama bu sayede sanatın geniş kitlelere ulaşıp siyasal bir güç kazanabileceğini düşünüyordu. Adorno bu iyimserliğe mektuplarında karşı çıktı. İki düşünür arasındaki bu tartışma, kültür sosyolojisinde bugün de sürüyor.
Otoriter kişilik ve tek boyutlu toplum
Frankfurt düşünürleri, faşizmin kitleleri nasıl arkasına alabildiğini anlamak için psikanalizden yararlandılar. Adorno, sürgün yıllarında Kaliforniya'daki bir araştırma ekibiyle birlikte geniş bir anket çalışması yürüttü.
Savaştan sonra, özellikle refah içindeki sanayi toplumlarında, Herbert Marcuse Frankfurt düşüncesini bir adım daha ileri taşıdı. Tek Boyutlu İnsan kitabında, bolluk toplumunun insanları zorla değil, konforla düzene bağladığını ileri sürdü. İnsanlar düzeni eleştirebilecek ikinci bir boyutu, yani var olandan farklı bir dünyayı düşünebilme yeteneğini yitiriyordu.
Marcuse, düzenin itirazı bile kendi içine alabildiğini de gözlemledi. Başkaldırının simgeleri kısa sürede birer ürüne dönüşüyor ve satılıyordu.
Ölçüt nerede yanlış çalışıyor
Frankfurt Okulu'nun kavramları çok güçlü, ama sınırları da aynı ölçüde belirgin.
Birincisi, dinleyiciyi, izleyiciyi ve tüketiciyi edilgen bir kitle olarak görmektir. Sonraki kuşakların kültür araştırmacıları, insanların aynı ürünü çok farklı biçimlerde okuduğunu, ondan kendi anlamlarını çıkardığını ve kimi zaman ona karşı çıktığını gösterdiler.
İkincisi, seçkinci bir beğeniyi eleştiri gibi sunmaktır. Adorno, geniş kitlelerin sevdiği müzik türlerini çoğu zaman sert bir dille küçümsedi. Eleştirmenler, bu küçümsemenin toplumsal bir çözümlemeden çok, belirli bir eğitimli kesimin beğenisini evrensel ölçü sayması olduğunu ileri sürdüler.
Üçüncüsü, kavramın kendini doğrulayan bir yapıya bürünmesidir. İnsanlar düzenden memnunsa bu yalancı ihtiyaçların kanıtı, memnun değilse düzenin baskısının kanıtı sayılır. Hiçbir gözlemin çürütemeyeceği bir iddia, çözümleme olmaktan çıkar.
Kuramsal mercekler
Frankfurt Okulu'nun mirası üç ayrı biçimde okunur.
Marksist gelenek içinden bakanlar, bu düşünürlerin Marx'ın meta ve yabancılaşma kavramlarını kültüre ve bilince taşıdığını vurgular. Bu okumaya göre Frankfurt Okulu, işçi sınıfının beklenen dönüşümü neden gerçekleştirmediğini, ekonominin dışına, zihinlerin ve eğlencenin içine bakarak açıklamaya çalıştı.
Weberci bir okuma, Frankfurt Okulu'nu Weber'in akılcılaşma ve demir kafes karamsarlığının bir devamı olarak görür. Burada vurgu kapitalizmden çok, hesaplanabilirliğin ve yönetilebilirliğin bütün toplumu kaplamasıdır; aynı eğilim farklı ekonomik düzenlerde de görülebilir.
Kültür çalışmalarından gelen okuma ise Frankfurt Okulu'nun sorularını ciddiye alır, ama cevaplarını fazla karamsar bulur. Bu bakışa göre kültür, yukarıdan dayatılanla aşağıdan yeniden yorumlananın sürekli karşılaştığı bir mücadele alanıdır.
Stüdyodaki söz yazarının sorusu bu üç okumayı da harekete geçirir: nakaratın erken girmesini kâr mı istiyor, hesaplanabilirlik mi, yoksa dinleyicinin kendisi mi?
Ölçek
Bireyin kendi hayatında Frankfurt Okulu'nun soruları, bir isteğin, bir beğeninin ya da bir alışkanlığın nereden geldiğini sormakla başlar. Bir şeyi neden sevdiğimizi, onu sevmeye nasıl alıştığımızı araştırmak, bu geleneğin en küçük ölçekteki uygulamasıdır.
Örgütler düzeyinde kavramlar, bir yayın kuruluşunun, bir plak şirketinin ya da bir platformun ürünlerini hangi hesaplarla biçimlendirdiğini, hangi ölçütlerin hangi seçenekleri daha baştan elediğini incelemek için kullanılır.
Toplumun bütününde ise soru, bir toplumun kendine başka bir gelecek düşünebilme yeteneğinin ne kadar canlı kaldığıdır: itirazların ne kadar hızlı ürüne dönüştüğü, eğlencenin gündelik hayatın ne kadarını kapladığı ve kamusal tartışmanın ne ölçüde teknik bir hesaba indirgendiği.
Türkiye'de taksit
Türkiye'de kredi kartıyla taksitli alışveriş, gündelik hayatın sıradan bir parçasıdır. Beyaz eşyadan giyime, telefondan tatile kadar pek çok ürün aylara bölünerek alınabilir. Taksit, dar gelirli ailelerin tek seferde ödeyemeyecekleri ürünlere ulaşmasını sağlar ve bu yönüyle bir olanaktır. Ama aynı zamanda, bir ürünün gerçek bedelini görünmez kılar ve ailelerin gelecekteki gelirini bugünden bağlar.
Marcuse'nin kavramlarıyla taksit, yalancı ihtiyaçların karşılanmasını kolaylaştıran ve insanları çalışmaya daha sıkı bağlayan bir düzenek olarak okunabilir. Aylık taksitleri olan bir çalışan, işinden ayrılmayı, bir eyleme katılmayı ya da ücretinin düşük olduğunu yüksek sesle söylemeyi daha zor göze alır. Düzenleyici kurumların bazı ürünlerde, örneğin cep telefonlarında, taksit sayısına sınır getirmesi de bu ürünlerin borçlanmayı nasıl körüklediğine dair bir kaygıdan doğmuştur.
Öte yandan taksitli alışverişi yalnız bir bağlanma aracı olarak görmek, onu kullanan insanların kendi hesaplarını, ihtiyaçlarını ve tercihlerini küçümsemek anlamına gelebilir. Bir ailenin taksitle aldığı çamaşır makinesi, evdeki birinin günde saatlerce elde çamaşır yıkamasını sona erdirir.
Farklı ülkeler karşılaştırıldığında, tüketici kredisinin yaygınlığı, taksitli alışverişin nasıl düzenlendiği ve hanelerin gelirlerinin ne kadarını borç ödemesine ayırdığı büyük farklar gösterir; bu farklar, tüketimin insanları düzene bağlama gücünün her toplumda aynı olmadığını düşündürür.
Bu bilgiyi nasıl biliyoruz?
Frankfurt Okulu'nun iddiaları, farklı kurulumlarla sınanır.
Yaygın hatalar
Aklında kalsın
- Horkheimer, toplumu yalnız betimleyen geleneksel kurama karşı, onu insanların özgürleşmesi açısından değerlendiren eleştirel kuramı önerdi.
- Aydınlanmanın Diyalektiği'ne göre doğayı hesaplayan akıl, zamanla insanları da hesaplamaya ve denetlemeye başladı.
- Horkheimer'a göre modern toplumda amaçları sorgulayan nesnel akıl geriledi, yalnız araç hesaplayan öznel akıl kaldı.
- Kültür endüstrisi, kültürün seri üretim ilkeleriyle ve kâr amacıyla, standart kalıplara göre üretilmesidir; sahte bireysellik bu standardı gizler.
- Otoriter kişilik araştırması, güçlüye boyun eğme ile zayıfa karşı sertliğin aynı kişilik yapısının parçaları olabileceğini ileri sürdü.
- Marcuse'ye göre bolluk toplumu, yalancı ihtiyaçlar aracılığıyla insanları konforla düzene bağlar ve itirazı bile ürüne dönüştürür.
- Frankfurt Okulu'na yöneltilen başlıca eleştiriler, izleyiciyi edilgen saymak, seçkinci bir beğeniyi ölçü almak ve çürütülemez iddialar kurmaktır.
Sonraki derse köprü
Frankfurt Okulu, egemenliğin kültür ve bilinç aracılığıyla neredeyse bütünüyle kurulduğu bir tablo çizdi. Ama bu tablonun bir boşluğu var: eğer düzen insanları bu kadar sıkı biçimde kuşatıyorsa, itiraz nereden doğuyor ve rıza neden zaman zaman çatlıyor? Frankfurt düşünürleriyle aynı yıllarda, faşist bir hapishanede defterler dolduran bir İtalyan düşünür, bu soruya başka bir yönden yaklaştı. Ona göre rıza bir kez kurulup bitmiyordu; okulda, basında, dinî kurumlarda ve gündelik konuşmada her gün yeniden kazanılması gerekiyordu ve bu mücadelede her toplumsal grubun kendi içinden çıkan düşünürleri belirleyici bir rol oynuyordu. Sonraki ders Antonio Gramsci'yi, hegemonyanın sürekli yeniden kurulmasını ve organik aydının işlevini ele alıyor.