İçeriğe geç

KUR-207-07·Yapısal İşlevselcilik, Sistem ve Düzen

Neo-işlevselci ve sistem kuramsal açılımlar

temel2.348 kelime≈ 16 dk

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. Lockwood, kurumlar arası uyum olan sistem bütünleşmesi ile insanlar arası uyum olan toplumsal bütünleşmeyi ayırdı ve ikisinin birbirinden ayrışabileceğini gösterdi.
  2. Alexander'ın neo-işlevselciliği, Parsons'ın mirasını çatışmaya, beklenmedik gelişmelere ve bireysel eyleme açık bir eğilim olarak yeniden kurdu.
  3. Çok boyutluluk, toplumsal olguları hem çıkarlarla hem değerlerle, hem eylemle hem yapıyla birlikte açıklamayı önerir.
  4. Sivil alan, insanların birbirine eşit yurttaşlar olarak dayanışma içinde yaklaştığı alandır ve dışlanmış gruplar içerilmek için onun diline başvurabilir.
  5. Luhmann'a göre sistemler kendini üretir: kendi öğelerini kendi işlemleriyle yaratır ve dış etkileri ancak kendi dillerine çevirerek işleyebilir.
  6. Her işlev sistemi dünyayı hukuka uygun ile aykırı, doğru ile yanlış gibi tek bir ikili kodla okur.
  7. Türkiye'de büyük depremler sivil dayanışmayı güçlendirdi, ama bu dayanışmanın da eşitsiz bir haritası olabileceğini gösterdi.

Açılış sahnesi

Bir sanayi kasabasındaki büyük bir fabrika, kâğıt üzerinde hiç bu kadar iyi olmamış. Siparişler artıyor, üretim bandı aksamadan çalışıyor, tedarikçilerle ve bankalarla ilişkiler düzenli, vergi ve sigorta kayıtları eksiksiz. Fabrikanın yönetim raporları, bütün parçaların birbirine uyumla bağlandığı bir makineyi anlatıyor.

Ama fabrikanın koridorlarında başka bir hikâye yaşanıyor. Ustabaşları ile işçiler birbirine selam vermiyor, öğle yemekleri ayrı masalarda yeniyor, iki vardiya arasında sürekli suçlamalar dolaşıyor. İşçilerin çoğu fabrikanın geleceğine güvenmiyor, yöneticilerin kendilerini umursamadığını düşünüyor.

Aynı kasabanın öbür ucunda ise küçük bir süt kooperatifi tam tersi bir durumda. Üyeler birbirini çok seviyor, her ay bir araya gelip yemek yiyor, birbirinin düğününde, cenazesinde bulunuyor. Ama kooperatifin hesapları karışık, borçları birikiyor, ürün satışları düzensiz. Bir sosyolog, iki kurumun da bir şekilde bütünleşmiş, bir şekilde dağılmış olduğunu söylüyor ve bütünleşme sözcüğünün tek bir şey anlatmadığını hatırlatıyor.

Bu derste ne olacak

Bu derste anlatılan sahneler ve örnek durumlar kurgudur; hiçbiri bir kayıttan alınmamıştır.

Dahrendorf'tan Gouldner'e uzanan itirazlar, yetmişli ve seksenli yıllarda işlevselciliği kürsülerden büyük ölçüde indirdi, ama onun sorularını ortadan kaldırmadı. Toplumun nasıl bir arada durduğu, kurumların birbirine nasıl bağlandığı ve karmaşık toplumların nasıl işlediği soruları, yeni yaklaşımlarla yeniden soruldu. Bu ders, kursun son dersi olarak, bu yeni yaklaşımlardan üçünü ele alıyor.

Önce işlevselcilik ile çatışma kuramı arasında bir köprü kuran bir ayrımı, sistem bütünleşmesi ile toplumsal bütünleşme ayrımını ele alıyoruz. Sonra Amerikalı sosyolog Jeffrey Alexander'ın, Parsons'ı eleştirmenlerinin itirazlarıyla birlikte yeniden okuyan girişimine geçiyoruz. Ardından Niklas Luhmann'ın sistem kuramının, bir önceki derslerde kısaca gördüğümüz fikirlerini derinleştiriyoruz. En sonda bu açılımlara yöneltilen eleştirileri tartışıyoruz.

Sıfır noktası — iki tür bütünleşme

İngiliz sosyolog David Lockwood, işlevselcilik ile çatışma kuramı arasındaki tartışmanın bir karışıklıktan beslendiğini ileri sürdü. Ona göre bütünleşme sözcüğü, birbirinden farklı iki şeyi anlatmak için kullanılıyordu.

Açılış sahnesindeki fabrika, yüksek bir sistem bütünleşmesine ama düşük bir toplumsal bütünleşmeye sahip. Kooperatif ise tam tersi bir durumda. Lockwood'a göre işlevselcilik daha çok sistem bütünleşmesiyle, çatışma kuramı ise daha çok toplumsal bütünleşmeyle ilgilenmişti; iki yaklaşım aslında farklı soruları cevaplıyordu. Asıl ilginç olan, bu iki bütünleşme biçimi arasındaki gerilimlerin toplumsal değişimi nasıl ürettiğiydi.

Mekanizma — Alexander ve neo-işlevselcilik

Jeffrey Alexander, yirminci yüzyılın son çeyreğinde Parsons'ın çalışmalarını yeniden okuyarak neo-işlevselcilik adını verdiği bir yaklaşım önerdi. Alexander, neo-işlevselciliğin kapalı bir kuram değil, bir eğilim olduğunu vurguladı: toplumu bir sistem olarak görmeyi sürdüren, ama çatışmaya, beklenmedik gelişmelere ve bireysel eyleme açık bir eğilim.

Alexander, sonraki çalışmalarında kültürel sosyoloji adını verdiği bir yaklaşım geliştirdi ve özellikle demokratik toplumlarda dayanışmanın nasıl kurulduğunu inceledi.

Luhmann'ın sistemleri

Luhmann'ın sistem kuramını, karmaşıklığın azaltılması kavramıyla birlikte bu kursun dördüncü dersinde tanımıştık. Luhmann'ın kuramının iki kavramı daha, modern toplumun işleyişini anlamak için önemlidir.

Luhmann, biyolojiden aldığı bir kavramla, sistemlerin kendi öğelerini kendi işlemleriyle ürettiğini ileri sürdü.

Luhmann'a göre her işlev sistemi, dünyayı tek bir ayrımla okur.

Ölçüt nerede yanlış çalışıyor

Bu yeni açılımlar da kendi kör noktalarını taşır.

Birincisi, sistem kavramının insanları görünmez kılmasıdır. Luhmann'ın kuramında toplum insanlardan değil iletişimlerden oluşur. Bu soyutlama çözümleme için yararlı olabilir, ama somut insanların yaşadıklarını, acılarını ve taleplerini gözden kaçırma riski taşır.

İkincisi, neo-işlevselciliğin yalnız bir ad değişikliği olduğunu düşünmek ya da tersine, onun işlevselciliğin bütün sorunlarını çözdüğünü sanmaktır. Eleştirmenler, neo-işlevselciliğin Parsons'ın sorunlarını çözmekten çok onları daha esnek bir dille yeniden ürettiğini ileri sürdü; savunucular ise onun çatışmaya ve değişime gerçekten açıldığını savundu.

Üçüncüsü, sivil alanı her zaman kapsayıcı ve adil saymaktır. Sivil alanın dili eşitlik ve özgürlük değerlerine dayansa da, bu dil tarih boyunca bazı grupları dışlamak için de kullanıldı. Bir grubu bağımlı, güvenilmez ya da akıl dışı olarak tanımlamak, onu sivil alanın dışına itmenin bir yolu olabilir.

Kuramsal mercekler

Bu dersteki açılımlar üç ayrı yerden okunabilir.

Neo-işlevselci okuma, Alexander'ın Parsons'ın mirasını çok boyutlu bir yaklaşımla yeniden kurduğunu ve kültürün, anlamın ve dayanışmanın toplumsal hayattaki yerini yeniden gündeme getirdiğini vurgular. Bu okumaya göre kültürel sosyoloji, işlevselciliğin en verimli mirasçılarından biridir.

Luhmann'dan yola çıkan okuma, modern toplumu merkezsiz, çok sayıda bağımsız işlev sisteminden oluşan bir yapı olarak görür ve bu bakışı çağdaş toplumların karmaşıklığını anlamak için güçlü bir araç sayar. Bu okumaya göre modern toplumda hiçbir sistem, örneğin siyaset, bütün toplumu yönetemez; her sistem kendi mantığına göre işler.

Üçüncü okuma kaygıyla bakar. Habermas'ın farklılaşma dersinde andığımız uyarısına göre, piyasanın ve idarenin hesabı, insanların konuşarak uzlaştığı gündelik alanı gittikçe daraltıyordu. Bu okumaya göre sistem kuramı, bu işgali yalnız betimlemekle kalmamalı, onu eleştirebilmelidir.

Açılış sahnesindeki fabrika ile kooperatifte her okuma kendine bir şey bulur: iki farklı bütünleşme biçimi, iki farklı sistem mantığı ve bu mantıkların insanların gündelik hayatına etkisi.

Ölçek

Yüz yüze ilişkilerde bu kavramlar, insanlar arasındaki güvenin ve dayanışmanın, kurumların işleyişinden bağımsız olarak güçlü ya da zayıf olabileceğini gösterir.

Kurum ölçeğinde sistem kuramı, bir hastanenin, bir mahkemenin ya da bir gazetenin kendi mantığına göre işlediğini ve dışarıdan gelen talepleri kendi diline çevirdiğini açıklar.

Toplum ölçeğinde bu açılımlar, modern toplumların nasıl bir arada durduğunu, farklı işlev sistemlerinin birbirleriyle nasıl bağlandığını ve demokratik dayanışmanın nasıl kurulup bozulduğunu anlamak için kullanılır.

Türkiye'de depremden sonra sivil alan

Türkiye'de büyük depremler, hem sistem bütünleşmesinin hem de toplumsal bütünleşmenin sınandığı anlar oldu. Yirminci yüzyılın son yılında Marmara Bölgesi'nde yaşanan büyük depremin ardından, resmî kurumların ilk günlerde yetersiz kaldığı, buna karşılık gönüllülerin, arama kurtarma gruplarının ve yardım derneklerinin hızla örgütlendiği sıkça anlatılır. Pek çok gözlemci, bu dönemin Türkiye'de sivil toplum örgütlerinin görünürlüğünü ve güvenilirliğini artırdığını vurgular.

Alexander'ın sivil alan kavramıyla bakıldığında, bu tür anlar, insanların birbirine eşit yurttaşlar olarak yaklaştığı, dayanışmanın dilinin güçlendiği anlardır. Ama aynı anlar, sivil alanın sınırlarını da gösterebilir: yardımın kimlere ulaştığı, kimlerin görünür olduğu ve kimlerin dışarıda kaldığı sorusu, dayanışmanın da eşitsizlikler taşıyabildiğini hatırlatır.

Başka ülkelerle bir karşılaştırma, büyük afetlerin pek çok toplumda sivil dayanışmayı güçlendirdiğini, ama bu dayanışmanın ne kadar kalıcı olduğunun ve resmî kurumlarla nasıl bir ilişki kurduğunun ülkeden ülkeye değiştiğini gösterir.

Bu bilgiyi nasıl biliyoruz?

Bu açılımların iddiaları üç tür çalışmayla sınanabilir.

Yaygın hatalar

Aklında kalsın

  1. Lockwood, kurumlar arası uyum olan sistem bütünleşmesi ile insanlar arası uyum olan toplumsal bütünleşmeyi ayırdı ve ikisinin birbirinden ayrışabileceğini gösterdi.
  2. Alexander'ın neo-işlevselciliği, Parsons'ın mirasını çatışmaya, beklenmedik gelişmelere ve bireysel eyleme açık bir eğilim olarak yeniden kurdu.
  3. Çok boyutluluk, toplumsal olguları hem çıkarlarla hem değerlerle, hem eylemle hem yapıyla birlikte açıklamayı önerir.
  4. Sivil alan, insanların birbirine eşit yurttaşlar olarak dayanışma içinde yaklaştığı alandır ve dışlanmış gruplar içerilmek için onun diline başvurabilir.
  5. Luhmann'a göre sistemler kendini üretir: kendi öğelerini kendi işlemleriyle yaratır ve dış etkileri ancak kendi dillerine çevirerek işleyebilir.
  6. Her işlev sistemi dünyayı hukuka uygun ile aykırı, doğru ile yanlış gibi tek bir ikili kodla okur.
  7. Türkiye'de büyük depremler sivil dayanışmayı güçlendirdi, ama bu dayanışmanın da eşitsiz bir haritası olabileceğini gösterdi.

Sonraki derse köprü

Bu dersle yapısal işlevselcilik kursunu tamamlıyoruz. Kursun son iki dersinde işlevselciliğe yöneltilen çatışma eleştirilerini ve bu eleştirileri hesaba katmaya çalışan yeni açılımları gördük. Sonraki kurs ise toplumu baştan başka bir yerden kuran geleneğe geçiyor. Bu gelenek, toplumsal hayatı ortak değerler ve denge üzerinden değil, kıt kaynaklar için süren mücadele, egemenlik ilişkileri ve bu ilişkilerin ürettiği çıkar ayrılıkları üzerinden açıklar. Ona göre değişimin kaynağı, sistemin dengesini bozan dış etkiler değil, toplumun içindeki çatışmalardır. Sonraki kurs çatışma, iktidar ve eleştirel kurama geçiyor ve ilk ders çatışma kuramının temel varsayımlarını ele alıyor.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.