İçeriğe geç

KUR-202-06·Marx ve Marksist Gelenekler

Engels, Lenin, Luxemburg ve Gramsci'ye uzanan çizgiler

temel2.398 kelime≈ 16 dk

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. Kurucu düşünürden sonra gelenler, beklenen dönüşümün neden gerçekleşmediği sorusuna farklı cevaplar verdi ve bu cevaplar bir soy ağacı değil, ayrışan çizgilerdir.
  2. Engels'in sistemleştirmesi düşünceleri yaydı, ama bir araştırma önerisini bir öğretiye dönüştürme riskini de taşıdı.
  3. Emperyalizm kavramı, düzenin krizlerini sermaye ihracı ve pazarların denetimi yoluyla dünyaya yayarak nasıl ertelediğini anlatır.
  4. Öncü parti ile kendiliğindenlik arasındaki tartışma, dönüşümün merkezi bir örgütle mi yoksa kitlelerin kendi eylemiyle mi gerçekleşeceği sorusunu açar.
  5. Hegemonya, egemen grubun toplumu zorla değil, ortak sağduyuyu biçimlendirerek ve rıza kazanarak yönetmesidir.
  6. Organik aydın, belirli bir grubun içinden çıkıp onun deneyimini dile getiren kişidir ve bir akademisyen olmak zorunda değildir.
  7. Bu kavramların sosyolojik değeri, onları geliştirenlerin siyasal mirasından ayrı olarak, somut durumlarda neyi görünür kıldıklarına bakılarak sınanır.

Açılış sahnesi

Bir üniversitenin kantininde dört arkadaş, bir dönem ödevi için aynı soruyu bölüşmüş: kurucu metinlerin öngördüğü büyük dönüşüm, onca krize rağmen neden sanayileşmiş ülkelerin hiçbirinde gerçekleşmedi? Her biri bu soruya cevap arayan bir düşünürü okumuş ve şimdi okuduklarını masaya koyuyorlar.

İlki, kurucu düşünceleri bir bütün olarak derleyen ve onları bir bilim gibi sunmaya çalışan bir yazarı okumuş. Ona göre cevap, düşüncelerin henüz yeterince yayılmamış ve sistemli biçimde öğretilmemiş olmasında. İkincisi, dönüşümün kendiliğinden gelmeyeceğini ve onu örgütleyecek sıkı bir parti gerektiğini savunan bir devrimciyi okumuş. Üçüncüsü, düzenin kendi krizlerini dünyanın henüz kendisine katılmamış bölgelerine yayılarak ertelediğini ileri süren, ama aynı zamanda kitlelerin kendi eylemine güvenen bir düşünürü okumuş. Dördüncüsü ise hapishanede yazdığı defterlerde, egemenliğin polisten çok okulda, kahvede ve sofrada kurulduğunu anlatan bir düşünürü okumuş.

Dört arkadaş aynı soruyu dört farklı yerden cevaplıyor ve cevaplar birbirini dışlamıyor gibi görünse de, bazı noktalarda sert biçimde ayrışıyor. Masanın ortasındaki not kâğıdına kimse ortak bir cevap yazamıyor.

Bu derste ne olacak

Bu derste anlatılan sahneler ve örnek durumlar kurgudur; hiçbiri bir kayıttan alınmamıştır.

Önceki ders, krizlerin düzeni sarsıp dönüştürdüğünü, ama beklenen büyük değişimi getirmediğini gösterdi. Bu ders, geleneğin kurucularından sonra gelen dört düşünürün bu soruya verdiği farklı cevapları ele alıyor: Friedrich Engels, Vladimir Lenin, Rosa Luxemburg ve Antonio Gramsci.

Bu dört ad bir sıralama ya da bir soy ağacı değil. Her biri kendi dönemindeki farklı bir sorunla karşılaştı ve geleneği o sorunun ışığında yeniden okudu. Ders, her birinden sosyolojik düşünce için kalıcı olan bir kavramı ya da bir soruyu çıkarıyor ve bu kavramların hangi koşullarda iş gördüğünü, hangi koşullarda riskli hâle geldiğini gösteriyor. Dört düşünürün siyasal mirası üzerine süren tartışmalar bu dersin konusu değil; konusu, bıraktıkları kavramların bir toplumu anlamaya ne kattığı.

Sıfır noktası — başlama yeri öğretiye dönüşürken

Kurucu düşünürün en yakın çalışma arkadaşı Engels, onun ölümünden sonra yarım kalmış metinlerini düzenleyip yayımladı ve dağınık düşünceleri sistemli bir öğreti hâline getirmeye çalıştı. Bu çaba, düşüncelerin geniş kitlelere yayılmasını kolaylaştırdı. Engels'in kendi çalışmaları da ailenin, özel mülkiyetin ve devletin tarihsel kökenlerini ve sanayi kentlerindeki işçilerin yaşam koşullarını inceleyerek, geleneğin toplumsal kurumlara bakışını genişletti.

Ama sistemleştirmenin bir bedeli de vardı. Bu kursun ilk dersinde, geçimden başlama önerisinin bir tarih tablosuna, yani toplumları basamaklara dizen bir şemaya nasıl dönüşebildiğini görmüştük. Bir düşünceyi herkesin öğrenebileceği bir öğretiye dönüştürmek, onu bir araştırma önerisinden bir kesinlik iddiasına çevirme riskini taşır.

Mekanizma — krizin ertelenmesi, örgüt ve rıza

Kurucu metinlerin öngördüğü dönüşümün gecikmesine, sonraki düşünürler üç ana açıklama getirdi.

Birinci açıklama, düzenin krizlerini dünyaya yayılarak ertelediğini söyler.

Luxemburg ise benzer bir soruya başka bir yerden baktı. Ona göre düzen, ürettiği değeri kendi içinde tümüyle gerçekleştiremez ve bu yüzden henüz kendisine katılmamış toplumlara, köylü ekonomilerine ve sömürgelere yayılmak zorundadır. Bu yayılma sürdükçe kriz ertelenir, ama dünya bütünüyle bu düzene katıldığında erteleme olanağı tükenir.

İkinci açıklama, dönüşümün örgütlenme sorunu olduğunu söyler ve burada iki düşünür sert biçimde ayrışır.

Üçüncü açıklama, sorunun ne ekonomide ne de örgütte, insanların zihninde ve gündelik hayatında aranması gerektiğini söyler.

Gramsci, bu durumda dönüşümün doğrudan bir ele geçirme ile değil, uzun süreli bir kültürel ve düşünsel mücadeleyle, toplumun sağduyusunu yavaş yavaş değiştirerek mümkün olabileceğini savundu. Bu mücadelede kilit bir rol, belirli bir toplumsal grubun içinden çıkan ve o grubun deneyimini ifade eden düşünürlere düşer.

Ölçüt nerede yanlış çalışıyor

Bu dört düşünürün kavramlarını yanlış kullanmanın üç tanıdık yolu var.

Birincisi, onları kutsal ya da şeytani figürler olarak okumaktır. Dört düşünürün de siyasal mirası derin tartışmalara konu olmuştur ve öncü parti kavramının pratikte tek parti yönetimlerine ve otoriter düzenlere zemin hazırladığı yönünde güçlü eleştiriler vardır; bu eleştirilerin bir kısmını Luxemburg daha o dönemde dile getirmiştir. Bir kavramı değerlendirmek, onun hangi soruya cevap verdiğini, neyi görünür kıldığını ve hangi riskleri taşıdığını ayrı ayrı sormayı gerektirir.

İkincisi, bir kavramı ortaya çıktığı koşullardan koparıp her yere uygulamaktır. Hegemonya kavramı, güçlü sivil toplum kurumlarına sahip toplumlar düşünülerek geliştirilmiştir; bu kavramı her durumda aynı biçimde uygulamak, farklı toplumların farklı yapılarını gözden kaçırabilir.

Üçüncüsü, bu geleneğin tarihsel sonuçlarını, kavramların analitik değeriyle karıştırmaktır. Bir kavramın sosyolojik bir çözümlemede iş görüp görmediği, o kavramı geliştiren kişinin siyasal kararlarının sonuçlarından ayrı olarak sınanabilir ve sınanmalıdır.

Kuramsal mercekler

Kurucu düşünceden sonra açılan bu farklı çizgileri nasıl okumak gerektiği üzerine tartışma sürüyor.

Bir yaklaşım bu çizgilere doğru yorumu arama gözüyle bakar: kurucu metinlerin tek bir doğru okuması vardır ve sonraki düşünürler ona ya sadık kalmış ya da ondan sapmıştır. Bu bakış, düşünürler arasındaki farkları bir sapma listesine dönüştürür.

Başka bir yaklaşım her düşünürü kendi döneminin sorununa verilmiş bir cevap olarak okur: Lenin sanayileşmemiş bir imparatorlukta, Luxemburg kitlesel grevlerin yaşandığı bir dönemde, Gramsci ise faşizmin yükseldiği bir ülkede ve bir hapishane hücresinde yazdı. Bu bakışa göre kavramların değeri, ortaya çıktıkları koşullara benzeyen durumlarda sınanmalıdır.

Geleneğin dışından gelen üçüncü bir yaklaşım, bu çizgilerin bir sosyoloji değil, bir siyasal program olduğunu ve akademik sosyolojinin bu programlardan yalnızca belirli kavramları, örneğin hegemonyayı, ödünç alarak yararlanabileceğini ileri sürer. Bu bakış, kavramları siyasal bağlamlarından ayırarak sınanabilir araçlara dönüştürmeyi önerir.

Hangi yaklaşımın daha verimli olduğu, bu kavramların güncel araştırmalarda nasıl kullanıldığına bakılarak değerlendirilebilir: kavramlar kendi siyasal bağlamlarına bağlı kaldıkça mı, yoksa ondan ayrıldıkça mı yeni gözlemler üretiyor?

Ölçek

Dört düşünür farklı ölçeklere odaklandı. Luxemburg ve Lenin'in emperyalizm çözümlemeleri küresel ölçeğe, yani ülkeler arasındaki ilişkilere bakar. Engels'in aile ve devlet üzerine çalışmaları ve Lenin'in parti üzerine düşünceleri kurum ölçeğine yönelir. Gramsci'nin hegemonya kavramı ise gündelik hayatın, sağduyunun ve karşılaşmaların ölçeğine iner.

Türkiye'de aydın sözcüğünün yükü

Türkiye'de aydın sözcüğü, uzun süre halkı aydınlatma görevini üstlenmiş, eğitimli ve çoğunlukla devletle ya da kentli seçkinlerle özdeşleşmiş bir kesimi anlattı. Önceki kurslarda gördüğümüz tepeden inme modernleşme döneminde aydınlar, çoğu zaman halkın ne düşünmesi gerektiğini ona öğreten bir konumda durdu ve aydın ile halk arasındaki mesafe uzun süre tartışıldı.

Gramsci'nin geleneksel ve organik aydın ayrımı, bu tartışmaya yeni bir soru ekler. Türkiye'deki aydın, hangi toplumsal grubun deneyimini dile getiriyordu? Kendini tarafsız ve toplumun üstünde gören bir geleneksel aydın mıydı, yoksa belirli bir grubun, örneğin devlet seçkinlerinin ya da kentli orta sınıfın organik aydını mı?

Karşılaştırmalı bir soru buradan çıkar: başka toplumlarda aydın sözcüğü ya da onun karşılığı, bir sınıfa, bir kurum ağına ya da bir kamusal role mi bağlanır ve bu bağlanma, aydınların hangi grupların sözcüsü olabileceğini nasıl belirler?

Bu bilgiyi nasıl biliyoruz?

Bu düşünürlerin kavramlarının sosyolojik değeri, tarihsel metinlerin yorumuyla değil, somut durumlara uygulandıklarında ne ürettiklerine bakılarak sınanır.

Yaygın hatalar

Yaygın yanlışBu dört düşünürü tek bir çizgi üzerinde birbirini izleyen bir soy ağacı olarak görmek, aralarındaki derin ayrılıkları gözden kaçırır.
Doğrusu

Her biri farklı bir soruya ve farklı koşullara cevap verdi.

Yaygın yanlışHegemonya kavramını her toplumsal olguya uygulamak, onu ayırt edici gücünden yoksun bırakır.
Doğrusu

Kavram, hegemonyanın ne zaman zayıfladığını ve hangi durumlarda işlemediğini de gösterebilmelidir.

Yaygın yanlışOrganik aydını yalnız akademik bir unvana sahip kişilerle sınırlamak, kavramın asıl vurgusunu kaçırır.
Doğrusu

Organik aydın, bir grubun deneyimini dile getiren ve örgütleyen herkes olabilir.

Aklında kalsın

  1. Kurucu düşünürden sonra gelenler, beklenen dönüşümün neden gerçekleşmediği sorusuna farklı cevaplar verdi ve bu cevaplar bir soy ağacı değil, ayrışan çizgilerdir.
  2. Engels'in sistemleştirmesi düşünceleri yaydı, ama bir araştırma önerisini bir öğretiye dönüştürme riskini de taşıdı.
  3. Emperyalizm kavramı, düzenin krizlerini sermaye ihracı ve pazarların denetimi yoluyla dünyaya yayarak nasıl ertelediğini anlatır.
  4. Öncü parti ile kendiliğindenlik arasındaki tartışma, dönüşümün merkezi bir örgütle mi yoksa kitlelerin kendi eylemiyle mi gerçekleşeceği sorusunu açar.
  5. Hegemonya, egemen grubun toplumu zorla değil, ortak sağduyuyu biçimlendirerek ve rıza kazanarak yönetmesidir.
  6. Organik aydın, belirli bir grubun içinden çıkıp onun deneyimini dile getiren kişidir ve bir akademisyen olmak zorunda değildir.
  7. Bu kavramların sosyolojik değeri, onları geliştirenlerin siyasal mirasından ayrı olarak, somut durumlarda neyi görünür kıldıklarına bakılarak sınanır.

Sonraki derse köprü

Bu kursun kavramlarının çoğu, sanayi fabrikalarının, sömürgelerin ve kitlesel grevlerin dünyasında ortaya çıktı. Bugünün dünyasında ise çalışanların önemli bir bölümü bir fabrikada değil, bir uygulamanın ya da bir çağrı merkezinin karşısında çalışıyor, üretim zincirleri kıtalar arasında bölünmüş durumda ve servetin önemli bir bölümü üretimden çok finansal varlıklarda birikiyor. Bu koşullarda emek gücü, artı değer, sınıf, yabancılaşma ve hegemonya gibi kavramlar hâlâ iş görüyor mu, yoksa yeniden düşünülmeleri mi gerekiyor? Sonraki ders, bu geleneğin kavramlarını çağdaş toplumun çözümlemesinde kullanmayı ele alıyor ve hangi kavramların yeni olguları aydınlattığını, hangilerinin zorlandığını tek tek sınıyor.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.