İçeriğe geç

ESD-501-04·Sınıf, Tabakalaşma ve Toplumsal Hareketlilik

Statü, yaşam tarzı ve kültürel sermaye

temel2.843 kelime≈ 19 dk

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
  1. Weber'e göre statü, toplumsal saygınlıkla ilgilidir ve en çok yaşam tarzı üzerinden kurulur; ekonomik sınıfla örtüşmek zorunda değildir.
  2. Veblen'in gösterişçi tüketimi, malların ve boş zamanın servet ile konumu göstermek için kullanılmasını ve taklit ile yeni ayrım arayışının döngüsünü anlatır.
  3. Bourdieu'nün zorunluluk zevki ve özgürlük zevki ayrımı, beğenilerin maddi koşullardan doğduğunu ve özgürlük zevkinin kendini doğal bir incelik gibi sunduğunu gösterir.
  4. Peterson'ın kültürel hepçilliği, üst statülü grupların geniş bir beğeni yelpazesine sahip olduğunu ve bunun yeni bir ayrım biçimi olabileceğini anlatır.
  5. Lamont'un ahlaki sınır kavramı, ekonomik ve kültürel sermayesi az olan grupların da kendi saygınlık ölçütlerini kurduğunu gösterir.
  6. İşe alımda "kültürel uyum" gibi ölçütler, kurumların farkında olmadan belirli bir sınıf geçmişini kayırmasına yol açabilir.
  7. Türkiye'de "sonradan görme" tartışması, eski ve yeni seçkinler arasında kültürel ve ahlaki sınırların karşılıklı olarak çizildiği bir statü rekabetinin örneğidir.

Açılış sahnesi

Ferhat Bey, Bursa'da yirmi yıl önce iki makineyle kurduğu tekstil atölyesini büyük bir fabrikaya dönüştürmüş. Geçen ay şehrin yeni gelişen bir semtinde bir villaya taşındı ve bir akşam yemeği verdi. Davetliler arasında, kızının okul arkadaşının anne babası da var: ikisi de hekim, ikisinin de anne babası üniversite hocası.

Ferhat Bey misafirlerini kapıda karşılıyor; evi gezdiriyor, salondaki büyük avizenin İtalya'dan getirildiğini, mutfaktaki mermerin hangi ocaktan çıkarıldığını anlatıyor. Masada çok sayıda yemek var; servis için bir firma tutulmuş. Hekim çift nazikçe teşekkür ediyor, yemekleri övüyor. Ama eve dönerken arabada kadın, kocasına gülümseyerek "Her şeyin fiyatını öğrendik, değil mi?" diyor. Kocası da salondaki duvarda hiç kitap olmadığını fark ettiğini söylüyor.

Aynı akşam, Ferhat Bey'in fabrikada ustabaşı olarak çalışan kuzeni Sedat, yemeğe çağrılmadığı için biraz kırgın. Eşine, "Bizimki zengin oldu ama hâlâ bizden biri," diyor; sonra ekliyor: "O doktorlar yok mu, onlar burnu havada insanlar. Kendi çalışıp kazanmadılar ki, babalarından gördüler." Üç farklı insan, birbirlerine üç farklı ölçütle yukarıdan bakıyor.

Bu derste ne olacak

Bu derste anlatılan sahneler ve örnek durumlar kurgudur; hiçbiri bir kayıttan alınmamıştır.

Servet ve mülkiyet dersinde sınıfın maddi yüzünü, yani paranın, mülkün ve mirasın nasıl dağıldığını gördük. Ferhat Bey'in yemeği ise paranın tek başına bir sırada yer edinmeye yetmediğini gösteriyor. Hekim çift ondan daha az zengin; ama kendilerini onun üstünde görüyor. Sedat ise ikisinden de daha yoksul; ama ahlaki olarak kendini her ikisinden de değerli sayıyor.

Bu derste sınıfın kültürel ve simgesel yüzüne bakıyoruz. Statü grubunu Weber'den, kültürel sermayeyi Bourdieu'den kuramlar kursunda öğrenmiş, kültür derslerinde de beğenilerin nasıl hiyerarşiye dönüştüğünü görmüştük. Şimdi bu kavramları bir tabakalaşma sorusuna uyguluyoruz: Yaşam tarzları, zevkler ve tüketim, insanları nasıl sıralıyor ve bu sıralama ekonomik sınıfla nasıl ilişkili?

Sıfır noktası — saygınlık parayla satın alınmaz

Weber dersinde, sınıfın piyasadaki konumla, statünün ise toplumsal saygınlıkla ilgili olduğunu, ikisinin çoğu zaman birlikte hareket etse de birbirinden ayrılabildiğini görmüştük. Weber'e göre statü grupları, kendilerini paranın değil, belirli bir yaşam biçiminin etrafında tanımlar. Bu yaşam biçimi, kimle evlenileceğini, kiminle sofraya oturulacağını, nasıl konuşulacağını ve neyin beğenileceğini belirler.

Ferhat Bey'in yemeğinde olan şey budur. O, ekonomik olarak yükselmiştir; ama hekim çiftin statü grubunun yaşam tarzını taşımamaktadır. Avizenin fiyatını söylemek, onların gözünde bir statü hatasıdır: gerçek bir mensup fiyatı söylemez, çünkü fiyat önemli değilmiş gibi davranır.

Mekanizma — gösteriş ve ayrım

Statünün tüketim yoluyla nasıl sergilendiği sorusunu ilk sistemli biçimde soranlardan biri, Amerikalı iktisatçı ve toplum kuramcısı Thorstein Veblen'di. On dokuzuncu yüzyılın son yılında yayımladığı aylak sınıf üzerine kitabında, zenginlerin servetlerini başkalarına göstermek için tükettiğini ileri sürdü.

Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, yetmişlerin sonunda yayımladığı ve Fransa'da yaptığı geniş bir anket ile görüşmelere dayanan kitabında, Veblen'in gösteriş düşüncesini daha derin bir düzeneğe bağladı. Ona göre zevkler bireysel değil, toplumsaldı; insanlar beğendikleri şeylerle kendilerini sınıflandırır ve başkalarını sınıflandırırken kendilerini de ele verir.

Kuramlar kursunda, Bourdieu'nün habitus ve meşru kültür kavramlarını tanımış, bu kavramları bir kahvaltı sofrası örneği üzerinden okumuştuk. Burada vurgulamak istediğimiz şey, bu ayrımın bir tabakalaşma düzeneği olarak nasıl işlediğidir: zevkler, ekonomik farkları kültürel üstünlük olarak yeniden yazar ve böylece eşitsizliği doğal göstermeye yardım eder.

Kültürel hepçillik

Bourdieu'nün tablosu, yüksek kültürün seçkinlere, popüler kültürün alt sınıflara ait olduğu bir dünyayı anlatıyordu. Amerikalı kültür sosyoloğu Richard Peterson ve meslektaşları, doksanlarda Amerika'daki sanat katılımı anketlerini incelerken bu tablonun değiştiğini fark etti.

İngiliz sosyologlar Tak Wing Chan ve John Goldthorpe, iki binlerde İngiltere'de yaptıkları çalışmalarda, kültürel tüketimin mesleki sınıftan çok statüyle ilişkili olduğunu gösterdi. Bu bulgu, Weber'in sınıf ile statüyü ayırma önerisinin hâlâ verimli olduğunu düşündürdü: insanların ne dinlediği ve ne okuduğu, ne kazandıklarından çok, kiminle arkadaşlık ettikleri ve hangi saygınlık çevresine ait olduklarıyla ilgiliydi.

Ahlakın çizdiği sınırlar

Kanada doğumlu ve Amerika'da çalışan sosyolog Michèle Lamont, doksanların başında Fransa'daki ve Amerika'daki üst orta sınıf erkeklerle yaptığı görüşmelerde, insanların kendilerini başkalarından ayırmak için kullandığı sınırları karşılaştırdı. Kuramlar kursunda tanıdığımız sembolik sınır kavramını, kültürel, ekonomik ve ahlaki olmak üzere farklı türlere ayırdı. Fransızların kültürel sınırlara, Amerikalıların ise ekonomik başarıya ve ahlaka daha fazla ağırlık verdiğini buldu.

Ölçüt nerede yanlış çalışıyor

Statü ve kültürel sermaye kavramları kolayca kalıp yargıya dönüşebilir; üç kayma özellikle sık görülür.

Birinci tuzak, zevkleri doğrudan sınıfın aynası saymaktır. Beğeniler sınıfla ilişkilidir; ama kuşak, cinsiyet, bölge, din ve kişisel biyografi de beğenileri biçimlendirir. Her caz dinleyicisini üst sınıftan, her arabesk dinleyicisini alt sınıftan saymak, kuramın özenle kurduğu ilişkiyi bir kalıp yargıya indirger.

İkinci tuzak, kültürel ayrımları yalnız bir küçümseme olarak okumaktır. İnsanlar zevkleriyle yalnız başkalarını küçümsemez; aynı zamanda aidiyetlerini, anılarını ve kimliklerini ifade eder. Bir halk müziğini sevmek, bir statü stratejisi değil, bir hayat hikâyesinin parçası olabilir.

Üçüncü tuzak, Bourdieu'nün Fransa'daki bulgularını her topluma olduğu gibi taşımaktır. Lamont'un karşılaştırması gösterdi ki, hangi sınırın önemli olduğu, toplumdan topluma değişir. Kültürel sermayenin ağırlığı, bir ülkenin eğitim sistemine, din kurumlarına ve seçkinlerinin tarihine göre farklılaşır.

Kuramsal mercekler

Statü ve yaşam tarzını inceleyen sosyologlar, farklı soruların peşine düşer.

Weberci mercek, statüyü sınıftan ayrı bir eşitsizlik boyutu olarak ele alır. Bu bakışa göre statü grupları, kendi yaşam tarzlarını ve evlilik çevrelerini koruyarak kapanma uygular; statü ile ekonomik sınıf arasındaki uyumsuzluklar ise toplumsal gerilimlerin önemli bir kaynağıdır.

Bourdieucü mercek, kültürü bir sermaye biçimi olarak görür ve ekonomik sermaye ile kültürel sermayenin farklı bileşimlerinin, toplumsal uzamda farklı konumlar ürettiğini vurgular. Bu bakışa göre zevkler, eşitsizliğin hem işareti hem de aracıdır; çünkü okulda, işe alımda ve evlilikte belirli zevkler ödüllendirilir.

Sınır çalışmaları merceği ise Lamont'un izinden, insanların sınırları nasıl çizdiğini ve hangi ölçütlerin hangi bağlamda önem kazandığını sorar. Bu bakış, alt gruplardaki insanların da kendi ahlaki ve kültürel ölçütleriyle sıralamalar kurduğunu ve hiyerarşinin tek yönlü olmadığını gösterir.

Ferhat Bey'in akşam yemeğine bu üç mercekle bakıldığında, ilki bir statü uyumsuzluğu görür: ekonomik olarak yükselmiş ama saygınlık çevresine kabul edilmemiş biri. İkincisi, ekonomik sermayesi yüksek ama kültürel sermayesi düşük bir aileyi, kültürel sermayesi yüksek bir aileyle karşılaştırır. Üçüncüsü ise Sedat'ın, hem zengin kuzenine hem de hekimlere karşı kurduğu ahlaki sınıra dikkat çeker.

Ölçek

Kişisel ilişkilerde statü, kiminle arkadaşlık edildiğinde, kiminle evlenildiğinde ve bir sofrada nasıl davranıldığında hissedilir. Ufak bir davranış farkı, bir kişinin bir çevreye ait olup olmadığının işareti sayılabilir.

Kurumların içinde, okullar, işyerleri ve kulüpler, belirli yaşam tarzlarını ve zevkleri ödüllendirir. İşe alım görüşmelerinde "kültürel uyum" ölçütü, adayların hobilerini, konuşma biçimlerini ve tavırlarını değerlendirir; bu, kurumların farkında olmadan belirli bir sınıf geçmişini kayırmasına yol açabilir.

Toplumun ve ulusların bütününde ise statü hiyerarşileri, ulusal kimliklerin, medyanın ve küresel tüketim kültürünün etkisiyle biçimlenir. Küresel markalar ve yaşam tarzı imgeleri, statü işaretlerini ülkeler arasında taşır; ama her toplum bu işaretleri kendi tarihine göre yeniden yorumlar.

Türkiye'de sonradan görme

Türkiye'de gündelik dilde yaygın olarak kullanılan "sonradan görme" ifadesi, statü ile ekonomik sınıf arasındaki gerilimi anlatan bir kavram gibi işler. İfade, ekonomik olarak hızla yükselmiş ama yükseldiği çevrenin yaşam tarzını ve görgü kurallarını edinmemiş olduğu düşünülen kişileri tanımlamak için kullanılır. Bu ifadeyi kullananlar, çoğu zaman kendilerini eski bir aileye, köklü bir eğitime ya da kentli bir yaşam biçimine dayanarak ayırır.

Türkiye'nin son yarım yüzyılında hızlı kentleşme, Anadolu'nun farklı kentlerinde yeni sanayi ve ticaret merkezlerinin yükselmesi ve geniş kesimlerin eğitim yoluyla hareketliliği, eski ve yeni orta sınıflar ile eski ve yeni zenginler arasında yoğun statü rekabetleri üretti. Sosyologlar ve köşe yazarları, bu rekabetin tüketim biçimlerinde, konut tercihlerinde, tatil alışkanlıklarında ve düğünlerde nasıl ifade bulduğunu sıkça tartıştı.

Bu tartışmada farklı yorumlar vardır. Bir yorum, "sonradan görme" etiketini, eski kentli ve laik orta sınıfların, ekonomik olarak yükselen yeni grupları kültürel olarak küçümsemesinin bir aracı olarak görür; yani ekonomik kapanma yerine kültürel bir kapanma. Başka bir yorum ise yeni zenginlerin de kendi değerlerini, örneğin çalışkanlığı, aileye bağlılığı ve dindarlığı, ahlaki bir sınır olarak eski seçkinlere karşı kullandığını vurgular: onların gözünde eski seçkinler "halktan kopuk" ve "kibirlidir". Lamont'un kavramlarıyla, bir taraf kültürel sınır çizerken öbür taraf ahlaki sınır çizer.

Karşılaştırmalı bir bakış, bu gerilimin Türkiye'ye özgü olmadığını gösterir. On dokuzuncu yüzyıl İngiltere'sinde eski toprak aristokrasisi ile yeni sanayi burjuvazisi arasında, yirminci yüzyıl Amerika'sında ise "eski para" ile "yeni para" arasında benzer statü çatışmaları yaşandı. Türkiye'deki tartışmanın kendine özgü yanı, bu ekonomik ve kültürel gerilimin laiklik, din ve kent ile taşra arasındaki siyasal ayrımlarla iç içe geçmesidir.

Bu bilgiyi nasıl biliyoruz?

Statü ve yaşam tarzı farklarını ölçmek, beğenileri ve gündelik tercihleri sistemli biçimde kaydetmeyi gerektirir.

Yaygın hatalar

Aklında kalsın

  1. Weber'e göre statü, toplumsal saygınlıkla ilgilidir ve en çok yaşam tarzı üzerinden kurulur; ekonomik sınıfla örtüşmek zorunda değildir.
  2. Veblen'in gösterişçi tüketimi, malların ve boş zamanın servet ile konumu göstermek için kullanılmasını ve taklit ile yeni ayrım arayışının döngüsünü anlatır.
  3. Bourdieu'nün zorunluluk zevki ve özgürlük zevki ayrımı, beğenilerin maddi koşullardan doğduğunu ve özgürlük zevkinin kendini doğal bir incelik gibi sunduğunu gösterir.
  4. Peterson'ın kültürel hepçilliği, üst statülü grupların geniş bir beğeni yelpazesine sahip olduğunu ve bunun yeni bir ayrım biçimi olabileceğini anlatır.
  5. Lamont'un ahlaki sınır kavramı, ekonomik ve kültürel sermayesi az olan grupların da kendi saygınlık ölçütlerini kurduğunu gösterir.
  6. İşe alımda "kültürel uyum" gibi ölçütler, kurumların farkında olmadan belirli bir sınıf geçmişini kayırmasına yol açabilir.
  7. Türkiye'de "sonradan görme" tartışması, eski ve yeni seçkinler arasında kültürel ve ahlaki sınırların karşılıklı olarak çizildiği bir statü rekabetinin örneğidir.

Sonraki derse köprü

Bu derste insanların zevkleri, yaşam tarzları ve ahlaki ölçütleriyle birbirlerini nasıl sıraladığını gördük. Ferhat Bey'in hikâyesi bir yükseliş hikâyesiydi; kuzeni Sedat'ınki ise yerinde kalan birinin. Peki bir toplumda insanlar ne kadar yükselebiliyor ya da düşebiliyor? Bir işçinin çocuğu ile bir hekimin çocuğunun hayatta varacağı yer ne kadar birbirinden farklı? Sonraki ders, toplumsal hareketliliği ve sınıfın kuşaktan kuşağa nasıl yeniden üretildiğini ele alıyor: hareketliliğin nasıl ölçüldüğünü, toplumların ne kadar açık olduğunu ve ailelerin avantajlarını çocuklarına aktarmak için hangi yolları kullandığını inceliyor.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.