Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Kitlesel okullaşma görece yenidir; okulun neden yayıldığı sorusuna işlevselci ve çatışma gelenekleri farklı cevaplar verir.
- Durkheim okulun en önemli görevini ahlaki eğitim, yani disiplin, bağlılık ve özerkliği kazandırmak olarak görür.
- Parsons'a göre okul, çocuğu aileden toplumun herkese aynı ölçütlerine geçirir ve öğrencileri farklı konumlara yerleştirir.
- Okulun saklama işlevi, öğretimden ayrıdır ve okullar kapandığında görünür hâle gelir.
- Bowles ve Gintis'in uygunluk ilkesi, okuldaki ilişkilerin işyerindeki hiyerarşiyle örtüştüğünü ve öğrencileri farklı işlere farklı biçimlerde hazırladığını savunur.
- Freire bankacı eğitim anlayışını, Illich ise öğrenmenin okulun tekelinde olmasını eleştirdi; her iki eleştiri de okulun öğretme biçimini sorgular.
- Türkiye'de köy okullarından taşımalı eğitime geçiş, aynı politikanın hem fırsat eşitliği hem de köylülerin söz hakkı ve köy hayatı açısından nasıl farklı okunabileceğini gösterir.
Açılış sahnesi
Eylül ayının ikinci haftası, bir ilçede okulların açıldığı ilk gün. Sabah yedide bir otobüs durağında üç ayrı sahne yan yana yaşanıyor. Bir anne, birinci sınıfa başlayan oğlunun elini sıkıca tutmuş; çocuk ağlıyor, anne de gözlerini siliyor ama işe yetişmesi gerektiği için saatine bakıyor. Yanında bir baba, kızına son kez sınav takvimini hatırlatıyor: bu yıl lise giriş sınavı var ve her deneme sınavı önemli. Biraz ötede, emekli bir öğretmen bankta oturmuş öğrencileri izliyor; kırk yıl önce bu ilçede ilk öğretmenliğine başladığında, çocukların yarısının ilkokuldan sonra okula devam etmediğini hatırlıyor.
Aynı sabah, ilçenin öbür ucundaki bir meslek lisesinin bahçesinde, atölye öğretmeni yeni öğrencilere iş güvenliği kurallarını anlatıyor. Bir öğrenci elini kaldırıp neden bu okula yerleştirildiğini, aslında başka bir lisede okumak istediğini söylüyor. Öğretmen bir an duraksıyor, sonra «Burada da çok şey öğreneceksin» diyor.
Okul, bu sahnelerin her birinde başka bir iş görüyor: çocuğu ailesinden ilk kez ayırıp ortak bir düzene alıyor, anne babanın çalışabilmesi için onu gün boyu koruyor, gençleri bir sınavla farklı yollara dağıtıyor ve bir zamanlar ilkokulda biten hayatlara yeni kapılar açıyor. Bu işlerin hepsi herkesin yararına mı, yoksa bazılarının yararına, bazılarının zararına mı işliyor?
Bu derste ne olacak
Bu derste anlatılan sahneler ve örnek durumlar kurgudur; hiçbiri bir kayıttan alınmamıştır.
Bu ders, eğitim sosyolojisinin ilk dersidir. Temel derslerde eğitimi, bilgi ve beceriyi yeni kuşaklara aktaran ve aynı zamanda bir sıralama üreten kurum olarak tanımlamış; örgün ve yaygın eğitimi, örtük müfredatı ve eleme işlevini görmüştük. Kuram karşılaştırma laboratuvarında da diplomalı gençlerin aşırı eğitimini yedi farklı okumayla açıklamıştık. Bu derste, eğitimin topluma ne yaptığına dair iki büyük geleneği ayrıntılı biçimde karşılaştıracağız.
Önce işlevselci geleneğin okula yüklediği görevleri, sonra çatışma geleneğinin okulun kimin işine yaradığına dair sorularını ele alacağız. Ardından eğitimin kendisi üzerindeki çatışmalara, yani okulda neyin, kimin tarafından, kimin için öğretileceğine dair mücadelelere bakacağız.
Sıfır noktası — okul neden var?
Kitlesel okullaşma, insanlık tarihinde görece yeni bir olgudur. Uzun yüzyıllar boyunca çocukların büyük çoğunluğu okuma yazmayı ve meslek becerilerini ailelerinin, ustalarının ve topluluklarının yanında öğrendi. Okul, din adamlarının, devlet görevlilerinin ve varlıklı ailelerin çocuklarına ayrılmış bir kurumdu. On dokuzuncu yüzyıldan itibaren ulus devletler, zorunlu ve parasız ilköğretimi yaygınlaştırmaya başladı ve yirminci yüzyılda okul, hemen her toplumda çocukluğun merkezî kurumu hâline geldi.
Bu dönüşümün nedeni üzerine sosyologlar uzun süre tartıştı. Okul, sanayileşen toplumların ihtiyaç duyduğu becerileri ve ortak değerleri üretmek için mi yayıldı? Yoksa egemen grupların kendi konumlarını korumak ve yeni kuşakları belirli bir düzene alıştırmak için kurduğu bir araç olarak mı?
Mekanizma — işlevselci okuma
İşlevselci gelenek, okulu toplumun bir arada durmasını sağlayan kurumlardan biri olarak görür. Bu geleneğin kurucusu sayılan Durkheim, Sorbonne'da yıllarca pedagoji dersleri verdi ve eğitimi, yetişkin kuşağın henüz toplumsal hayata hazır olmayan genç kuşak üzerinde yürüttüğü düzenli bir toplumsallaştırma olarak tanımladı. Temel derslerde tanıdığımız toplumsallaşma kavramı, Durkheim'da okulun merkezî görevi hâline gelir.
Amerikalı sosyolog Talcott Parsons, ellilerin sonunda yazdığı bir makalede, okul sınıfını bir toplumsal sistem olarak inceledi. Parsons'a göre okul iki temel iş görür. Birincisi, çocuğu ailenin kişisel ve duygusal ölçütlerinden, toplumun herkese aynı biçimde uygulanan ve başarıya dayanan ölçütlerine geçirmektir. Ailede bir çocuk, kim olduğu için sevilir; okulda ise ne yaptığına göre değerlendirilir. İkincisi, öğrencileri yeteneklerine ve başarılarına göre toplumdaki farklı konumlara yerleştirmektir. Temel derslerde eleme işlevi olarak tanıdığımız bu görev, Parsons'ta toplumun işbölümünü düzenleyen meşru bir mekanizmadır.
İşlevselci gelenek, okulun bir işlevine daha dikkat çeker. Bu işlev, çoğu zaman resmî belgelerde yazmaz ama gündelik hayatta çok belirgindir.
Çatışma okuması — okul kimin işine yarıyor?
Çatışma geleneği, okulun işlevlerini inkâr etmez; ama bu işlevlerin herkese eşit biçimde yaradığından şüphe eder. Okul ortak değerleri aktarıyorsa, bu değerler kimin değerleridir? Okul öğrencileri yeteneklerine göre yerleştiriyorsa, yetenek dediğimiz şey ne ölçüde ailenin kaynaklarından bağımsızdır?
Amerikalı iktisatçılar Samuel Bowles ve Herbert Gintis, yetmişlerin ortasında yayımladıkları bir kitapta, okul ile kapitalist işyeri arasında yapısal bir benzerlik olduğunu ileri sürdü.
Bowles ve Gintis, farklı okul türlerinin farklı işlere hazırladığını da ileri sürdü. İşçi sınıfı çocuklarının yoğunlaştığı okullarda kurallara uyma ve denetim ön plandayken, varlıklı ailelerin çocuklarının gittiği okullarda öğrencilere daha fazla özerklik, tartışma ve inisiyatif alanı tanınır.
Brezilyalı eğitimci Paulo Freire, okulun öğretme biçiminin kendisini sorguladı. Türkçeye Ezilenlerin Pedagojisi adıyla çevrilen kitabında, yaygın öğretim anlayışını bir bankacılık işlemine benzetti.
Avusturya doğumlu düşünür Ivan Illich ise daha radikal bir eleştiri getirdi.
Eğitim üzerindeki çatışmalar
Çatışma geleneği yalnız okulun topluma ne yaptığını değil, toplumdaki grupların okul üzerinde nasıl mücadele ettiğini de inceler. Okulda hangi dilin kullanılacağı, hangi tarihin anlatılacağı, din eğitiminin nasıl verileceği, hangi derslerin zorunlu olacağı, okulların ne kadarının devlet eliyle, ne kadarının özel sektör eliyle yürütüleceği, her toplumda farklı grupların farklı talepler öne sürdüğü sorulardır. Weberci gelenek, bu mücadeleleri farklı statü gruplarının kendi kültürlerini ve değerlerini okul aracılığıyla yaygınlaştırma ve meşrulaştırma çabası olarak okur.
Ölçüt nerede yanlış çalışıyor
İki gelenek de eğitimin önemli yönlerini aydınlatır, ama ikisinin de zayıf noktaları vardır.
İşlevselci okuma, okulun ürettiği eşitsizlikleri çoğu zaman yeteneğin doğal sonucu olarak görür ve başarıyı ölçen ölçütlerin kendisinin tarafsız olup olmadığını sorgulamakta yavaş kalır. Ortak değerler vurgusu, bu değerlerin hangi grupların değerleri olduğunu ve kimlerin bu ortaklığın dışında kaldığını gözden kaçırabilir.
Çatışma okuması ise okulun gerçekten açtığı kapıları küçümseme riski taşır. Temel derslerde vurguladığımız gibi, okuma yazma, ortak bir dil ve ailede hiç karşılaşılmayacak bilgilere erişim, özellikle yoksul ailelerin çocukları için gerçek kazanımlardır. Uygunluk ilkesi, okul ile işyeri arasındaki benzerliği gösterir, ama öğretmenlerin, öğrencilerin ve velilerin bu düzene direnebildiği ve onu değiştirebildiği alanları görmekte zorlanır. Illich'in okulsuz toplum önerisi, okulların ortadan kalkmasının, en çok da okul dışında öğrenme kaynağı bulamayan çocukları yalnız bırakabileceği gerekçesiyle eleştirildi.
Kuramsal mercekler
Eğitimin toplumsal rolüne bakan çalışmalar, üç ana yönelim içinde ilerler.
Bütünleşme yönelimi, Durkheim ve Parsons çizgisinden giderek okulun farklı kökenlerden gelen çocukları ortak bir toplumsal düzene nasıl kattığını, ortak değerleri ve kuralları nasıl ürettiğini inceler.
Yeniden üretim yönelimi, Bowles ve Gintis gibi araştırmacıların izinden giderek okulun var olan sınıf, cinsiyet ve etnik eşitsizlikleri kuşaktan kuşağa nasıl aktardığını ve meşrulaştırdığını sorgular. Bu yönelimin önemli bir kolu, sonraki derslerde ayrıntılı göreceğimiz kültürel sermaye çalışmalarıdır.
Özgürleşme yönelimi ise Freire ve eleştirel pedagoji çizgisinden giderek eğitimin insanların kendi koşullarını sorgulamasına ve dönüştürmesine nasıl yardım edebileceğini araştırır.
Açılıştaki durak, bu üç yönelimin her birine bir sahne sunar: ağlayan çocuğun ilk günü ortak düzene katılışın, sınav takvimini hatırlatan baba yerleştirme yarışının, istemediği okula yerleştirilen meslek lisesi öğrencisi ise eğitimin bazılarına kapı açarken bazılarına başka kapılar gösterdiği bir düzenin hikâyesidir.
Ölçek
Sınıf ölçeğinde, eğitimin işlevleri ve çatışmaları öğretmen ile öğrenci arasındaki gündelik ilişkilerde, söz alma düzeninde, ödüllerde ve cezalarda yaşanır.
Okul ve yerel topluluk ölçeğinde, hangi okulun hangi mahallede bulunduğu, hangi öğrencilerin hangi okula gittiği ve velilerin okul kararlarına ne ölçüde katılabildiği, işlevlerin ve çatışmaların yerel biçimini belirler.
Ulusal ve küresel ölçekte ise eğitim politikaları, zorunlu eğitimin süresi, müfredatın içeriği, sınav sistemleri ve uluslararası karşılaştırmalı değerlendirmeler, okulun bir toplumda hangi işleri görmesinin beklendiğini ve bu beklentiler üzerindeki mücadeleleri yansıtır.
Türkiye'de köy okulları ve taşımalı eğitim
Türkiye'de Cumhuriyet'in ilk on yıllarından itibaren köylere okul götürmek, eğitim politikasının en önemli hedeflerinden biri oldu. Köy okulları, okuma yazma bilmeyen bir nüfusa ortak bir dil ve ortak bir yurttaşlık bilinci kazandırmanın, işlevselci dille söylersek, ulusal bütünleşmenin araçları olarak görüldü. Köy okulunun öğretmeni, pek çok köyde devletin en görünür temsilcisi ve köyün en çok okumuş kişisiydi.
Zamanla köylerden kentlere göçün hızlanması, köylerdeki çocuk sayısının azalmasına yol açtı. Birleştirilmiş sınıflarda tek bir öğretmenin farklı yaşlardaki öğrencilere aynı anda ders vermesi, eğitimin niteliği konusunda kaygılar doğurdu. Seksenlerin sonundan itibaren yaygınlaşan taşımalı eğitim uygulamasıyla, küçük köy okullarının bir kısmı kapatıldı ve öğrenciler her gün servislerle ilçe ya da kasaba merkezlerindeki daha büyük okullara taşınmaya başladı.
Bu uygulama, iki geleneğin farklı biçimlerde okuyabileceği bir örnektir. İşlevselci bir okuma, taşımalı eğitimin köy çocuklarına daha donanımlı okullar, uzman öğretmenler, laboratuvarlar ve daha geniş bir akran çevresi sunduğunu, böylece eğitim fırsatlarını eşitlemeye katkıda bulunduğunu vurgular. Çatışma okuması ise kararların büyük ölçüde merkezden alındığını, köylülerin okul üzerindeki söz hakkının azaldığını, küçük çocukların uzun yolculukların yorgunluğuyla ve kötü hava koşullarında yol güvenliği sorunlarıyla karşılaştığını, okulun kapanmasının da köyün sosyal hayatını ve gençlerin köyde kalma isteğini zayıflatabildiğini hatırlatır. Kırsal alanda küçük okulları farklı biçimlerde yaşatmaya çalışan ülkelerle karşılaştırıldığında, taşımalı eğitimin hem bir verimlilik çözümü hem de köy ile kent arasındaki ilişkiyi yeniden biçimlendiren bir karar olduğu görülür.
Bu bilgiyi nasıl biliyoruz?
Eğitimin işlevlerine ve çatışmalarına dair iddialar, üç araştırma kurgusuyla sınanır.
Yaygın hatalar
Aklında kalsın
- Kitlesel okullaşma görece yenidir; okulun neden yayıldığı sorusuna işlevselci ve çatışma gelenekleri farklı cevaplar verir.
- Durkheim okulun en önemli görevini ahlaki eğitim, yani disiplin, bağlılık ve özerkliği kazandırmak olarak görür.
- Parsons'a göre okul, çocuğu aileden toplumun herkese aynı ölçütlerine geçirir ve öğrencileri farklı konumlara yerleştirir.
- Okulun saklama işlevi, öğretimden ayrıdır ve okullar kapandığında görünür hâle gelir.
- Bowles ve Gintis'in uygunluk ilkesi, okuldaki ilişkilerin işyerindeki hiyerarşiyle örtüştüğünü ve öğrencileri farklı işlere farklı biçimlerde hazırladığını savunur.
- Freire bankacı eğitim anlayışını, Illich ise öğrenmenin okulun tekelinde olmasını eleştirdi; her iki eleştiri de okulun öğretme biçimini sorgular.
- Türkiye'de köy okullarından taşımalı eğitime geçiş, aynı politikanın hem fırsat eşitliği hem de köylülerin söz hakkı ve köy hayatı açısından nasıl farklı okunabileceğini gösterir.
Sonraki derse köprü
Bu derste okulun topluma ne yaptığını iki büyük gelenekle tartıştık. Ama okulda öğretilenlerin hepsi ders kitaplarında yazmaz. Resmî müfredat, hangi bilgilerin hangi sırayla öğretileceğini belirler; peki bu müfredatı kim yazar ve hangi bilgileri dışarıda bırakır? Daha önemlisi, öğrenciler okulda zaman çizelgelerinden, oturma düzenlerinden, öğretmenlerin tepkilerinden ve okulun bütün gündelik düzeninden, kimsenin açıkça öğretmediği dersler de öğrenir. Sonraki ders, okulu, resmî müfredatı ve okulun sessizce öğrettiği gizli müfredatı ele alıyor.