Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Türler belli koşullarda doğar; önce bir döngü olarak görünür, bazıları yerleşip türe dönüşür.
- Dönem kaygısı, türün kökündeki korkunun belli bir dönemde taktığı yüzdür.
- Teknoloji eşiği bir türün sahnelerini, ritmini ve bakışını değiştirir.
- Sansür yalnız yasaklamadı; bıraktığı izler bugün gelenek olarak yaşayabilir.
- Yıldız imgesi seyircinin beklentisini rolden önce kurar.
- Stüdyodan platforma geçiş, ilk dakikayı ve etiketi senaryonun parçası yaptı; seyirci artık filmi durdurabiliyor.
- Ulusal sinemalar türleri kendi stüdyo, ses ve yıldız koşullarıyla karşılar.
- Türler yükselir, çekilir ve yeni bir kaygıyla yeniden canlanır.
- Her film, bugünküler de, bir dönemin damgasını taşır; yazar damganın nereye basıldığını bilmelidir.
- Yazar, elindeki kuralın tarihini bilirse onu bilerek sürdürür ya da bilerek bırakır.
Açılış sahnesi
Emre telefonunu masanın ortasına koyuyor. Ekranda ASANSÖR'ün yeni ilk sayfası var. Film karanlıkta açılıyor. Görülen tek şey Barlas'ın telefonu: şarj simgesi kırmızı, saat gece yarısına yakın.
"İlk görüntü bu," diyor Emre. "Seyirci daha kimseyi görmeden saati ve şarjı görüyor. Kimse gelmeyecek korkusu ilk saniyede kuruluyor."
Burcu başını sallıyor. "Korku hep aynı korku. Mağaradaki insan da unutulmaktan korkuyordu."
Selim çantasından bir kâğıt çıkarıyor. Üstünde üç sütun var. Sütunların tepesinde yalnız birer zaman yazıyor: otuzlar, elliler, bugün.
"Bu sayfayı otuzlarda bir Hollywood stüdyosuna götür," diyor. "Telefon yok. Şarj yok. İlk görüntün nereden gelecek?"
Emre ekrana bakıyor. Cevap veremiyor. Bütün açılışı bir cihazın üstüne kurmuş.
"Ellilerin İstanbul'una götür," diyor Selim. "Ses sette kaydedilmiyor, sonradan stüdyoda dolduruluyor. Asansörde fısıldaşan iki kişiyi kim, nasıl duyuracak?"
Burcu bir şey söyleyecek gibi oluyor, vazgeçiyor. Sonra yine de soruyor: "Korku değişmiyorsa, neden açılış değişsin?"
"Korkuyu sen taşımıyorsun," diyor Selim. "Bir nesne taşıyor. Nesne çağdan çağa değişiyor."
Nermin Hanım kâğıdı tahtaya asıyor. Üç sütunun altına ASANSÖR'ün değişmeyen olgularını yazıyor: kış gecesi, Eskişehir, elektrik kesintisi, iki kat arasında kalan kabin. Şükran Hanım, Barlas, bir poşet.
Emre'nin ilk görüntüsü korkuyu taşıyordu, ama o korkuyu taşıyan cihaz yirmi yıl önce yoktu.
Bu derste ne olacak
Bu derste bir türün tarihini yazarın gözüyle okuyacağız. Bir tür hangi koşulda doğar, ne zaman kalabalıklaşır, ne zaman çekilir? Toplumun kaygısı türe nasıl girer? Yeni bir teknoloji, bir sansür kuralı, bir yıldızın yüzü ya da bir platformun ekranı türü nasıl büker? Beş film açacağız: sesli filmin ilk gangsterlerinden biri, savaş sonrasının bir kara filmi, Yeşilçam'ın bir vampiri, ormanda kaybolan bir kamera ve bir platformun gözü bağlı annesi. Atölye ASANSÖR'ü otuzların stüdyosunda, ellilerin dublaj masasında ve bugünün ekranında yeniden yazacak. Her dönemde hangi sahnenin doğduğuna, hangisinin imkânsız kaldığına bakacak. Sonu yine yazılmayacak.
Sıfır noktası
Tür analizi bir türü bugünden okur. Filmleri bir ızgaraya dizer, ortak olanı çıkarır. Ama ızgaradaki her film bir yılda çekildi. O yılın kameraları, yasaları, korkuları ve yıldızları vardı.
Tür tarihi bu yılları geri koyar. Bir bileşenin neden orada durduğunu sorar. Belki seyirci onu istiyordu. Belki bir yasa onu zorunlu kıldı. Belki o yıl başka türlü çekmek mümkün değildi.
Senaryo yazarı için bu ayrım somut bir sorudur. Elindeki tür kurallarının bir kısmı izleyiciyle yapılmış bir anlaşmadır. Bir kısmı ise çoktan kalkmış bir koşulun izidir. İkisini ayıramayan yazar, ölmüş bir kuralı yaşayan bir sözleşme sanar. Ya da tersine, hâlâ yaşayan bir beklentiyi eskimiş diye atar.
Burcu'nun cümlesi bu yüzden yarı doğru. Unutulma kaygısı çok eski bir kaygı olabilir. Ama sinema bu kaygıyı her dönemde başka bir nesneye bağladı. Bir dönemde denizdeki bir sandala, bir dönemde mühürlenmiş bir apartmana. Bugün şarjı biten bir telefona bağlıyor.
Bir türün tarihi, bu nesnelerin sırasıdır. Her nesne kendi çağından gelir. Emre'nin telefonu ASANSÖR'ü bugüne bağlıyor. Telefon sayfaya bir tarih damgası basıyor. Yazarın bilmesi gereken, damganın nereye basıldığıdır.
Tarih okumanın bir yararı daha var. Bir tür bugün sana kapalı bir kutu gibi gelir. Kuralları hazır, sahneleri bilinen, finalleri tahmin edilen bir kutu. Tarihe bakınca kutunun parça parça kurulduğunu görürsün. Bir parçayı bir mühendis eklemiş, bir parçayı bir sansür memuru, bir parçayı bir yıldızın menajeri. Her parçanın bir eli var.
Bu eller görününce yazarın elindeki kutu da açılır. Hangi parçayı tutacağını, hangisini sökeceğini kendisi seçer. Sökülen parça bazen yeni bir filmin kapısıdır.
Atölyenin bugünkü işi bu damgaları görmek. Çekirdek olay sabit kalacak. Değişen, onu çevreleyen koşullar olacak. Hangi koşul hangi sahneyi doğurur, hangisi hangi sahneyi imkânsız kılar?
Mekanizma
Bir tür nasıl doğar
Türler bir sabah ilan edilmez. Önce bir film tutar. Ardından benzerleri gelir. Stüdyolar bir başarıyı tekrar etmek ister, seyirci aynı duyguyu yeniden yaşamak ister.
Döngü bir türün ilk biçimidir. Bazı döngüler birkaç yıl içinde söner. Bazıları yerleşir, kendi geleneğini kurar ve tür olur. Aradaki farkı belirleyen, döngünün daha derin bir kaygıya dokunup dokunmadığıdır.
Selim tahtaya bir soru yazıyor: bugün kapalı alan gerilimi bir döngü mü, bir tür mü? Burcu'nun örneklemindeki filmler farklı on yıllardan geliyordu. Bir sandal filmi savaş yıllarından, bir apartman filmi yeni yüzyıldan. Demek ki bu korku tek bir dalga değil.
Toplumsal kaygı
Bir tür sürüyorsa, bir yerde izleyicinin bir kaygısını işliyordur. Bu kaygı her dönemde başka bir yüzle gelir.
Temel korku türün kökünde durur. Dönem kaygısı ise o kökün bir dönemde taktığı yüzdür. Cankurtaran Sandalı'ndaki yabancı bir düşman askerdi, çünkü film savaşın ortasında çekildi. Aynı korku başka bir yılda bir salgına, başka bir yılda bir makineye bürünür.
Nermin Hanım ASANSÖR'ün dönem kaygısını soruyor. Atölye düşünüyor. Elektriğin gidip gelmesi, yalnız yaşayan yaşlılar, kimsenin adresini bilmediği gece işçileri. Burcu bir şey fark ediyor. Şükran Hanım'ın telefonunu evde bırakması bugünün kaygısını taşıyor. Telefonsuz kalmak, bugün yalnız kalmanın en kısa yolu.
Teknoloji eşiği
Bazı türler bir aletle doğar. Bir aletin gelişi, daha önce çekilemeyen bir sahneyi mümkün kılar.
Sesli filme geçiş yirmilerin sonunda geldi. Silah sesi, lastik gıcırtısı, sokak argosu birden perdeye girdi. Gangster filmi bu seslerle büyüdü, müzikal de şarkıyla. Hafif ve elde taşınan kamera sonra başka bir kapıyı açtı. Görüntü bir karakterin elinden gelebildi. [REC]'in kameramanı bu kapıdan geçen yolun ucundaydı.
Emre'nin telefonu da bir teknoloji eşiği. Kabine ışık getiriyor, saati gösteriyor, dış dünyaya zayıf bir hat açıyor. Şarj azaldıkça bu üçü birlikte sönecek. Atölye bir deneme yapıyor. Telefonu çıkarırsa ne kalır? Barlas'ın cebindeki el feneri kalır. Feneri de çıkarırsa geriye yalnız ses kalır. Otuzların bir stüdyo setinde ASANSÖR fenerli hâliyle yazılırdı. Karanlıkta iki ses, arada bir fenerin dar halkası.
Sansür
Bazı kurallar seyirciden değil, yasadan gelir. Hollywood'da Yapım Kuralları (Production Code) otuzların başında yazıldı. Bin dokuz yüz otuz dörtten sonra sıkı biçimde uygulanmaya başladı. Suç cezasız kalmayacaktı, suçlu çekici gösterilmeyecekti.
Suçlunun son sahnede yakalanması ya da ölmesi böyle bir izdir. Kural kalktı, ama birçok seyirci hâlâ o sonu bekler. Türkiye'de de filmler uzun yıllar bir devlet denetiminden geçti. Yeşilçam senaristleri neyin geçmeyeceğini yazmadan önce hesaplıyordu.
Atölye ASANSÖR'ü bu kuralların altında yazmayı deniyor. Kabinde bir suç yok. Ama Barlas yardım gelmeyince kapıyı zorlarsa, apartmanın malına zarar verir. Kurallara göre bu bir bedel ister mi? Selim gülüyor: "Otuzlarda Barlas'ın tamir faturası son sahneye yazılırdı."
Yıldız sistemi
Stüdyolar oyuncularla uzun sözleşmeler yapıyordu. Bir yıldızın her filmi, bir öncekinin tanıdık yüzünü taşıyordu. Seyirci bir türe olduğu kadar bir yüze de bilet alıyordu.
Yeşilçam'da da yıldızlar bir senaryonun yönünü belirleyebiliyordu. Bir yıldız için yazılan rol, o yıldızın imgesine uymak zorundaydı. Atölye ASANSÖR'e bir yıldız koyuyor. Barlas'ı tanınmış bir genç jön oynasaydı, seyirci ondan bir kahramanlık beklerdi. Kapıyı zorlayacağını, Şükran Hanım'ı kurtaracağını düşünürdü. Burcu itiraz ediyor. Barlas yalnızca orada bulunan bir genç adam. Kurtarıp kurtarmayacağını kimse bilmiyor, kendisi de bilmiyor. Bir jönün parlak yüzü bu belirsizliği taşıyamaz. Seyirci daha ilk sahnede sonu bildiğini sanır.
Şükran Hanım'ın sütunu da değişiyor. Bir stüdyo onu yaşlı bir karakter oyuncusuna verirdi. Bu oyuncu da filmden filme aynı tipi oynardı: huysuz komşu ya da şefkatli nine. Atölye iki tipi de tahtaya yazıyor, sonra ikisinin üstünü çiziyor.
Stüdyo ve platform
Türün evi değişince dili de değişir. Stüdyo çağında bir film salona göre yazıldı. Seyirci karanlıkta oturdu, filmi durduramadı. Bugün bir platformda seyirci ilk dakikalarda başka bir filme geçebilir.
Emre'nin telefonla açılan ilk sayfası bu yüzden de var. İlk görüntü hemen bir kaygı kuruyor. Ama platform bir de kapak resmi ister, bir de etiket. ASANSÖR'ün kapağında iki yüz mü olacak, kararmış bir kat göstergesi mi? Etiket "gerilim" mi diyecek, "dram" mı? Bu kararlar artık senaryo okunmadan önce veriliyor.
Stüdyonun da kendi baskısı vardı. Her stüdyonun bir yıldız kadrosu, bir set deposu, bir sevdiği türü vardı. Bir senaryo o depoya göre yeniden yazılabiliyordu. Platformun baskısı başka bir yerden geliyor: seyircinin elindeki kumandadan.
Yükseliş, düşüş, canlanma
Bir tür bazı dönemlerde perdeyi doldurur, bazı dönemlerde neredeyse kaybolur. Seyirci yorulur, kaygı değişir, stüdyolar başka bir kalıba geçer. Sonra biri o türü yeniden açar.
Canlanma eski filmi tekrar etmez. Eski iskeleti alır, yeni bir dönemin kaygısını içine koyar. Bazen kendi geçmişinin de farkındadır.
Emre soruyor: ASANSÖR yazılırsa bir canlanma mı olur, bir tekrar mı? Nermin Hanım kabinin içini işaret ediyor. Eski asansör filmlerinde kabin bir şehrin ofis binasındaydı ve dışarıda biri hep izliyordu. ASANSÖR'de bütün mahalle karanlık ve kimse izlemiyor. İskelet eski, içindeki kaygı bugünün. Emre o kaygıyı sayfada gösterebilirse, eski kalıp yeni bir dönem için yeniden açılmış olur.
Nermin Hanım üç sütunu doldurtuyor. Otuzlar sütununda ASANSÖR bir stüdyo setinde, el feneriyle ve sesle kuruluyor. Elliler sütununda dublajla yazılıyor; fısıltılar sonradan doldurulacak. Bugün sütununda telefon ekranıyla açılıyor. Üç sütunun hiçbirinde sonu yok. Atölye final hücrelerini bilerek boş bırakıyor.
Filmlerden okuma
Usta katmanı
Kuralı yazmadan önce tarihini sor. Elindeki bir tür kuralının nereden geldiğini bul. Seyircinin istediği bir duygudan mı, bir yasadan mı, bir aletin sınırından mı? Yasadan ya da aletten geliyorsa, o kuralı bugün sürdürmek senin seçimin olur. Gelenekten habersizce sürdürmek ise bir alışkanlıktır.
Sansür izi bazen en iyi malzemedir. Kurallar yazarları dolaylı anlatmaya zorladı. Bir kapı kapanır, kamera döner, sahne kesilir. Bu dolaylılık bugün bir üslup olarak seçilebilir. ASANSÖR'de karanlık zaten bir kapı gibi çalışıyor. Ne olduğunu görmeyen seyirci, olanı kendi kurar.
Döngüye geç kalmak, döngüyü bitirmek olabilir. Bir döngü kalabalıklaştığında son gelen film genellikle kalıbı kendisi sergiler. Bu bir fırsattır. Kalıbın içini gösteren film, bir sonraki canlanmanın tohumunu taşır.
Teknolojiyi bir karakter gibi yaz. Bir alet sahneye girdiğinde kendi kurallarını getirir. Telefonun şarjı biter, fener zayıflar, kamera görüntüyü kırpar. Bunlar bir saat gibi çalışır. Alet sınırlarıyla yazılırsa gerilimin süresini o belirler.
Yıldız imgesine karşı yaz. Bir yıldız bir rol için seçildiğinde, seyirci onun imgesini salona getirir. Yazar bu imgeyi kullanabilir ya da ona karşı yazabilir. İmgeyi kırmak güçlü bir harekettir, ama seyircinin önce o imgeyi tanıması gerekir.
Platform bir etiket ister, ama etiket senaryo değildir. Kapak resmi ve tür etiketi pazarlamanın işidir. Senaryo ise filmin gerçekte neyi yaşattığını belirler. İkisi ayrılırsa seyirci ilk dakikalarda gider. Etiketle senaryoyu aynı masada düşün.
Kendi döneminin kaygısını adlandır. Senaryonu yazdığın yıl, bir gün geri dönüp okunacak bir yıl olacak. Bugün seni neyin kaygılandırdığını kâğıda yaz. ASANSÖR'de bu kaygının adı telefonsuz kalan bir yaşlı kadın ve adresi bilinmeyen bir gece işçisi olabilir. Bu kaygıyı bilerek kurarsan, film yıllar sonra da bir dönemi taşır.
Döngünün sayılarına değil, kaygısına bak. Bir döngü kalabalıklaştığında yapımcılar onu bir formül sanır. Oysa döngüyü ayakta tutan, dokunduğu kaygıdır. Kaygı söndüğünde formül hâlâ elinde kalır, ama seyirci gitmiştir. Gangster döngüsü kurallar sertleşince yönünü değiştirdi, kalıbı ise yaşadı. Bir türe girmeden önce, o türün şu an hangi kaygıyı taşıdığını sor.
Ulusal sinemanın koşulu bir dezavantaj değildir. Dublajla çalışan bir sinema, sesi sonradan kurduğu için ona başka bir özgürlükle bakabilir. Küçük bütçeli bir sinema, gösteremediği canavarı ses ve gölgeyle kurar. Kısıtın kendisi bir ulusal üslubun tohumunu taşır. ASANSÖR'ün elliler sütunu bu yüzden kendi başına bir seçenek.
Tarih bir kural deposu değil, bir seçenek listesi. Bir türün eski dönemleri, bugün kimsenin kullanmadığı çözümlerle doludur. Sessiz sinemanın kartları, radyonun ses tasarımı, dublajın yeniden yazılan replikleri. Bunları yeniden açmak, yeni bir şey bulmanın en ucuz yoludur.
Yaygın hatalar ve yanlış bilinenler
Yaygın yanlış"Türler hep vardı."
Türler belli koşullarda doğar. Gangster filmi sesle, bulunmuş görüntü ucuz kamerayla büyüdü. Bugün tanıdığımız birçok tür adı da filmlerden sonra kondu.
Yaygın yanlış"Bir türün dönem kaygısı bugün geçersizdir."
Kaygının yüzü eskir, kökü çoğu zaman kalır. Savaş yıllarının düşman askeri bugün korkutmayabilir. Ama yanındakine güvenip güvenmeme sorusu hâlâ aynı sandalda oturuyor. Eski filmi okurken yüzü bırak, kökü al.
Yaygın yanlış"Sansür yalnız yasakladı."
Sansür biçim de verdi. Cezalandırılan suçlu, kapanan kapı, dolaylı anlatım bu baskıdan doğdu. Bunların bir kısmı bugün gelenek olarak yaşıyor.
Yaygın yanlış"Yeni teknoloji eski türü öldürür."
Çoğu zaman onu dönüştürür. Elde taşınan kamera gerilimi bitirmedi, ona yeni bir göz verdi. Platform da salonun türlerini silmedi, onları başka bir ekrana taşıdı.
Yaygın yanlış"Bir türün düşüşü, türün tükendiği anlamına gelir."
Düşüş çoğu zaman bir dinlenmedir. Kaygı değişince tür bir süre sessizleşir. Yeni bir kaygı ya da yeni bir alet onu geri getirebilir.
Yaygın yanlış"Dönem filmleri tarihe aittir, bugünkü filmler zamansızdır."
Her film bir dönemin damgasını taşır. Bugünkü filmlerin damgasını görmek zordur, çünkü onun içinde yaşıyoruz. Emre'nin telefonu da yıllar sonra bir dönemin işareti olarak okunacak.
Yaygın yanlış"Ulusal sinema bir türü olduğu gibi alır."
Bir tür başka bir sinemaya girdiğinde o sinemanın koşullarına uyar. Yeşilçam'ın Drakula'sı bir romandan geçti, dublajla konuştu, kendi stüdyolarında çekildi.
Yaygın yanlış"Yıldız sistemi geçmişte kaldı."
Stüdyo sözleşmeleri bitti, ama seyirci hâlâ yüzlere bilet alıyor. Platform bir filmi tanıdık bir yüzle tanıtıyor. Yıldız imgesi bugün de senaryonun kime yazıldığını etkileyebilir.
Yaygın yanlış"Bir türün doğuşu tek bir filmdir."
Çoğu zaman bir dizi filmdir. İlk film bir kapıyı aralar, döngü onu açar. Türü birbirini izleyen yapımcıların, yazarların ve seyircilerin kararları kurar.
Yaygın yanlış"Tür tarihi bilmek yazarı eskiye bağlar."
Tarih bilmeyen yazar, eski bir çözümü yeni sanır. Tarih bilen yazar, neyi bilerek tekrarladığını ve neyi bilerek bıraktığını bilir.
Uygulama — kendin dene
Kilit özet
- Türler belli koşullarda doğar; önce bir döngü olarak görünür, bazıları yerleşip türe dönüşür.
- Dönem kaygısı, türün kökündeki korkunun belli bir dönemde taktığı yüzdür.
- Teknoloji eşiği bir türün sahnelerini, ritmini ve bakışını değiştirir.
- Sansür yalnız yasaklamadı; bıraktığı izler bugün gelenek olarak yaşayabilir.
- Yıldız imgesi seyircinin beklentisini rolden önce kurar.
- Stüdyodan platforma geçiş, ilk dakikayı ve etiketi senaryonun parçası yaptı; seyirci artık filmi durdurabiliyor.
- Ulusal sinemalar türleri kendi stüdyo, ses ve yıldız koşullarıyla karşılar.
- Türler yükselir, çekilir ve yeni bir kaygıyla yeniden canlanır.
- Her film, bugünküler de, bir dönemin damgasını taşır; yazar damganın nereye basıldığını bilmelidir.
- Yazar, elindeki kuralın tarihini bilirse onu bilerek sürdürür ya da bilerek bırakır.
Sonraki derse köprü
Selim Drakula'nın sütununa geri dönüyor. Vampir İstanbul'a bir romanın içinden geldi; romanın adı Kazıklı Voyvoda'ydı. Bu ad yalnız bir dekor muydu, yoksa yerli bir belleğe mi dokunuyordu? Burcu ASANSÖR'ün Eskişehir'ini düşünüyor. Bir apartmanın komşuluğu, kapıcının yokluğu, beşinci kattaki yalnız bir kadın. Bunlar bir Amerikan asansör filminde de aynı korkuyu taşır mı? Aynı tür farklı ülkelerde farklı bir korkudan mı beslenir? Yoksa yerelleştirmek, yalnız dekoru değiştirmek mi olur?