Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
- Deneysel anlatı bir hikâyeyi alışılmış düzenin dışında kurar ve biçimini seyircinin önünde sınar.
- Bir değer yargısı değil, başka bir izleyici sözleşmesidir.
- Neden–sonuç çıkınca bağı tekrar, ritim, benzerlik ya da karşıtlık kurar.
- Sırasız zamanda olaylar görülür ama sırası kurulamaz.
- Sırasız zamana süreyi gösteren bir nesne eşlik edebilir.
- Görsel nakarat, farkı sabit bir çerçevenin içinde görünür kılar.
- Ses kolajı kurguda yapılır, kuralı sayfada başlar.
- Bölünmüş ekran eşzamanlılık kadar seçimi ve farkı da gösterebilir.
- Ödünç iskelet parçalı bir anlatıya omurga verir, karşılığında sonunu da getirir.
- Konu olan biçimde seyirci konuyu dinlemez, yaşar.
- Yapısal filmde izlenen şey filmin kendini kuruşudur.
- Deneyin amacı, seyircinin yaşayacağı tek bir deneyimle söylenebilir.
Açılış sahnesi
HAT'ın dosyası Emre'nin çantasına giriyor, tabelanın sorusu da onunla birlikte gidiyor. Masaya bu kez Selim bir şey bırakıyor. İnce bir taslak, kapağında tek kelime: NUMARATÖR. Selim kurgucu; bu kez masaya getirdiği şey, başkalarının görüntüsünü kestiği gecelerde kafasında biriken kısa bir film.
Burcu ilk sayfaları okuyor. Bir kamu dairesinin bekleme salonu; dairenin adı hiç geçmiyor. Münir ellilerinde, memur emeklisi. Makineden bir sıra numarası alıyor ve oturuyor. Ekrandaki numaralar akıyor ama hiç onunkine gelmiyor. Bir sonraki sabah salona yeniden giriyor. Salon biraz değişmiş. Sandalyeler çoğalmış. Bir başka gün pencerenin yerinde düz bir duvar var. Bir sabah numaratör Münir'in eline onun doğum tarihini basıyor.
Emre sayfaları alıp sonuna kadar çeviriyor. "Burada hiçbir şey bir şeyden çıkmıyor," diyor. "Pencere neden duvar oldu? Sandalyeleri kim getirdi?"
"Kimse," diyor Selim. "Getiren yok."
"O zaman seyirci neyi takip edecek?"
Selim cevap vermek yerine telefonunu masaya koyup bir ses dosyası açıyor. İki notalı bir çan. Ardından boğuk bir kalabalık, bir öksürük, bir sandalyenin gıcırtısı. Çan yeniden çalıyor. Nermin Hanım kaydı sonuna kadar dinliyor. Onun sorusu Emre'ninkinden başka: bir film olayları birbirine bağlamazsa, onları ne bağlar?
Deneysel anlatıda neden–sonuç bağı çıkınca, olayları bir arada tutma işini başka bir bağ üstlenir.
Bu derste ne olacak
NUMARATÖR'ün ilk taslağını deneysel anlatı gözüyle okuyacağız. Önce "deneysel" sözünün bir gelenek mi, bir yöntem mi olduğunu ayıracağız. Münir'in günlerini neden–sonuç zinciri olmadan neyin bir arada tuttuğunu arayacağız. Zamanın sırasını bozmanın seyirciye ne yaptığını konuşacağız. Dönen bir görüntünün ve salonun ses kolajının nasıl ritim kurduğuna bakacağız. Gişeyi, salonu ve ekranı aynı anda göstermeyi tartacağız. Ödünç alınmış bir hikâyenin parçalı bir filme nasıl omurga olduğunu göreceğiz. Bekleme süresinin kendisinin konu olup olamayacağını soracağız. En sonda Selim'e deneyinin neyi sınadığını soracağız. Filmler Tokyo'nun gece barlarından, Pencap'ta bir otoyol kenarından, Paris'te dönen bir pikaptan, Manhattan'ın tabelalarından ve yalnız siyah ile beyaz karelerden gelecek.
Sıfır noktası
"Deneysel" sözü sinemada iki ayrı şeyi adlandırır. Biri bir gelenektir. Festivallerin ayrı bölümlerinde gösterilen, sinematekte ve galerilerde dolaşan, çoğu kısa filmlerden oluşan bir alan. Öbürü bir yöntemdir. Herhangi bir filmin, alışılmış bir kuralı bilerek askıya alıp sonucuna bakması.
Kelimenin kökü bilim dilinden gelir. Bilimde deney bir soruyu sınar. Bir koşulu değiştirir, ötekileri sabit tutar ve ne olduğuna bakar. Sinemadaki deney de buna yakın çalışır. Yazar bir alışkanlığı kaldırır: olayların sırasını, sahneler arasındaki nedeni, tek bir kadrajı. Sonra o eksikliğin seyirciye ne yaptığını izler. Deneyin sonucu her zaman güzel bir film değildir. Ama her zaman bir şey öğretir.
Tanımda iki kelime yük taşıyor. Biri "anlatı". Deneysel filmlerin bir kısmı hiç hikâye anlatmaz. Işıkla, renkle, ritimle çalışır. NUMARATÖR ise bir hikâye anlatıyor. Bir adam var, bir bekleyiş var, bir salon var. Deney bu hikâyenin nasıl anlatıldığında. Öbür kelime "sınamak". Deneysel anlatı bir kuralı kırmakla yetinmez. Kırdığı kuralın yerine neyin geldiğini seyirciye gösterir.
Alışılmış bir filmde sahneler birbirini doğurur. Kahraman bir hedefe yürür, önüne bir duvar çıkar, bir yol seçer. Her karar bir sonraki sahnenin nedenidir. Seyirci bu zinciri izleyerek ilerler. Emre'nin itirazı bu alışkanlıktan geliyor. Pencere duvar olduysa birinin onu örmesi gerekir. Sandalyeler çoğaldıysa biri onları taşımıştır.
Selim'in taslağında böyle biri yok. Ama taslak başıboş da değil. Her gün aynı biçimde açılıyor. Münir makineye uzanıyor, fiş çıkıyor, çan çalıyor. Değişen yalnız salon. Seyirci "neden" sorusuna cevap bulamıyor, ama bir düzen buluyor. Her gün neyin değiştiğine bakmayı öğreniyor.
Burada bir değer yargısı yok. Deneysel anlatı ana akımdan daha ileri, daha cesur ya da daha derin sayılmaz. Başka bir izleyici sözleşmesi önerir. Seyirciden takip etmesini değil, fark etmesini ister. Bu sözleşmeyi sevmeyen seyirci yanılmış olmaz. Yalnız o filmle anlaşamamıştır.
Atölyenin işi, NUMARATÖR'ün bu sözleşmeyi sayfada kurup kurmadığına bakmak.
Mekanizma
Kopan zincir
Nermin Hanım taslağın ilk üç gününü tahtaya alt alta yazdırıyor. Birinci gün Münir numara alıyor, bekliyor, salon kapanıyor. İkinci gün sandalyeler çoğalmış. Üçüncü gün pencere yok. Günlerin arasında hiçbir ok yok.
Emre'ye göre bu bir eksik. Selim'e göre taslağın konusu. Münir'in hayatında da hiçbir şey bir şeyden çıkmıyor. Bekliyor, sıra gelmiyor. Soruyor, gişeden her gün aynı cümle dönüyor. Nermin Hanım ikisinin arasında bir yer gösteriyor. Zincir koparsa seyirci yeni bir bağ arar. Film o bağı vermezse seyirci ya kendisi uydurur ya da bırakıp gider.
Selim'in taslağında bağ var: her günü açan aynı hareket. Ama taslak bunu henüz bilmiyor gibi. İlk gün fişin çıkışı yarım sayfa yazılmış, ikinci gün tek satır. Okur ikinci günde hareketi tanımıyor. Selim iki sabahı aynı uzunlukta, aynı kelimelerle yazmaya karar veriyor.
Bozulan saat
Burcu'nun aklı günlerin sırasında. Taslakta günlerin sırası belli değil. Sandalyelerin çoğaldığı gün, pencerenin kaybolduğu günden önce mi, sonra mı? Selim bunu bilerek karıştırmış. Kurgu masasında sahnelerin yerini birkaç kez değiştirmiş. Her dizilişte film yine çalışmış.
Sırasız zaman bir geriye dönüş sayılmaz. Geriye dönüşte bir karakter hatırlar, film onun hatırasına geçer. Burada kimse hatırlamıyor. Zaman kendi kendine kayıyor. Bu da Münir'in durumuna uyuyor. Uzun süredir bekleyen biri için salı ile perşembe arasında fark kalmamıştır.
Burcu yine de bir çapa istiyor. Seyirci hiç mi zamanın geçtiğini bilmeyecek? Selim bir ayrıntı buluyor. Münir eski fişleri atmıyor, ceketinin cebine koyuyor. Cep her sahnede biraz daha şişkin. Seyirci sırayı kuramasa da bekleyişin biriktiğini cepten okuyor.
Dönen görüntü
Taslakta bir görüntü her gün geri geliyor: makinenin ağzından çıkan fiş ve ona uzanan el. Selim onu her seferinde aynı kadrajla yazmış.
Nakarat bir şarkıda nasıl çalışıyorsa burada da öyle çalışıyor. Seyirci onu bekliyor. Bekleyince de içindeki küçük farkı yakalıyor. Bir gün el titriyor. Bir gün fiş takılıyor, Münir onu iki parmağıyla çekip alıyor. Doğum tarihinin basıldığı sabah da aynı kadraj kullanılıyor. Farkı ancak kadraj aynı kaldığı için görüyoruz.
Emre burada ilk kez yumuşuyor. "Bu, olay örgüsünün işini görüyor," diyor. "Yalnız başka bir yoldan." Nakarat seyirciye bir beklenti veriyor. Beklenti de neden–sonucun boşalttığı yeri dolduruyor.
Salonun sesi
Selim'in telefonundaki kayıt, taslağın ses sayfası. Taslakta diyalog neredeyse yok. Hasibe'nin gişede her gün söylediği tek cümle dışında kimse konuşmuyor. Ama salon sessiz değil.
Ses kolajı, kaynakları bir olay zincirine bağlı olmayan seslerin ritim, yankı ve zıtlıkla üst üste ve art arda dizildiği ses düzenidir. Selim'in kolajında numaratörün çanı, cansız bir sesin okuduğu numaralar, öksürükler, kayan sandalyeler var. Bir yerde Hasibe'nin cümlesi kendi üstüne biniyor. Sanki iki ayrı gün aynı anda konuşuyor.
Nermin Hanım bir yeri işaretliyor. Çanın ardından gelen numara bazen okunmuyor. Çan çalıyor, ses susuyor. Salon bir an duruyor. Selim bu boşluğu bilerek koymuş. Münir'in numarası o boşlukta mıydı? Seyirci kulağını oraya veriyor.
Burcu bu seslerin sayfaya nasıl yazılacağını soruyor. Selim'in cevabı basit. Ses, görüntünün yanında ayrı bir sütun olarak duruyor. Her satırın karşısına hangi sesin girip hangisinin çıktığını yazmış. Kolaj kurguda yapılır. Ama kuralı sayfada başlar.
Üç pencere
Taslağın son sayfalarında bir not var: "Belki üç ekran." Gişe, salon ve numaratör ekranı aynı anda.
Bölünmüş ekran, aynı anda iki ya da daha fazla görüntünün yan yana gösterilmesidir. Selim onu eşzamanlılığı anlatmak için istemiyor. Seyirciye bir seçim bırakmak için istiyor. Gişede Hasibe bir kâğıda damga vuruyor. Salonda Münir bekliyor. Ekranda numara değişiyor. Seyirci üçüne birden bakamaz. Gözü birinden ötekine kayarken bir şeyi kaçırır. Belki numara tam o an Münir'inkine gelip geçmiştir.
Emre buna karşı çıkıyor. Üç ekran taslağın tek kuralını bozabilir. Her gün aynı kadrajla açılan bir film birden üç kadraja bölünürse nakarat dağılır. Nermin Hanım bir yol gösteriyor. Üç ekran yalnız bir gün görünebilir. O gün nakaratın kendisi bölünür. Selim kalemi kâğıda dayıyor ama bir şey yazmıyor. Karar şimdilik açık.
Ödünç omurga
Taslağın en dağınık yeri ortası. Selim de orada ne olduğunu tam bilmiyor. Burcu başka bir hikâyeden iskelet ödünç almayı öneriyor.
Metinlerarasılık, bir metnin başka metinlere gönderme yaparak anlam üretmesidir. Gönderme tanınmazsa anlam da doğmaz. Deneysel anlatıda gönderme çoğu zaman bir göz kırpmadan fazlasıdır. Parçalanmış bir filmin tutunduğu yapı olur.
Burcu'nun aklında bekleme üzerine çok eski bir hikâye var. Penelope kocasını yıllarca bekler. Gündüz dokuduğu kumaşı gece söker. Burcu'ya göre Münir'in salonu da her gece bir şeyi söküp sabah başka biçimde kuruyor. Selim fikri seviyor ama almıyor. Ödünç iskelet seyirciye bir ipucu verir. O ipucu Münir'in bekleyişine bir anlam yükler. Selim o anlamı seçmek istemiyor.
Öneri taslağa girmiyor. Atölye yine de bir şey öğreniyor. Gönderme, taşıdığı yapı filme gerekliyse iş görür. Gerekli değilse yalnız bir bilgi yarışmasına dönüşür.
Biçim konunun kendisi olunca
Toplantının en uzun tartışması tek bir sayfa üzerine. Selim bir sahneye üç kelime yazmış: "Ekran. Numaralar akıyor. Uzun." Kaç dakika olduğu yazmıyor. Emre "uzun"un ne kadar olduğunu soruyor. Selim'in cevabı: seyirci sıkılana kadar, sonra biraz daha.
Biçimle içeriğin birbirine uyması bilinen bir hedeftir. Burada bir adım ötesi var. Selim bekleyişi anlatmak istemiyor. Seyirciyi bekletmek istiyor. Ekranın uzun süresi Münir'in bekleyişinin bir kopyası olacak. Seyirci saatine baktığı an, Münir'in yaptığını yapıyor olacak.
Nermin Hanım burada bir eşik gösteriyor. Konu olan biçim seyircinin sabrını malzeme olarak kullanır. Sabır sınırsız değildir. Uzun süre seyirciyi Münir'e yaklaştırabilir. Ya da onu salondan çıkarabilir. Hangisinin olacağını sürenin kendisi değil, sürenin içinde neyin kıpırdadığı belirler. Selim uzun sahneye tek bir olay ekliyor. Ekrandaki numaralardan biri bir an takılıyor, sonra akmaya devam ediyor.
Deneysel sinemanın bir kolu bu fikri sonuna kadar götürür.
NUMARATÖR yapısal bir film değil. İçinde bir adam, bir gişe, bir yüz var. Ama uzun ekran sahnesi bir anlığına o kıyıya yanaşıyor. Birkaç dakika boyunca seyircinin izlediği şey, numaraların dizilişinin kendisi.
Deney neyi sınıyor?
Toplantının sonunda Nermin Hanım sözü Selim'e bırakıyor: Bu deney neyi sınıyor?
Deneysel amaç, bir yazarın bilinen yapı modellerini bilinçli olarak bozarak ya da zorlayarak seyirciye yeni bir deneyim yaşatma niyetidir. Selim önce "bürokrasiyi" diyor. Sonra geri alıyor. Daire taslakta bir dekor. Asıl sınadığı şey başka. Bir insan karşılığı gelmeyen bir bekleyişte ne kadar kalabilir? Bir seyirci karşılığı gelmeyen bir filmde ne kadar kalabilir?
"Bu tek bir soru," diyor Emre. Selim başını sallıyor.
Amaç söylenince bazı sayfalar ağırlığını yitiriyor. Selim'in kendisinin kurgu masasında göründüğü bir sayfa var. Atölye onu bu toplantıda konuşmuyor. Amaca hizmet edip etmediği ayrı bir soru. Burcu son olarak Münir'in numarasının gelip gelmediğini soruyor. Selim bunu yazmamış. Omuz silkiyor. "Ben de bekliyorum," diyor.
Filmlerden okuma
Usta katmanı
Bağı sökmeden yerine koyacağını yaz. Neden–sonuç zincirini çıkarmadan önce sahneleri neyin bağlayacağını tek kelimeyle not et: tekrar, ritim, benzerlik ya da karşıtlık. Kelimeyi bulamıyorsan elindeki şey bir deney değil, bir dağınıklık olabilir.
Nakaratı ilk iki seferde birebir tut. Fark ancak sabit bir çerçevede okunur. İlk iki tekrarda kelimeleri, kadrajı, uzunluğu aynı bırak. Değişikliği okur kuralı tanıdıktan sonra başlat.
Sırasız zamana bir saat ver. Sırayı bozuyorsan zamanın geçtiğini gösteren bir nesne bırak. Biriken, solan, eskiyen bir şey. Münir'in cebindeki fişler sıra vermeden süreyi gösteriyor.
Ses kolajını sayfada sütunla kur. Görüntünün yanına bir ses sütunu aç. Her satırda hangi sesin girdiğini, hangisinin çıktığını yaz. Kolajı kurguda yapan kişi, kuralı sayfada bulursa onu sürdürebilir.
Boşluğu sesle işaretle. Seyircinin kulağını bir ana çekmek istiyorsan beklenen sesi bir kez düşür. Çan çalıp numaranın okunmaması, en yüksek sesten daha çok dikkat toplar.
Çoklu ekranın bedelini hesapla. Birden fazla görüntü, seyircinin her birinde bir şey kaçırması demektir. Kaçırılan şey filmin parçasıysa bu bir araçtır. Değilse yalnız bir yorgunluktur.
Ödünç iskeletin sonunu da aldığını bil. Bilinen bir eserin sırasını omurga yaparsan seyirci onun sonunu bekler. Açık bir son istiyorsan iskeleti tümüyle değil, bir parçasıyla al.
Süreyi sayfada adlandır. "Uzun" kelimesi kurgucuya bir yetki verir ama okura bir şey söylemez. Süreyi dakikayla yaz. Ya da sahnenin hangi değişikliğe kadar süreceğini yaz.
Uzun sahneye tek bir kıpırtı koy. Seyircinin sabrını kullanan sahne, sabrın karşılığını küçük bir olayla verebilir. Takılan bir numara, tüm sahnenin dikkatini toplar.
Deneyin sorusunu tek cümleyle yaz. "Bu film neyi sınıyor?" sorusuna tek cümlelik bir cevap ara. Cevap bir tema olduğunda pek iş görmez, seyircinin yaşayacağı bir şey olduğunda görür. Selim'in cevabı bürokrasi değil, beklemenin sınırı.
Değişeni bir çizelgede tut. Neden göstermeyen bir dünyada okurun tutunacağı şey değişimin kendisidir. Her günün ya da her bölümün neyi değiştirdiğini ayrı bir sayfada listele. Aynı gün iki şey değişiyorsa biri ötekini gölgeleyebilir. Selim'in salonunda her gün tek bir şey değişiyor.
İskeleti tanınmasa da ayakta tut. Ödünç iskeleti bilmeyen seyirci de filmde kalabilmeli. Gönderme bir ek kat olarak çalışsın, tek kapı olarak değil. Bara no sōretsu tragedyayı bilmeyene de bir barın, bir kıskançlığın ve bir yalnızlığın hikâyesini anlatır.
Sabrı bir okur üzerinde ölç. Uzun sahneyi yazdıktan sonra birine sesli okut ve saat tut. Okurun nerede başını kaldırdığını not et. O an ya sahnenin bitmesi ya da bir şeyin kıpırdaması gereken yerdir.
Deneyi bir yüze bağla. Saf biçim deneyleri yüzsüz de çalışır. Ama anlatı istiyorsan seyircinin tutunacağı bir kişi bırak. Münir'in eli, en soyut sahnede bile seyirciyi salonda tutuyor.
Yaygın hatalar ve yanlış bilinenler
Yaygın yanlış"Deneysel film, kuralı olmayan filmdir."
Deneysel film çoğu zaman alışılmış filmden daha katı kurallara uyar. Arnulf Rainer'in her karesi kâğıt üstünde hesaplanmıştı. Fark, kuralın filmin kendisine ait olmasıdır.
Yaygın yanlış"Deneysel anlatı hikâye anlatmaz."
Deneysel filmlerin bir kısmı hikâyesizdir. Deneysel anlatı ise bir hikâyeyi alışılmadık bir biçimle anlatır. Uski Roti'de bir kadın, bir koca ve bir otoyol var.
Yaygın yanlış"Neden–sonuç yoksa seyirci bağ kuramaz."
Seyirci tekrarla, ritimle, benzerlikle de bağ kurar. Bir görüntü üçüncü kez döndüğünde seyirci onu bir nakarat olarak tanır.
Yaygın yanlış"Sırasız zaman, çok sayıda geriye dönüş demektir."
Geriye dönüş bir karakterin hatırasına bağlıdır. Sırasız zamanda kimse hatırlamaz, zaman kendisi kayar. Matsumoto bunu bilerek ayırmıştı.
Yaygın yanlış"Çoklu ekran her zaman eşzamanlılık anlatır."
Yan yana görüntüler bir farkı, bir seçimi ya da bir kaçırılmış anı da gösterebilir. Kubelka'nın iki projektörü aynı anı değil, aradaki kaymayı gösteriyordu.
Yaygın yanlış"Metinlerarasılık bir süstür."
Deneysel anlatıda gönderme çoğu zaman taşıyıcı yapıdır. Bara no sōretsu'nun dağınık sahnelerini bir tragedya ayakta tutar.
Yaygın yanlış"Seyirciyi sıkmak deneyin başarısızlığıdır."
Bazı deneyler sabrı malzeme olarak kullanır. Başarısızlık, sabrın karşılığında hiçbir şey verilmemesidir.
Yaygın yanlış"Deneysel film senaryosuz yapılır, her şey kurguda doğar."
Uski Roti bir öyküden uyarlandı. Frampton'ın Zorns Lemma için yazdığı metin ve yapım notları sonradan kitap olarak basıldı. Deneyin kuralı çoğu zaman sayfada başlar.
Yaygın yanlış"Deneysel anlatı yalnız kısa filmde olur."
Deneysel gelenek kısa filmde yoğundur ama uzun metrajda da yaşar. Bara no sōretsu da Uski Roti de birer uzun metrajdır. Süre uzadıkça seyircinin kuralı tanıması daha çok önem kazanır.
Yaygın yanlış"Deneysel film seyirciyi umursamaz."
Deneysel filmlerin çoğu seyircinin algısını hesaplayarak kurulur. Zorns Lemma kuralını adım adım öğretir. Arnulf Rainer'in ard görüntüleri seyircinin gözünde oluşur. Seyirci bu filmlerin malzemesidir.
Uygulama — kendin dene
Kilit özet
- Deneysel anlatı bir hikâyeyi alışılmış düzenin dışında kurar ve biçimini seyircinin önünde sınar.
- Bir değer yargısı değil, başka bir izleyici sözleşmesidir.
- Neden–sonuç çıkınca bağı tekrar, ritim, benzerlik ya da karşıtlık kurar.
- Sırasız zamanda olaylar görülür ama sırası kurulamaz.
- Sırasız zamana süreyi gösteren bir nesne eşlik edebilir.
- Görsel nakarat, farkı sabit bir çerçevenin içinde görünür kılar.
- Ses kolajı kurguda yapılır, kuralı sayfada başlar.
- Bölünmüş ekran eşzamanlılık kadar seçimi ve farkı da gösterebilir.
- Ödünç iskelet parçalı bir anlatıya omurga verir, karşılığında sonunu da getirir.
- Konu olan biçimde seyirci konuyu dinlemez, yaşar.
- Yapısal filmde izlenen şey filmin kendini kuruşudur.
- Deneyin amacı, seyircinin yaşayacağı tek bir deneyimle söylenebilir.
Sonraki derse köprü
NUMARATÖR'ün salonunda atölyenin henüz konuşmadığı iki kişi var. Hasibe her gün aynı cümleyi söylüyor. Kâmuran Münir'e salonun kurallarını anlatıyor. Kurallar saçma ama birbirini tutuyor. Selim bunları deneyin parçası sayıyor. Burcu başka bir şey görüyor: kimsenin anlamını sormadığı bir düzen. Herkesin ciddiyetle uyduğu anlamsız bir sistemin karşısında seyirci güler mi, ürperir mi? Münir'in her sabah aynı makineye uzanması bir döngü mü, bir direniş mi? Absürt anlatı, anlamsız görünen bir sistemin içinde yaşamanın nasıl yazıldığını soruyor.