Ders TEM-204.5 · Sanat Tarihyazımı ve Kanon Eleştirisi

Müze, akademi ve ulusal sanat tarihleri

2.802 kelime · 26 eser örneği · yaklaşık 13 dakika okuma · seslendirme 19 dk

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.

Kilit özet: müze üç işlem yapıyor ve üçü de yazılmamış bir iddia taşıyor; salona çıkanı seçmek, kümelere ayırmak ve bir sıraya dizmek. Salon dizilimi bir tarih tezini yürüyüş güzergâhına çeviriyor ve o tez etikette yazmıyor. Akademi türler arasında bir sıradüzen kurdu; bu düzen yalnız beğeniyi değil, kimin hangi eğitimi alabileceğini de belirledi. Üniversite kürsüsü ve elkitabı, bugünkü genel kanonun bölümlemesini kurdu ve o bölümleme yüz yıl tekrarlandı. Ulusal çerçeve koruma sağladı ama geçmişteki dolaşımı kesen bir sınır da çizdi; müze, yasa ve okul çoğu yerde birlikte geldi.

Açılış: aynı nesne, iki etiket

Bir mermer kabartma düşün ve onu iki farklı müzede, iki farklı salonda duruyor olarak hayal et.

Birinci müzede taş, antik salonun ortasında tek başına bir kaide üstünde duruyor ve etikette dönem ile üslup yazıyor. Yanındaki bütün nesneler de aynı yüzyıldan.

İkinci müzede aynı tür bir taş, bir bölge salonunda, kendi coğrafyasından gelen çanak, sikke ve takıların arasında duruyor ve etikette buluntu yeri ile kazı yılı yazıyor.

Aynı nesne, iki başka soru: birincisinde nesnenin sorusu hangi üslup, ikincisinde ise nereden geldiği.

Şimdi dikkat et: bu soruyu nesne seçmedi, salon seçti.

Geçen üç derste kitaplara baktık. Vasari kitabı, Winckelmann kitabı, Burckhardt kitabı. Ama o kitapların yazarları boşlukta değil bir yerde çalışıyordu: bir koleksiyonda, bir okulda ya da bir üniversite kürsüsünde.

Bu ders o yerlere bakıyor ve tek bir soruyu soruyor: bir kurum, sanat tarihinin sorularını nasıl biçimlendirir?

Bu derste ne olacak

Önce müzenin ne yaptığını göreceğiz: seçme, ayırma ve dizme işlemlerinin her biri bir iddia taşıyor.

Sonra koleksiyonların hangi siyasi olaylarla kurulduğuna bakacağız, çünkü salon dizilimi masum bir tasarım kararı değil.

Ardından akademiye geçeceğiz: türler arasında bir sıradüzen kurulduğunda hangi eserler tarih yazımına giriyor, hangileri girmiyor?

Sonra sanat tarihinin üniversiteye girişini ve elkitabının doğuşunu işleyeceğiz.

Ardından ulusal çerçeveyi göreceğiz: envanter, miras yasası ve sınır.

Son olarak farklı kurum mantıklarını karşılaştıracağız. Ders bittiğinde bir müze salonuna girip orada yazılmayan iddiayı okuyabiliyor olacaksın.

Sıfır noktası: rafın kendisi bir cümledir

Evinde bir kitaplık var. Kitapları nasıl diziyorsun?

Yazara göre dizersen aynı yazarın farklı konulardaki kitapları yan yana gelir ve kitaplık sana yazarları hatırlatır.

Konuya göre dizersen, aynı konudaki farklı yazarlar buluşur ve kitaplık sana tartışmaları gösterir.

Renge göre dizersen kitaplık güzel görünür ama sana hiçbir şey söylemez.

Üç dizilim de aynı kitapları taşıyor. Ama her biri farklı bir soruyu kolaylaştırıyor ve başka bir soruyu zorlaştırıyor.

Müze salonu tam olarak budur; yalnız ölçeği büyük ve kararı veren sen değilsin.

Benzetmenin kırıldığı yer önemli: kitaplığını istediğin zaman yeniden dizersin. Müze salonu bir kez kurulduğunda on yıllarca durur ve o arada binlerce öğrenci sanat tarihini o dizilimden öğrenir. Dizilim, ders kitabına dönüşür.

Müzenin üç işlemi ve her birinin iddiası

TEM-202.8'de müzeleşmeyi nesnenin açısından çalışmıştık: nesne oraya girince ne kaybediyor? Şimdi ters yönden bakıyoruz: müze, alanın sorularını nasıl kuruyor?

Üç işlem var ve üçü de bir iddia taşıyor.

Birincisi seçme. Depoya giren ile salona çıkan aynı şey değil: salondaki nesne örnek sayılıyor, depodaki ise yedek. Bir öğrenci yalnız salonu görüyor ve kanonu oradan öğreniyor.

İkincisi ayırma. Nesneler kümelere bölünüyor: antik, ortaçağ, uzak doğu, etnografya. Bu bölme masum değil, çünkü bazı kültürlerin nesneleri sanat müzesine giderken bazılarınınki doğa tarihi ya da etnografya müzesine gidiyordu. Bu ayrım, TEM-201.5'te çalıştığımız "sanat nedir" sorusunun kurumsal cevabı.

Üçüncüsü dizme. Salonlar bir sıraya konuyor ve o sıra bir cümle kuruyor. Kronolojik dizilim gelişme anlatır, coğrafi dizilim ayrı gelenekler anlatır, tematik dizilim ortak sorunlar anlatır.

Bu üçüncü işlemin ilk sistemli örneği devrim sonrası Paris'te kuruldu. Alexandre Lenoir, kiliselerden ve manastırlardan toplanan mezar anıtlarını yüzyıllara göre odalara ayırdı ve ziyaretçiyi karanlık ortaçağdan aydınlık sonraki yüzyıllara doğru yürüttü. Odaların ışığı bile bu anlatıyı destekleyecek biçimde ayarlanmıştı.

Yani bir tarih tezi, bir yürüyüş güzergâhı olarak inşa edildi. Ziyaretçi tezi okumadı, tezin içinden yürüyerek geçti.

Koleksiyon nasıl doldu

Salon dizilimi bir tasarım kararı gibi görünüyor. Ama salonun içindeki nesnelerin oraya nasıl geldiği ayrı bir hikâye ve bu hikâye anlatının kendisini belirliyor.

On dokuzuncu yüzyıl başında Avrupa müzeleri hızla doldu ve doluşun büyük bölümü üç yoldan geldi.

Birincisi savaş. Napolyon dönemi seferlerinde İtalya ve başka ülkelerden çok sayıda eser Paris'e taşındı ve bunun için nakil listeleri tutuldu. Bin sekiz yüz on beşten sonra bir bölümü geri gönderildi, bir bölümü gönderilmedi.

İkincisi kilise ve manastır mallarının devlete geçmesiydi; Lenoir'ın müzesindeki anıtların kaynağı da buydu.

Üçüncüsü kazı ve satın alma. Akdeniz ve Ortadoğu'da yürütülen kazılardan çıkan nesneler, izinlerle ya da izinsiz, Avrupa müzelerine ulaştı.

Bunun sanat tarihi açısından sonucu şu: bir müzenin koleksiyonu, o ülkenin sanat tarihi anlatısının sınırını çiziyor. Elinde ne varsa onun tarihini yazıyorsun ve olmayanın tarihi yazılmıyor. Ve elindekiler, tarafsız bir örneklem değil; TEM-201.6'da kanonun nasıl kurulduğunu konuşurken gördüğümüz filtreleme burada siyasi biçimde işliyor.

Bu ders bu konuyu açıyor ama bitirmiyor. Provenans, iade ve mülkiyet, TEM-206'nın konusu ve orada belge belge çalışılacak.

Akademi: türler arasında sıradüzen

İkinci kurum akademi ve onun etkisi daha sinsi, çünkü eserlerin kendisini biçimlendiriyor.

Akademiler bir sıradüzen kurdu. En üstte tarihsel ve dinsel konulu büyük kompozisyonlar duruyordu, onu portre izliyordu, sonra gündelik hayat sahneleri, ardından manzara ve en altta natürmort geliyordu.

Gerekçe şuydu: en üstteki tür çok figür, anatomi bilgisi, metin bilgisi ve kompozisyon ustalığı istiyor; en alttaki yalnız gözlem istiyor.

Bu sıradüzen üç sonuç doğurdu ve üçü de sanat tarihine geçti.

Birincisi eğitim. Öğrenci önce çizim, sonra alçı kopyadan model, en son canlı model çalışıyordu ve program baştan sona en üst türe hazırlıyordu.

İkincisi sergi. Yıllık sergilerde asılma yeri türe ve jüriye bağlıydı; göz hizasındaki duvar en değerli yerdi.

Üçüncüsü tarih yazımı. Sonraki yüzyılların sanat tarihi kitapları, akademinin değerli saydığı türlerden yazıldı. Natürmort ve gündelik sahne uzun süre ikinci sınıf konu sayıldı.

Ve buradan doğrudan bir dışlama çıkıyor. Canlı modelden çalışma çoğu akademide kadın öğrencilere kapalıydı; en üst türü üretebilmek için gereken eğitim, belirli kişilere verilmiyordu. Yani hiyerarşi yalnız türleri değil, kimlerin hangi türü üretebileceğini de düzenledi. Bu kursun sekizinci dersi bu konuyu ayrıca ele alacak.

Kürsü ve elkitabı

Üçüncü kurum üniversite ve onunla birlikte gelen yeni bir nesne var: elkitabı.

On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Almanca konuşan üniversitelerde sanat tarihi kürsüleri kuruldu. Alan artık bir amatör uğraşı değil, öğrencisi, sınavı ve kadrosu olan bir disiplindi.

Kürsü bir ihtiyaç doğurdu: bir dönem boyunca okutulacak, bütün alanı kapsayan bir kitap. Franz Kugler bunu yazdı ve kitap hızla yayıldı, farklı dillere çevrildi.

Elkitabının yaptığı iş, kürsünün kendisinden daha kalıcı oldu. Çünkü bir elkitabı üç karar veriyor ve üçünü de sessizce veriyor.

Birincisi bölümleme. Dünya hangi başlıklara ayrılacak, hangi coğrafya kaç sayfa alacak?

İkincisi sıra. Hangi bölüm hangisinden önce gelecek ve bu sıra bir gelişme mi anlatacak?

Üçüncüsü örnek. Her başlık için hangi eserler resmedilecek? Kitapta resmedilen eser çoğu öğrencinin o konuda gördüğü tek eser oluyor.

Bu üç karar, yüz yıl boyunca ders kitaplarında tekrarlandı. Bugün eleştirilen "genel sanat tarihi" kanonu, büyük ölçüde bu ilk elkitaplarının bölümlemesinin torunudur.

Viyana'da kurulan kürsü ise ayrı bir yol açtı. Orada sanat tarihi, uygulamalı sanatlar müzesiyle ve tasarım eğitimiyle iç içe kuruldu; nesne, tabloyla eşit ilgi gördü. Geçen derste tanıdığımız bezeme çalışmaları bu ortamdan çıktı.

Ulusal çerçeve: envanter, miras, sınır

Dördüncü kurum en görünmez olanı: ulus.

On dokuzuncu yüzyılda Avrupa devletleri kendi topraklarındaki yapıları saymaya başladı. Envanterler çıkarıldı, anıtlar tescillendi ve bunları denetleyecek koruma müfettişleri atandı.

Bu işlem gerçek bir iş gördü: yıkılmakta olan yapılar kayda geçti ve önemli bir bölümü ayakta kaldı.

Aynı işlem bir sınır da çizdi. Envanter ulusal sınıra göre yapılıyordu; oysa bir yapının ait olduğu gelenek sınırı çoğu zaman aşıyordu. Sınırın bir yanındaki yapı bir ulusun mirası, öteki yanındaki başka bir ulusun mirası sayıldı ve ikisi ayrı kitaplarda anlatıldı.

Sonuç, ulusal sanat tarihleri oldu. Her ülke kendi sanatının hikâyesini yazdı ve o hikâye çoğu zaman bir süreklilik iddiası taşıdı: bu topraklarda hep bir çizgi vardı.

Buradaki en somut sorun şu: geçmişteki üreticiler bugünkü ulusları bilmiyorlardı. Bir usta bir sarayda çalışıp başka bir şehre gidiyor, malzemesini uzaktan alıyor, siparişini yabancı bir tüccardan alabiliyordu. TEM-202.6'da dolaşımı çalışırken gördüğümüz hareketlilik, ulusal çerçeveye sığmıyor.

Osmanlı örneği bu kurumların hepsinin bir arada kurulduğunu gösteriyor. İstanbul'da bir imparatorluk müzesi kuruldu, eski eser yönetmelikleri hazırlanarak eser ihracı sınırlandı ve bir güzel sanatlar okulu açıldı. Yani müze, yasa ve akademi birlikte geldi; üçü de aynı işin parçasıydı.

Karşılaştırma: iki müze mantığı

Kurumların hepsi aynı işi yapmıyor ve iki farklı mantığı yan yana koymak bunu netleştiriyor.

Birinci mantık beğeni müzesi. Amacı en iyi örnekleri göstermek ve ziyaretçinin gözünü eğitmek. Salonlar dönem ve okul adlarıyla kuruluyor, nesneler tek tek öne çıkarılıyor ve bu mantık kanonu her ziyaretle bir kez daha güçlendiriyor.

İkinci mantık üretim müzesi. Amacı zanaatkâra ve tasarımcıya örnek vermek. Salonlar malzeme ve tekniğe göre kuruluyor; seramik bir yerde, metal başka bir yerde, tekstil bir başkasında. Aynı vitrinde farklı yüzyıllardan ve farklı coğrafyalardan nesneler yan yana durabiliyor.

İkincisinin ilginç bir yan etkisi var. Malzemeye göre dizilen bir müzede, kanonun dışladığı nesneler görünür oluyor: bir halı, bir kilit, bir kaşık. Sanat tarihinin "uygulamalı sanatlar" diye ayırdığı alan, bu müzelerde merkezde.

Bir üçüncü mantık daha var: kazı müzesi. Nesneler buluntu yerine göre gruplanıyor ve etiketin ilk satırı kazı adı. Burada soru üslup değil bağlam.

Üç mantık üç ayrı sanat tarihi üretiyor ve hiçbiri ötekinden yanlış değil. Ama bir öğrenci yalnız birini görürse alanı olduğundan dar tanıyor ve gördüğü düzeni alanın doğal düzeni sanıyor.

Bu üçünün aynı şehirde bir arada bulunduğu yerler de var ve orada ziyaretçi farkı doğrudan görebiliyor. Aynı yüzyıldan bir kâse, üç binada üç ayrı komşulukla karşımıza çıkıyor: bir sanat müzesinde dönem eşliğinde, bir uygulamalı sanat müzesinde başka seramiklerin yanında, bir kazı müzesinde ise bulunduğu tabakadan çıkan öbür parçalarla.

Usta katmanı: salonu okumak

Bir müzeye girdiğinde orada yazılmayan iddiayı okumanın beş yolu var.

Birincisi sıra. Hangi salon girişte, hangisi en sonda? Girişteki salon başlangıç sayılıyor demektir ve neyin başlangıç olduğu tartışmalı bir tezdir.

İkincisi komşuluk. Hangi iki salon birbirine açılıyor? Yan yana konan iki kültür arasında bir ilişki iddia edilmiş oluyor; ayrı katlara konanlar arasında da bir ilişkisizlik.

Üçüncüsü etiketin ilk satırı. Orada ne yazıyor: sanatçı adı mı, dönem mi, buluntu yeri mi, malzeme mi? İlk satır, kurumun asıl sorusunu söylüyor.

Dördüncüsü boşluk. Hangi coğrafya ve hangi yüzyıl yok? Yokluk çoğu zaman koleksiyonun kuruluş tarihinden geliyor ve TEM-203.8'de öğrendiğimiz gibi, yokluk da bir veridir.

Beşincisi tarih katmanı. Bu salon ne zaman düzenlendi? Otuz yıl önce kurulmuş bir salon, otuz yıl önceki sanat tarihini gösteriyor. Vitrin camının arkasında yalnız nesneler değil, eski bir müfredat da duruyor.

Bir de araştırmacılar için ince bir nokta: kurum yalnız neyin görüldüğünü değil, neyin çalışılabildiğini de belirliyor. Fotoğraf izni, arşiv erişimi, katalog yayını ve depo ziyareti kuralları, hangi araştırmanın yapılabileceğini fiilen seçiyor. Bir konunun az çalışılmış olması, çoğu zaman ilgisizlikten değil erişimsizlikten geliyor.

Kalıcı araçlar

Üç araç bu dersten kalıyor.

İlk satır testi. Bir etiketin ilk satırındaki bilgi türünü yaz. Kurumun sorusu orada duruyor.

Komşuluk notu. İki salonun birbirine açılması ya da açılmaması hakkında tek cümle yaz. Yazılmamış iddia bu cümlede görünür.

Erişim sorusu. Bir konu az çalışılmışsa önce kaynağa erişimin nasıl düzenlendiğini sor. Cevap çoğu zaman literatürden önce arşivde.

Yaygın yanlışlar

Yaygın yanlış"Müze nesneleri tarafsız biçimde sergiler."
Doğrusu

Sergileme üç karar demek: neyin salona çıkacağı, hangi kümeye konacağı ve hangi sırayla dizileceği. Üçü de bir iddia taşıyor ve hiçbiri etikette yazmıyor. Ziyaretçi tezi okumuyor, içinden yürüyor.

Yaygın yanlış"Akademi hiyerarşisi yalnız beğeniyle ilgiliydi."
Doğrusu

Erişimle de ilgiliydi. En üst tür için gereken eğitim herkese açık değildi; canlı modelden çalışma çoğu akademide kadın öğrencilere kapalıydı. Türler sıralanırken kimlerin hangi türü üretebileceği de düzenlenmiş oldu.

Yaygın yanlış"Ulusal sanat tarihi, o toprakların doğal tarihidir."
Doğrusu

Ulusal sınır on dokuzuncu yüzyılın çizgisidir; geçmişteki ustalar o çizgiyi bilmiyordu. Malzeme, sipariş ve usta sınırları aşarak dolaşıyordu. Ulusal çerçeve bir düzenleme aracıdır, bir olgu değil.

Yaygın yanlış"Genel sanat tarihi kanonu eserlerin kalitesinden doğdu."
Doğrusu

Önemli ölçüde ilk elkitaplarının bölümleme kararlarından doğdu: hangi coğrafya kaç sayfa aldı, hangi eser resmedildi. Resmedilen eser öğrencinin gördüğü tek eser oldu ve seçim yüz yıl boyunca tekrarlandı.

Yaygın yanlış"Bir müzenin koleksiyonu, o alanın örneklemidir."
Doğrusu

Değil. Koleksiyonlar savaş, el koyma, kazı ve satın alma yoluyla doldu. Elde ne varsa onun tarihi yazıldı ve o el, tarafsız bir örnekleme değil belirli bir tarihe dayanıyor.

Uygulama ve kilit özet

Kilit özet: müze üç işlem yapıyor ve üçü de yazılmamış bir iddia taşıyor; salona çıkanı seçmek, kümelere ayırmak ve bir sıraya dizmek. Salon dizilimi bir tarih tezini yürüyüş güzergâhına çeviriyor ve o tez etikette yazmıyor. Akademi türler arasında bir sıradüzen kurdu; bu düzen yalnız beğeniyi değil, kimin hangi eğitimi alabileceğini de belirledi. Üniversite kürsüsü ve elkitabı, bugünkü genel kanonun bölümlemesini kurdu ve o bölümleme yüz yıl tekrarlandı. Ulusal çerçeve koruma sağladı ama geçmişteki dolaşımı kesen bir sınır da çizdi; müze, yasa ve okul çoğu yerde birlikte geldi.

Sonraki derse köprü

Bu kurumlar kurulduğunda anlattıkları tarih geçmişte bitiyordu. Peki alan kendi çağının sanatını anlatmaya başladığında ne oldu; süreklilik yerine kopuş, gelenek yerine yenilik anlatan bir tarih nasıl yazılır? Sıradaki derste modernizm anlatılarına geçiyoruz.

Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Bu ders hangi kursun bölümü?

TEM-204 — Sanat Tarihyazımı ve Kanon Eleştirisi →

12 bölümden 5. bölüm · Katman 2 — Sanat Tarihinin Temelleri