Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Kilit özet: on dokuzuncu yüzyıl Winckelmann'ın tek zirveli eğrisini iki ayrı yoldan kırdı; biri eseri çağının bütününe bağladı, öteki biçimin kendi tarihini kurdu. Kültür tarihi eseri hayata bağlıyor ama çağa tek bir karakter verme ve uymayanı silme eğilimi taşıyor. Biçimsel damar üslubun kaynağını önce malzeme ve teknikte aradı, sonra bunun yetmediği görülünce dönemin biçim yönelimi kavramı devreye girdi. Bu kavramın en değerli sonucu, gerileme sayılan dönemlerin kendi ölçütleriyle okunabilmesi oldu. İki damar rakip değil; farklı ölçeklerde çalışıyorlar ve en iyi çalışmalar ikisini birbirine bağlayanlar.
Açılış: aynı yüzyıl, iki ad
Bir tarihçi on beşinci yüzyıla bakıyor ve gördüğü şeyi anlatıyor: yeni bir insan doğuyor, dünya keşfediliyor, birey kendini buluyor. Kitabın adında bir kelime var, kültür.
Başka bir tarihçi aynı yüzyıla bakıyor. Gördüğü şey ise bir tükeniş: aşırı törenler, abartılı yas, ölüm takıntısı, yorulmuş bir dünya. Kitabının adında bir mevsim var, sonbahar.
Aynı yüzyıl. Farklı coğrafyalar, evet; ama malzeme büyük ölçüde aynı türden. Fark, bakanın hangi kelimeyle başladığı.
Biri doğuş dedi, öteki son. İkisi de kanıt gösterdi ve ikisi de ikna edici.
Şimdi geçen dersi hatırla. Winckelmann bir eğri çizmişti: yükseliş ve düşüş. On dokuzuncu yüzyıl o eğriyi kırmaya çalıştı ve bunu iki ayrı yoldan yaptı.
Bu ders o iki yolu izliyor. Birincisi eseri çağının bütününe bağlıyor. İkincisi biçimin kendi tarihini kurmaya çalışıyor. İkisi bugün de sanat tarihinin iki ana damarı ve çoğu tartışma aralarındaki gerilimden çıkıyor.
Bu derste ne olacak
Önce kültür tarihi damarını kuracağız: bir çağın bütününü anlatmak ne demek ve sanat orada ne iş görüyor?
Sonra aynı yöntemin ters sonuç verdiği örneğe bakıp dönem adlarının nereden geldiğini göreceğiz.
Ardından ikinci damara geçeceğiz: üslup malzemeden mi doğar, yoksa bir istençten mi?
Sonra biçimin kendi tarihini kurma denemesini ve sanatçısız bir sanat tarihinin nasıl yazıldığını işleyeceğiz.
Ardından iki damarı birleştirmeye çalışan üçüncü yolu göreceğiz.
Son olarak iki damarın neyi kazandırıp neyi kaçırdığını karşılaştıracağız. Ders bittiğinde bir sanat tarihi metnini açıp hangi damardan yazıldığını ve neyi göremeyeceğini söyleyebiliyor olacaksın.
Sıfır noktası: orkestra mı, çalgı mı
Bir orkestra dinliyorsun.
İki türlü dinleyebilirsin. Birincisi bütünü dinlemek: parça neye benziyor, hangi duyguyu taşıyor, hangi çağın müziği gibi duruyor? Bu dinleyiş tek tek çalgıları ayırt etmeye çalışmıyor; havayı yakalıyor.
İkincisi tek bir çalgıyı takip etmek: kemanın hattı nereden nereye gidiyor, hangi aralıklarla yürüyor, bir önceki eserde nasıldı? Bu dinleyiş bütünü kaçırıyor ama bir çizgiyi sonuna kadar izliyor.
Sanat tarihinin iki damarı bu iki dinleyiş. Kültür tarihi orkestrayı dinliyor: eser, çağının sesi. Biçimsel yaklaşım tek çalgıyı izliyor: bir motif, bir düzenleme biçimi, bir yüzey çözümü yüzyıllar boyunca nasıl değişiyor?
Benzetmenin kırıldığı yer şurası: orkestrada partisyon var, kimin ne çalacağı yazılı. Tarihte yok. İki dinleyiş de duyduğunu kendi kurallarıyla düzenliyor ve düzenleme sonucu değiştiriyor.
Kültür tarihi: çağın portresi
Jacob Burckhardt Basel'de ders veren bir tarihçiydi. Siyasi olayların tarihinden kültürün tarihine geçti ve bunu yaparken sanat tarihine yeni bir iş verdi.
Yöntemi şöyle işliyor. Bir çağın devlet biçimi, aile düzeni, şölenleri, mektupları, giysileri ve eserleri yan yana konuyor. Aralarında ortak bir eğilim aranıyor. Bulunan eğilim çağın karakteri sayılıyor.
Bu yöntemin gücü açık. Eser artık tek başına durmuyor; bir hayatın parçası. Ve sanat tarihi, kendi dışındaki kaynaklarla konuşmayı öğreniyor.
Sınırı da aynı yerde. Ortak eğilim aranırken uymayan malzeme kenara düşüyor. Bir çağa tek bir karakter verildiğinde, o çağda yaşayan ve karaktere uymayan herkes görünmez oluyor.
Bir de ölçek sorunu var. Burckhardt'ın anlattığı birey, İtalya'nın belirli şehirlerindeki belirli bir çevredir; köylü, zanaatkâr ve kadınların büyük bölümü kitabın ilgi alanında değildir. TEM-203.13'te öğrendiğimiz ölçek uyumsuzluğu tam olarak burada: birkaç yüz kişilik bir çevre hakkındaki bulgu, bir yüzyıl hakkında hüküm olarak yazılıyor.
Yine de bu kitap bir dönem adını kalıcı hâle getirdi. HAZ-002.2'de dönem adlarının sonradan konduğunu görmüştük; Rönesans'ın bugünkü anlamı büyük ölçüde bu kitaptan geliyor. Aynı yıllarda Fransa'da da benzer bir cilt yazılmıştı; iki metin birlikte kelimeyi bir çağın adı yaptı.
Aynı yöntem, ters sonuç
Yöntemin ne kadar bakışa bağlı olduğunu en iyi gösteren örnek, altmış yıl sonra geldi.
Johan Huizinga, Hollanda ve Burgundy'nin on dördüncü ve on beşinci yüzyıllarını çalıştı. Malzemesi Burckhardt'ınkiyle aynı türdendi: saray kayıtları, törenler, dinsel pratikler, resimler.
Vardığı sonuç tersti. Gördüğü şey bir başlangıç değil, bir bitişti: kuralları aşırı incelmiş, duyguları abartılı, ölümle fazlaca meşgul bir dünya. Kitabın adına sonbahar kelimesini koydu.
Burada iki şey birden doğru olabiliyor ve bu, kültür tarihinin doğasında var. Kuzey ile İtalya farklı yerlerdi. Ama fark yalnız coğrafyadan gelmiyor; seçilen kelimeden de geliyor. Doğuş diyen biri doğuş kanıtı toplar, sonbahar diyen biri solma kanıtı.
Ders şu: bir çağ portresi, portreyi yapanın ilk cümlesine bağlıdır ve o cümle çoğu zaman kanıttan önce gelir.
Bunun bugünkü karşılığı somut. Bir sergi metninde "bir çağın ruhu" ifadesi geçiyorsa, o ruhun hangi malzemeden ve kimin hayatından çıkarıldığı sorulabilir. Sorulmadığında portre, kanıt gibi okunuyor.
Biçim nereden gelir: malzeme mi, istenç mi
Şimdi ikinci damara geçiyoruz ve bu damar bir sanayi sorunundan doğdu.
On dokuzuncu yüzyıl ortasında büyük sanayi sergileri açılmaya başladı ve ortaya rahatsız edici bir manzara çıktı: makineyle üretilen nesneler her üslubu taklit edebiliyordu. Bir soba antik tapınak, bir dikiş makinesi gotik bir kilise gibi bezenebiliyordu.
Soru şuydu: bir nesnenin biçimi neye göre olmalı ve tarihte neye göre olmuştu?
Gottfried Semper bir cevap verdi. Ona göre üslup üç şeyden doğuyor: nesnenin amacı, yapıldığı malzeme ve yapım tekniği. Duvarın kökenini dokumada, örgüde ve asılan örtüde arıyordu; taş duvar, dokunmuş bir yüzeyin sertleşmiş hâliydi.
Bu iddiayı somutlamak için bir örneği çok kullandı: sergide gördüğü basit bir tropik kulübe. Dört öğe vardı: ocak, platform, taşıyıcılar ve çevreleyen örgü. Mimarlığın bütün tarihi bu dördün dönüşümüydü.
Semper'in cevabı güçlüydü ve bir sonuç doğurdu: bezeme keyfi değil, teknikten türeyen bir şey.
Kunstwollen: istencin girişi
Alois Riegl, Viyana'da, Semper'in cevabına itiraz etti ve itirazını bir kitapla kurdu.
Yöntemi şuydu: tek bir motifi, bitkisel bezemedeki kıvrımlı sarmalı, Mısır'dan Yunan'a, oradan Roma'ya ve İslam bezemesine kadar izledi. Lotus palmete, palmet akantusa, akantus daha sonraki kıvrımlara dönüşüyordu.
Bulduğu şey şuydu: motif malzeme ve teknik değişse de sürüyordu. Aynı biçim taşta, dokumada, metalde ve boyada yaşıyordu. Öyleyse biçimi belirleyen şey teknik olamazdı.
Yerine koyduğu kavram sanat istenci. Bir dönemin biçim üretme yönelimi; malzemeyle pazarlık eden ama ondan türemeyen bir eğilim.
Bu kavram bulanık ve yıllardır tartışılıyor. Ama bir işi çok iyi yaptı ve o iş bu kursun ana meselesi.
Riegl ikinci kitabında geç Roma nesnelerine baktı: tokalar, kemer parçaları, kabartmalar. Winckelmann'ın şemasında bunlar çürüme dönemiydi, yani kötü yapılmış klasik eserler.
Riegl bunu reddetti. Ona göre geç Roma başarısız bir klasik değildi; başka bir şey istiyordu. Figürler yüzeye yapışıyor, gölge derinleşiyor, boşluk bir malzeme gibi çalışıyordu. Bu bir kayıp değil, mekân algısında bir değişimdi.
Sonuç şu: gerileme sayılan her dönem, kendi ölçütüyle bakıldığında farklı bir amaç peşinde olabilir. Bu cümle sanat tarihini Winckelmann'ın eğrisinden kurtaran cümledir.
Sanatçısız sanat tarihi
Heinrich Wölfflin ikinci damarı en uca taşıdı.
Bin dokuz yüz on beşte yayımladığı kitapta beş karşıt çift kurdu ve bunlarla iki yüzyılı ayırdı. Çizgisel ile resimsel. Düzlem ile derinlik. Kapalı biçim ile açık biçim. Çokluk ile birlik. Mutlak açıklık ile göreli açıklık.
Her çift bir bakma sorusu. Kenarlar keskin mi, yoksa yüzeyler birbirine mi geçiyor? Kompozisyon yüzeye paralel katmanlar hâlinde mi kurulmuş, yoksa içeri doğru mu? Çerçeve figürleri kesiyor mu?
Wölfflin'in iddiası şuydu: bu çiftler bireysel yeteneğin ötesinde, dönemin görme biçimini gösteriyor. Kitabın en çok tekrarlanan ifadesi bunu özetliyor; adları olmayan bir sanat tarihi de mümkündür.
Yöntemi bir aletle birlikte yayıldı. Wölfflin derslerinde iki resmi yan yana yansıtıyordu ve karşılaştırma, sözden önce gözle kuruluyordu. Bugün her sanat tarihi dersinde kullanılan ikili karşılaştırma buradan geliyor ve alanın en yaygın öğretim aleti oldu.
Sınırı da hemen görülüyor. Beş çift Avrupa resminin iki yüzyılından çıkarıldı; başka geleneklere uygulandığında ölçüt yabancı kalıyor. Ve çiftler bir dönemi öbürüne bağlarken içerideki farkları siliyor.
Üçüncü yol: iki damarı birleştirmek
İki damar yan yana durdukça bir eksik göze çarptı. Kültür tarihi çağı anlatıyor ama esere yaklaşmıyor; biçimsel yaklaşım esere yaklaşıyor ama çağı dışarıda bırakıyor.
Riegl'in bir çalışması bu boşluğa girdi. Hollanda'daki lonca ve hayır kurumu grup portrelerini inceledi ve biçimsel bir gözlemi toplumsal bir düzenle birleştirdi: bu resimlerde tek bir merkezî figür yoktu, figürler eşit ağırlıkta ve izleyiciye dönük duruyordu. Bu düzenleme, siparişi veren topluluğun kendi iç düzenini gösteriyordu.
Burada olan şey önemli. Biçimsel gözlem, kendi başına bir üslup adı üretmek yerine bir toplumsal soruya bağlanıyor. TEM-203.3'te toplumsal sanat tarihini çalışırken kullandığımız bağ tam olarak bu.
Aby Warburg ise soruyu başka yönden kurdu. İlgilendiği şey biçimin sürekliliğiydi ama Riegl'in motiflerinden farklı bir sürekliliği izliyordu: yoğun duyguyu taşıyan hareket kalıplarının, savrulan saç ve giysinin, antik çağdan sonraki yüzyıllara nasıl geçtiğini.
Bunu göstermek için son yıllarında büyük panolar üzerinde fotoğraf dizileri kurdu. Panolar bitmedi; kırktan fazlası kaldı ve her biri farklı çağlardan görüntüleri yan yana getiriyordu. Yöntem tuhaftı ve uzun süre kenarda kaldı; bugün görsel kültür çalışmalarının başlangıç noktalarından biri sayılıyor.
Warburg'un asıl mirası bir kütüphane. Kitapları konularına göre değil, birbirini çağıracak biçimde dizmişti; komşuluk bir düşünme aletiydi. Kütüphane bin dokuz yüz otuzlarda Almanya'dan Londra'ya taşındı ve orada çalışmaya devam etti.
Usta katmanı: hangi damardan yazılmış
İki damar bugün ayrı ayrı durmuyor; çoğu metin ikisinden de alıyor. Yine de bir metnin ağırlığını anlamak için dört işaret var.
Birincisi kanıtın türü. Metin çoğunlukla arşiv, mektup, tören ve ekonomi kaydı kullanıyorsa kültür tarihi tarafındadır. Çoğunlukla yüzey, kenar, kompozisyon ve motif tarif ediyorsa biçim tarafında.
İkincisi öznenin kim olduğu. Cümlelerin öznesi "dönem", "çağ" ya da "toplum" mu, yoksa "biçim", "üslup" ya da "motif" mi? Özne, yazarın neyi fail saydığını söyler.
Üçüncüsü uymayan örneğe ne yapıldığı. Kültür tarihi uymayan örneği istisna sayıp geçme eğilimindedir; biçimsel yaklaşım onu geçiş dönemi ilan eder. İkisi de aynı işi yapıyor: şemayı korumak. İyi bir metin uymayan örneği şemaya karşı kanıt olarak da değerlendirir.
Dördüncüsü ölçek. Bir bulgu kaç nesneden çıkarıldı ve kaç nesne hakkında konuşuyor? Beş resimden çıkarılan bir gözlem bir yüzyıl hakkında hüküm veriyorsa, arada bir sıçrama vardır.
Bir de en ince nokta: iki damar da bir dönemi tek bir şeye indirgeme eğilimindedir. Biri çağın ruhunu, öteki çağın görme biçimini arar. Oysa aynı yıllarda aynı şehirde birbirine hiç benzemeyen işler üretiliyordu. Tek bir dönem karakteri iddiası, ne kadar zarif kurulursa kurulsun, sınanması gereken bir hipotezdir; çıkış noktası değil.
Kalıcı araçlar
Üç araç bu dersten kalıyor.
Özne testi. Bir metinden üç cümle seç ve öznelerini altını çiz. Dönem mi, biçim mi, kişi mi? Metnin damarı bu üç kelimede görünür.
Uymayan örnek defteri. Bir şema öğrendiğinde, ona uymayan iki nesne bul ve kenara yaz. Şemanın gerçek sınırı orada duruyor.
Sıçrama sorusu. Her genel cümle için sor: bu, kaç nesneden çıkarıldı? Cevap yoksa cümle bir izlenimdir ve öyle işaretlenir.
Yaygın yanlışlar
Yaygın yanlış"Bir çağın ruhu, o çağın eserlerinden okunur."
Okunmuyor; kuruluyor. Aynı yüzyıla bakan iki tarihçiden biri doğuş, öteki sonbahar gördü ve ikisi de kanıt gösterdi. Çağ portresi bir sonuç değil, bir seçimle başlayan bir yorumdur.
Yaygın yanlış"Üslup malzemeden ve teknikten doğar."
Kısmen. Malzeme ve teknik sınır koyuyor, ama aynı motifin taşta, dokumada ve metalde sürdüğü gösterildi. Teknik değiştiğinde biçimin ayakta kalması, tek başına teknik açıklamasını yetersiz bırakıyor.
Yaygın yanlış"Geç dönemler klasik dönemlerin bozulmuş hâlidir."
Bir ölçüt seçiminden doğan yargı. Geç antik nesneler klasik ölçüye göre başarısız görünüyor; kendi mekân anlayışlarına göre bakıldığında tutarlı bir tercih ortaya çıkıyor. Gerileme, çoğu zaman ölçütün yanlış yerden alınmasıdır.
Yaygın yanlış"Sanatçısız sanat tarihi, sanatçıyı önemsiz sayar."
Saymıyor; soruyu değiştiriyor. Bireysel farkların altında ortak bir görme biçimi olup olmadığını sınıyor. Yöntem, sanatçının katkısını inkâr etmeden dönem düzeyinde bir düzen arıyor ve bu iki soru birbirini dışlamıyor.
Yaygın yanlış"Biçimsel yaklaşım ile kültür tarihi birbirinin rakibidir."
Farklı ölçeklerde çalışıyorlar. Biri motifin ya da düzenlemenin uzun tarihini, öteki bir çağın toplumsal dokusunu izliyor. Aynı esere ikisi de sorulabiliyor ve en verimli çalışmalar tam olarak ikisini bağlayanlar.
Uygulama ve kilit özet
Kilit özet: on dokuzuncu yüzyıl Winckelmann'ın tek zirveli eğrisini iki ayrı yoldan kırdı; biri eseri çağının bütününe bağladı, öteki biçimin kendi tarihini kurdu. Kültür tarihi eseri hayata bağlıyor ama çağa tek bir karakter verme ve uymayanı silme eğilimi taşıyor. Biçimsel damar üslubun kaynağını önce malzeme ve teknikte aradı, sonra bunun yetmediği görülünce dönemin biçim yönelimi kavramı devreye girdi. Bu kavramın en değerli sonucu, gerileme sayılan dönemlerin kendi ölçütleriyle okunabilmesi oldu. İki damar rakip değil; farklı ölçeklerde çalışıyorlar ve en iyi çalışmalar ikisini birbirine bağlayanlar.
Sonraki derse köprü
Bu derste anlatılan kitaplar birer kütüphanede yazılmadı yalnızca; ders verilen üniversiteler, gezilen koleksiyonlar ve dizilen müze salonları vardı arkalarında. Peki bu kurumlar sanat tarihinin sorularını nasıl biçimlendirdi ve her ülke kendi anlatısını nasıl kurdu? Sıradaki derste müzeye, akademiye ve ulusal sanat tarihlerine geçiyoruz.