Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Kilit özet: 1882'de açılan güzel sanatlar okulu çok dilli bir İstanbul'un öğrencilerini yetiştirdi. Paris'ten dönen 1914 kuşağı açık havanın ışığını akademinin düzeniyle birleştirdi. Şişli Atölyesi devletin savaş resmini üretip Viyana'ya gönderdi, 1914'te kadınlar için ayrı bir okul açıldı. Savaş, sürgün ve mübadele kentin Ermeni ve Rum sanatçılarını dağıttı. Vedat ve Kemaleddin geçmişten bir mimarlık üslubu kurdu, Ankara'da ise Jansen'in planı ve Holzmeister'in binaları yeni bir yüz çizdi. Meydanlara yabancı heykeltıraşların anıtları yerleşti. Müstakiller ve d Grubu akademiye itiraz etti, akademi yabancı hocalarla yenilendi, Yurt gezileri ressamları Anadolu'ya gönderdi.
Açılış: cepheye gitmeyen ressamlar
Birinci Dünya Savaşı'nın ortasında, 1917'de, Osmanlı ordusunun yönetimi İstanbul'un Şişli semtinde ressamlar için bir atölye açtı. Orada çalışanlar silah taşımıyordu. Görevleri savaşı tuvale geçirmekti: siperleri, yaralıları, cephane taşıyan kadınları ve toprağa düşen askerleri boyayacaklardı. Atölyenin ressamlarından birkaçı savaş patlamadan hemen önce Paris'ten dönmüştü.
Bu resimler bir yıl sonra müttefik bir başkentte, Viyana'da sergilendi. Yenilgiye doğru giden bir imparatorluk, ordusunun yüzünü Avrupa'ya kendi ressamlarının eliyle gösteriyordu. Birkaç yıl sonra yerine başkenti Anadolu'nun ortasında bir cumhuriyet kurulacak, aynı ressamların bir bölümü onun okullarında hoca olacaktı.
Önceki derste Şanghay'dan Kalküta'ya, akademinin kurallarıyla yerel bir gelenek arasında yol arayan Asyalı ressamları izledik. İstanbul'da ve Ankara'da da aynı arayış vardı, ama burada sahnenin ortasında hemen her zaman devlet duruyordu. Okulu açan, bursu veren, heykeli ısmarlayan ve ressamı Anadolu'ya yollayan çoğu zaman oydu.
Dersin yolu
Önce 1882'de açılan okula, Paris'ten dönen kuşağa, savaşın atölyesine ve kadınlara açılan okula bakacağız. Ardından dağılan çok dilli bir sanat dünyasını, ulusal bir mimarlık arayışını, yeni başkenti ve meydanlara yerleşen heykelleri izleyeceğiz. Son bölüm 1929'dan sonraki ressam gruplarına, akademinin yabancı hocalarına ve Anadolu'ya gönderilen ressamlara ayrılıyor.
Sıfır noktası: Gülhane'de bir okul
19. yüzyıl kursunda Osman Hamdi'yi müzenin yöneticisi ve bir ressam olarak tanıdık. Onun kurduğu bir başka kurum bu dersin başlangıç noktası. 1882'de İstanbul'da Sanayi-i Nefise Mektebi, yani güzel sanatlar okulu, öğretime başladı. Resim, heykel, mimarlık ve hakkâklık, yani oymacılık ve kalıp kazıma bölümleri vardı. Okul kısa süre sonra müzenin karşısında, kendisi için yapılan bir binaya taşındı.
Öğretim Avrupa akademilerinin düzenini izliyordu: alçı kopyalardan çizim, canlı modelden çalışma, perspektif ve anatomi dersleri. Hocaların bir bölümü İstanbul'a yerleşmiş Avrupalılardı. Heykel bölümünü uzun yıllar Ermeni heykeltıraş Yervant Osgan yönetti.
Okulun ilk öğrencileri arasında Ermeni ve Rum gençler azımsanmayacak bir yer tutuyordu. Pera'nın stüdyolarında, matbaalarında ve sahnelerinde Ermeni, Rum, Levanten ve Müslüman ressamlar yan yana çalışıyordu. On dokuzuncu yüzyılın sonunda İstanbul manzaraları boyayan Mıgırdiç Civanyan bu dünyanın tanınan adlarından biriydi.
Okulun en iyi öğrencileri devlet bursuyla Avrupa'ya gönderildi. Bir ressamın İstanbul'daki itibarı, Paris'te kimin atölyesinde çalıştığına ve Salon'a resim kabul ettirip ettiremediğine bağlanıyordu.
Mekanizma — Paris'ten dönen kuşak
1910'ların başında bir grup genç ressam Paris'teydi. İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Avni Lifij, Namık İsmail, Hikmet Onat, Ruhi Arel ve Nazmi Ziya bu grubun tanınan adlarıdır. Bir bölümü, Salon'un saygın hocalarından Fernand Cormon'un atölyesinde çalıştı.
Savaşın patlaması bu gençleri İstanbul'a geri çağırdı. Sanat tarihçileri onlara dönüş yıllarından ötürü «1914 kuşağı» dedi. Bir başka ad da sık kullanıldı: Türk izlenimcileri. Bu ad tartışmalıdır. Kuşağın ressamları açık havada çalışmayı, ışığın renklere vurduğu anı ve hızlı fırçayı benimsedi. Öte yandan akademinin figür düzenini, ölçülü kompozisyonunu ve büyük konulu tuvalini de bırakmadılar. Paris'te izlenimcilik çoktan bir müze üslubuna dönüşmüştü.
Kuşağın en etkili hocası Çallı oldu. Okulun resim atölyesini yıllarca yönetti ve onun atölyesinden geçen öğrenciler sonraki kuşağın ressamları oldu.
Zeybek, Ege'nin dağlık köylerinden çıkan silahlı halk savaşçısının ve onun oyununun adıydı. Çallı bu figürü bir halk tipi olarak, hareketin ve rengin içinde boyadı. Ulusun halkını Anadolu'nun kırsalında arayan bu bakış, Cumhuriyet yıllarında devletin programına dönüşecekti.
Çallı yirmili yıllarda Mevlevîlerin semâ törenini de bir dizi resimde işledi.
Tekkeler 1925'te kapatıldı ve semâ töreni uzun yıllar yasal olarak yapılamadı. Bu yasağın ardından bakıldığında Çallı'nın semazenleri bir hatırayı da saklar. Aynı ressam hem yeni devletin hocası hem de kapanan bir dünyanın tanığıydı.
Hikmet Onat ise kuşağın en sürekli manzara ressamıydı.
Onat'ın İstanbul'u sakin ve aydınlıktır. Kentin savaş yıllarındaki yoksulluğu, yangın yerleri ve göçmen kalabalıkları bu tuvallere pek girmez.
Kuşak, kendi sergilerini de düzenledi. Okuldan yetişen ressamlar 1909'da Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'ni kurmuştu.
Bu sergiler, İstanbul'da bir sanat kamusunun kurulduğu yerlerden biri oldu. Resimler satışa çıktı, gazetelerde eleştiriler yazıldı ve ressamlar birbirlerinin işini her yıl aynı duvarlarda görmeye başladı.
Mekanizma — savaşın atölyesi
Savaş yıllarında İstanbul bir cephe kentiydi. Çanakkale'den gelen yaralılar hastaneleri doldurmuş, kentin erkekleri silah altına alınmıştı. Devlet bu kez ressamlardan bir hizmet istedi ve Şişli'deki atölyeyi savaş resminin merkezi olarak kurdu.
19. yüzyıl kursunda saray için boyanmış alay ve tören resimlerini gördük. Şişli'de istenen başka bir şeydi: modern bir savaşın sıradan askerini, cephe gerisinin emeğini ve ölümü göstermek.
Resimde zafer de kahramanlık sahnesi de yok. Bir asker ölmüş ve tek başına yatıyor. Savaşı ısmarlayan devlet, ressamın elinde savaşın bedelini gösteren bir imgeye kavuşmuştu. Devlet himayesindeki resim bu gerilimi sonra da sık sık yaşayacaktı.
Şişli'nin resimlerinin bir bölümü İstanbul'da da gösterildi. Asıl hedef ise müttefik Avusturya-Macaristan'ın başkentiydi.
Osmanlı ressamları ilk kez bir devlet adına ve bir grup olarak bu ölçekte Avrupa'ya çıkıyordu. Müttefik kamuoyuna dayanıklı askerler, çalışan bir cephe gerisi ve modern bir okuldan çıkmış ressamlar gösteriliyordu. Birkaç ay sonra iki imparatorluk da yenilmiş olacaktı.
Mekanizma — kadınlara açılan okul
Sanayi-i Nefise'nin kapıları uzun yıllar yalnız erkeklere açıktı. Resim yapmak isteyen kadınlar özel hocalardan ders alıyor ya da ailelerinin olanaklarıyla Avrupa'ya gidiyordu. 1914'te İstanbul'da kadınlar için ayrı bir güzel sanatlar okulu açıldı. İnas Sanayi-i Nefise Mektebi adını taşıyordu. Kadın öğrenciler resim derslerine bu ayrı okulda, kendi hocalarıyla giriyordu.
Bu okulun kuruluşunda bir ressamın adı öne çıkar: Mihri Müşfik. İstanbul'da doğmuş, gençliğinde Roma'da ve Paris'te resim çalışmıştı. Okulun ilk yöneticilerinden biri oldu ve öğrencilerine kendisi ders verdi. Portreleri, Osmanlı kadınının tuvalde nasıl görüneceği sorusunu kadın bir ressamın elinden soruyordu. Hayatının son yıllarını Amerika'da geçirdi ve orada yoksulluk içinde öldüğü anlatılır.
İnas'tan yetişen kadın ressamların bir bölümü öğretmen oldu, sergilere katıldı. Sanat tarihi kitapları ise bu ressamların çoğunu uzun süre tek bir cümleyle geçti.
Mekanizma — dağılan bir sanat dünyası
Savaş yılları İstanbul'un çok dilli sanat dünyasını kalıcı olarak değiştirdi. 1915'ten başlayan sürgünler ve kitlesel ölümler Anadolu'nun Ermeni topluluklarını yok etti. İstanbul'un Ermeni aydınlarının bir bölümü 1915 baharında tutuklanıp sürüldü, sanatçıların bir bölümü kenti terk etti. 1923'teki nüfus mübadelesi Anadolu'nun Rum Ortodoks nüfusunu Yunanistan'a gönderdi. Sonraki on yıllarda İstanbul'un Rumları da kenti giderek bıraktı.
Kenti terk eden ressamların işleri Paris'te, Atina'da ve Amerika'da başka ulusal anlatıların içine girdi. İstanbul'da kalan resimlerin ve binaların yapımcıları ise sonraki yazılarda çoğu zaman adsız kaldı. Dolmabahçe'yi yapan Balyan ailesinin payı bile ulusal bir sanat tarihi yazılırken kolayca silinebiliyordu.
«Batılılaşma» anlatısına göre Osmanlı sanatçıları Avrupa'yı adım adım öğrenmiş, Cumhuriyet de bu öğrenmeyi tamamlamıştı. Oysa İstanbul'da Avrupa'nın biçimleri kuşaklardır yerleşikti ve onları taşıyanların önemli bir bölümü kentin Ermeni, Rum ve Levanten sakinleriydi. Yeni devlet, var olan bir sanat dünyasını yeni bir ulusal sınırın içinde yeniden kuruyordu.
Mekanizma — taşın üstünde bir geçmiş
Ressamlar Paris'e bakarken bir grup Osmanlı mimarı, Avrupa'nın tarihsel üsluplarını taklit etmek yerine Osmanlı'nın ve Selçukluların geçmişinden bir dil kurmak istedi. Sonradan Birinci Ulusal Mimarlık adıyla anılan bu akımın önderleri, Avrupa'da okumuş Vedat Tek ve Kemaleddin Bey'di.
Akımın binaları modern malzemeyle yapılıyordu: çelik, betonarme, büyük camlar. Cephede ise sivri kemerler, geniş saçaklar, çini panolar ve klasik Osmanlı yapılarından alınmış bezemeler vardı.
Telgraf ve posta modern devletin damarlarıydı. Vedat onların merkezini bir medrese kadar törensel kurdu: modern işlev, ulusal bir yüzle kaplanabilirdi.
Kemaleddin ise vakıfların gelir getiren yapılarını tasarladı.
Osmanlı külliyelerinde dükkânlar ve hanlar camiyi ve medreseyi beslerdi. Kemaleddin bu eski ekonomiyi bir büro binasının ölçeğine taşıdı. Savaş yüzünden inşaat uzadı ve bina bir imparatorlukta başlayıp bir cumhuriyette bitti.
Mekanizma — kalenin eteğinde bir başkent
Kurtuluş Savaşı'nı Ankara'dan yöneten meclis, 13 Ekim 1923'te bu küçük Anadolu kasabasını yeni devletin başkenti ilan etti. Birkaç hafta sonra Cumhuriyet kuruldu. Ankara'da o sırada eski bir kale, eteğinde dar sokaklı bir çarşı ve bir tren istasyonu vardı. Yeni devletin bütün kurumları bu küçük kasabaya yerleşecekti.
İlk yıllarda bu işi yine ulusal akımın mimarları üstlendi.
Saltanat kaldırılmış, hilafet kaldırılmak üzereydi. Yeni devletin yasaları ise bir Osmanlı köşkünü andıran bu binada tartışılıyordu.
Başkentin konukları için bir otel gerekiyordu.
Otel, ilk yıllarda devletin balolarına ve resmî kabullerine sahne oldu. Kadınların ve erkeklerin birlikte dans ettiği yeni toplumsal hayat, Osmanlı kemerlerinin arkasında kuruluyordu.
Kemaleddin'in Ankara'daki en büyük işi bir öğretmen okuluydu.
Kemaleddin okulu bitiremeden, 1927'de öldü ve inşaat onun planlarıyla sürdü. Bina akımın son büyük örneklerinden biri oldu.
Birkaç yıl içinde bu üslup gözden düştü, çünkü Osmanlı'nın biçimleri artık eski düzenin hatırası sayılıyordu. Kentin büyümesi için de bir plan gerekiyordu.
Berlinli şehirci Jansen, Ankara'yı bahçeli ve bölgelere ayrılmış bir kent olarak düşündü. Yenişehir, eski Ankara'nın karşısına bir gelecek gibi kuruldu. Plan sonraki on yıllarda hızlı göçle ve arsa baskısıyla büyük ölçüde değişti.
Bakanlıklar alanının binalarını Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister tasarladı.
Holzmeister sonradan Meclis'in yeni binasını da tasarladı. Onun binalarında kemer ve çini yoktu. Yeni devletin yüzü artık taşın ağırlığı ve kütlenin düzeniyle kuruluyordu, Orta Avrupa'nın aynı yıllardaki resmî yapılarına benzer bir dille.
Mekanizma — meydana çıkan heykel
Osmanlı İstanbul'unun meydanlarında insan heykeli yoktu. İslam geleneğinde figürlü heykele duyulan çekince, heykeli uzun süre müzelere ve saray koleksiyonlarına kapatmıştı. Cumhuriyet ise kurucusunu ve kuruluşunu meydanlarda bronzla gösterecekti.
Yerli heykeltıraş az olduğu için ilk büyük anıtlar yabancılara ısmarlandı.
Avusturyalı Krippel'in heykeli, Mustafa Kemal'in kamusal alana dikilen ilk heykellerinden biri sayılır. Yeri bilinçli seçilmişti: Topkapı Sarayı'nın eteği, eski imparatorluğun merkezi.
İstanbul'un yeni merkezi ise Beyoğlu'nun ucunda, Taksim'de kuruluyordu.
İtalyan Canonica'nın anıtında bir yüz savaşı, öteki barış içindeki yeni devleti anlatır. Arka sıradaki figürler arasında iki Sovyet komutanı da vardır: Kurtuluş Savaşı yıllarındaki Sovyet desteğinin bronza işlenmiş hatırası. Meydan anıtla birlikte resmî bayramların sahnesine dönüştü.
Ankara'nın yeni kentinde, Bakanlıklar'ın karşısındaki parkta bir başka anıt yükseldi.
Yazı bir ulusa övünmeyi, çalışmayı ve kendine güvenmeyi öğütlüyordu. Thorak sonraki yıllarda Nazi Almanyası'nın resmî heykeltıraşlarından biri olacaktı. Ankara'nın meydanındaki bronz, Orta Avrupa'nın aynı yıllardaki anıtsal üslubuyla akrabaydı.
Mekanizma — Münih'ten ve Paris'ten gelen itiraz
1920'lerin sonunda Avrupa'dan yeni bir kuşak döndü. Bu gençlerin bir bölümü Münih'te Hans Hofmann'ın okulunda, bir bölümü Paris'in özel akademilerinde çalışmıştı. Ali Avni Çelebi ve Zeki Kocamemi Hofmann'ın öğrencileri arasındaydı. Dönenler 1914 kuşağının açık hava resmini eskimiş buldu, resmi önce bir yapı ve yüzey düzeni olarak düşündüler.
1929'da bu gençler Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği'ni kurdu. «Müstakil» bağımsız demekti, yani akademinin hocalarından bağımsız. Birliğin üyeleri arasında genç bir kadın ressam da vardı: Hale Asaf. İstanbul'da doğmuş, Berlin'de, Münih'te ve Paris'te çalışmıştı. Paris'te André Lhote'un atölyesinde kübizmden türeyen sağlam, geometrik bir üslup edindi. Öz portrelerinde yüz, belirgin düzlemlerle ve sağlam bir yapıyla kurulur. 1938'de Paris'te genç yaşta öldü.
Dört yıl sonra bir başka grup daha sert bir ilanla ortaya çıktı. 1933'te Zeki Faik İzer, Nurullah Berk, Elif Naci, Cemal Tollu, Abidin Dino ve heykeltıraş Zühtü Müridoğlu bir araya geldi. Gruba Latin alfabesinin dördüncü harfini ad olarak verdiler, çünkü ülkede kurulan dördüncü sanatçı topluluğuydular. İlk sergilerini Beyoğlu'nda bir şapka mağazasında açtılar. Üyelerin çoğu Paris'te Lhote'un ya da başka kübist hocaların yanında çalışmıştı.
Grubun sözcüsü Nurullah Berk'ti. Yazılarında kübizmin ve konstrüktivizmin Türk resmine geç kalmış bir adım olarak getirileceğini savundu. Cumhuriyet'in devrimleri resimde de bir devrim istiyordu. Grubun ilk yılında yapılan bir tuval bu fikri doğrudan konu edindi.
Resim, Cumhuriyet'in onuncu yılında yapıldı. Kompozisyonun düzeni, Delacroix'nın halka yol gösteren Özgürlük'ünü hatırlatan bir yapıya sahip olduğu için sık sık onunla karşılaştırılır. Avrupa'da avangard çoğu zaman kurumlara karşı çıkmıştı. Burada ise yeni bir üslup, devletin programıyla aynı yöne yürümeyi seçiyordu.
Kübizmin dili buraya Paris'te doğduktan yirmi yıldan fazla sonra, Lhote'un öğretilebilir biçimiyle geliyordu. «Geç kalmışlık» duygusu grubun kendi yazılarında sık geçer. Bugünkü sanat tarihçileri bu duyguyu da tartışır, çünkü geç ulaşan bir üslup yeni bir yerde yeni bir anlam kazanabilir.
Abidin Dino savaş yıllarında sol görüşleri yüzünden bir Anadolu kentine sürgün edildi, sonra hayatının büyük bölümünü Paris'te geçirdi. Grubun sergilerine 1940'larda katılan Fahrelnissa Zeid de Paris'e yerleşti ve büyük soyut resimleriyle tanındı.
Mekanizma — akademinin yeni hocaları
Sanayi-i Nefise Mektebi 1928'de Güzel Sanatlar Akademisi adını aldı. 1930'ların ortasında akademide bir reform başladı ve yabancı hocalar çağrıldı.
1933'te Almanya'da Naziler iktidara gelince Yahudi kökenli ya da rejime karşı pek çok bilim insanı ve sanatçı ülkeyi terk etti. Türkiye'nin üniversiteleri ve akademisi bu sürgünlerin bir bölümünü işe aldı.
Mimar Bruno Taut 1936'da Japonya'dan Türkiye'ye geldi ve akademinin mimarlık bölümünün başına geçti. Heykeltıraş Rudolf Belling 1937'de heykel bölümünü üstlendi. Aynı yıl Fransız ressam Léopold Lévy resim bölümünün başına getirildi.
Berlin'de işçi konutları tasarlamış Taut, Ankara'da yerel taşı ve Anadolu yapılarının tuğla örgüsünü modern bir okul binasına kattı. Taut 1938'in sonunda İstanbul'da öldü ve binanın tamamlandığını göremedi.
Lévy öğrencilerine Paris'in yakın dönem resmini anlatırken onları halk sanatına ve kendi çevrelerine bakmaya da yöneltti. Atölyesinden çıkanlar 1940'ların resminde yeni bir kuşak oldu.
Mekanizma — Anadolu'yu boyamaya giden ressamlar
1932'de iktidar partisi bütün ülkede Halkevleri'ni açmaya başladı. Kütüphaneleri, kursları, sahneleri ve sergi salonlarıyla bu evler yeni ulusal kültürün yerel merkezleri olacaktı.
1938'de parti ressamlar için bir program başlattı. Her yıl bir grup ressam ülkenin farklı illerine gönderildi. Ressamlar gittikleri yerde bir süre kaldı, kenti ve köyleri, insanları ve işlerini boyadı.
Ressamların bir bölümü o illeri ilk kez görüyordu. Kimi tuvallerde köylü, Cumhuriyet'in kalkınma hikâyesinin çalışkan bir kahramanıdır. Başka tuvallerde ise yoksulluk ve yorgunluk, programın istediğinden daha açık görünür.
Devlet aynı yıllarda kendi sergisini de kurdu. 1939'da Ankara'da ilk Devlet Resim ve Heykel Sergisi açıldı ve her yıl yinelendi. Bir ressamın kariyeri artık İstanbul'un salonları kadar Ankara'nın jürilerine de bağlıydı.
Kalıcı araçlar
Bu dönemin bir yapıtının önünde önce ısmarlayanı sor: bir bakanlık mı, ordu mu, bir vakıf mı, parti mi, yoksa ressamın kendisi mi? Cevap çoğu zaman konuyu ve ölçeği belirler.
Ressamın nerede eğitildiğine bak. Paris'te Cormon'un atölyesi, Münih'te Hofmann'ın okulu ve Lhote'un atölyesi aynı ülkeden çıkan üç ayrı resim anlayışı yetiştirdi.
Bir binada cepheyi ve taşıyıcıyı ayrı oku. Çelik ve betonarme gövdeye giydirilen kemerler ve çiniler, binanın hangi kimliği üstlendiğini anlatır.
Bir heykelin yerini haritada bul. Sarayburnu, Taksim ve Güvenpark, eski merkeze, yeni kentin meydanına ve bakanlıkların karşısına yerleştirilmiş anıtlardır.
Bir yapıtın arkasında adı silinen insanları ara. Ermeni ve Rum ustaların, hocaların ve öğrencilerin payı, çoğu zaman yazılı kaynakların kenarında kalır.
Kadın sanatçıların kurumlara hangi kapıdan girdiğine bak: ayrı bir okul, özel bir hoca, bir yurt dışı yolculuğu ya da bir grubun sergisi.
«Geç kalmışlık» sözünü dönemin kendi duygusu olarak oku ve üslubun yeni ülkesinde ne iş gördüğünü sor.
Yaygın yanlışlar
Yaygın yanlış"Türkiye'de modern sanat Cumhuriyet'le başladı."
Güzel sanatlar okulu 1882'de açıldı, 1914 kuşağı Paris'te imparatorluğun bursuyla okudu ve Galatasaray sergileri savaş yıllarında başladı. Cumhuriyet bu kurumları devraldı ve yeniden adlandırdı.
Yaygın yanlış"1914 kuşağı Türk izlenimcileriydi."
Kuşak açık havanın ışığını ve hızlı fırçayı benimsedi, ama akademinin figür düzenini ve büyük konulu tuvalini korudu. Ad, onların resmini Paris'teki izlenimcilikle aynı yere koyduğu için yanıltıcıdır.
Yaygın yanlış"İstanbul'un sanatçıları hep Türk ve Müslümandı."
Güzel sanatlar okulunun hocaları ve öğrencileri arasında Ermeni ve Rum sanatçılar vardı, sarayların mimarları Ermeni bir aileden geliyordu. Bu sanat dünyası savaş, sürgün ve mübadeleyle dağıldı.
Yaygın yanlış"Cumhuriyet'in ilk anıtlarını Türk heykeltıraşlar yaptı."
İlk büyük anıtların çoğunu Avusturyalı ve İtalyan heykeltıraşlar yaptı. Yerli heykeltıraşların sayısı azdı ve büyük ısmarlamalar onlara sonraki yıllarda açıldı.
Uygulama ve kilit özet
Kilit özet: 1882'de açılan güzel sanatlar okulu çok dilli bir İstanbul'un öğrencilerini yetiştirdi. Paris'ten dönen 1914 kuşağı açık havanın ışığını akademinin düzeniyle birleştirdi. Şişli Atölyesi devletin savaş resmini üretip Viyana'ya gönderdi, 1914'te kadınlar için ayrı bir okul açıldı. Savaş, sürgün ve mübadele kentin Ermeni ve Rum sanatçılarını dağıttı. Vedat ve Kemaleddin geçmişten bir mimarlık üslubu kurdu, Ankara'da ise Jansen'in planı ve Holzmeister'in binaları yeni bir yüz çizdi. Meydanlara yabancı heykeltıraşların anıtları yerleşti. Müstakiller ve d Grubu akademiye itiraz etti, akademi yabancı hocalarla yenilendi, Yurt gezileri ressamları Anadolu'ya gönderdi.
Sonraki derse köprü
Afrika'nın kentlerinde de modern sanatın ilk okullarını bir yönetim açtı, ama bu yönetim yabancıydı. Lagos'ta Aina Onabolu adlı bir ressam, İngiliz sömürge okullarına resim dersinin girmesi için yıllarca uğraştı. Kampala'da Makerere kolejinde bir resim sınıfı açıldı, Dakar'da ve Johannesburg'da da misyon atölyeleri ve sömürge okulları genç sanatçılar yetiştirdi. Ben Enwonwu gibi ressamlar Londra'nın okullarına kadar gidip döndü ve akademinin kuralını kendi topluluklarının biçimleriyle sınadı. Ama resim dersinin ne öğreteceğine ve hangi eserin «Afrikalı» sayılacağına çoğu zaman sömürge memurları ve misyonerler karar veriyordu.